Kategori arşivi: NASİHAT

Nefis Muhasebesi

İdrak sahibi her Müslüman geçip-giden ve bir daha gelmeyecek olan kısa dünya ömrünün daima muhasebesini yapmalıdır.

Ayet-i Kerime ve Hadis-i Şerifler, bizleri bu muhasebeye davet eder.

Haşr suresinin 18.ayetinde mealen şöyle buyrulur:

”Ey iman edenler; Allah’tan korkun ve herkes, yarın için, yani ahiret hayatı için, önceden ne (gibi ameller) göndermiş olduğuna bir baksın. Hem Allah’tan korkup kötülüklerden sakının; çünkü Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.”

Hadis-i Şerifte ise sevgili peygamberimiz (sas) şöyle buyuruyor:

“Akıllı kimse, kendisini hesaba çeken ve ölümden sonrası için hazırlayan kimsedir. Aciz kimse ise, nefsinin isteklerine tabi olan ve Allah’tan olmadık şeyler isteyen kimsedir.” (Tirmizi, Kıyame 25)

Yüce İslam dini bizler için hem dünya hem de ahiret saadetini vaat ediyor.

Bunun için de Hz. Allah’ın nimetlerinden istifade ederken, nimetin sahibini unutmamamız, nankörlük etmememiz ve bizlere olan emir ve yasaklarına uymamız yeterli olmaktadır.

Cenab-ı Hakka karşı kulluk görevlerimizin başında İman gelir.

Bu nimetle şereflenen kimseleri Cenab-ı Hak, Cennetine davet etmektedir.

Bunun için de evvela farzları yerine getirmek, haramlardan sakınmak, Peygamberimiz (sas)in sünnetine uymak gerekir.

Bütün bu güzelliklerin yanında; bizi Hz. Allah katında en çok sıkıntıya sokacak ve bütün iyiliklerimizi yok edebilecek olan tehlikelerden de sakınmak gerekir. Bunların başında kul hakları gelir.

İslam dini kul hakkına o kadar önem vermiştir ki; ancak ödenerek veya o kul tarafından helal edilerek kul hakkından kurtulacağı beyan edilmiştir.

Onun için kul hakkı Allahımızın hakkından daha zorludur.

Çünkü Cenab-ı Hak zengindir, kendi hakkını affedebilir; ama kullar ihtiyaçlıdır.

Haklarını almak isterler.

(Ebu Hüreyre hz.nin rivayet ettiği bir hadisi şerifte Resulullah (s.a.s) efendimiz ashabına hitaben; “Müflis kimdir, biliyor musunuz?”  diye sorar.

Ashab-ı kiram; “Bize göre müflis, parası ve malı olmayandır.”diye cevap verirler. Bunun üzerine Resulullah (sas)efendimiz şöyle buyurur;

“Ümmetimden gerçek müflis, kıyamet günü (dağlar gibi ameli ile)namazla, oruçla, zekâtla gelir.(Fakat,)Şuna sövmüş, buna iftira etmiş, bunun malını yemiş, şunun kanını dökmüş, bunu dövmüştür. Buna şu iyiliğinden, şuna şu iyiliğinden verilir. Eğer iyilikleri (verilmesi gerekenlere) yetmeden tükenirse, borçlu olduğu kimselerin günahlarından alınır ve ona verilir.Sonra da (bir yığın günahla, yüzüstü) cehenneme atılır.” (Müslim-Tirmizi)     

Görülüyor ki, kul hakkına dikkat etmeyenleri amelleri kurtaramıyor.     

Bu hususta bütün insanlar eşittir. Hatta Müslüman olmayanların hakları Müslümanların hakkından daha tehlikelidir. Onlarla ahirette helalleşmek mümkün olmayacağı için haklarını sonuna kadar isterler. Onun için İslam âlimleri, gayrimüslimlerin haklarına daha fazla hassasiyet göstermişlerdir.

Ayrıca sadece insanların değil; büyük-küçük hayvanatın, bitkilerin bile hakları olduğunu unutmamalıyız. Peygamber efendimiz (sav)in,

”Nehirde bile abdest alıyor olsan, suyu fazla kullanman israftır.” buyurması yaşadığımız çevreye karşı mesuliyetimizi gösterir.

Bu mesuliyet sebebi iledir ki; Koca Osmanlı padişahı Kanuni Sultan Süleyman, sarayın bahçesindeki karıncalara zarar verecek bir düzenleme için şeyhülislam Ebus Suud’dan fetva istemiş, fakat;

Yarın hakkın huzuruna varınca

Süleyman dan hakkını alır karınca..”

diyerek izin verilmemiştir.

Karıncayı incitmemek tabiri bu hassasiyeti ifade eder.

Kıyame suresi 36. Ayeti kerimede şöyle buyrulur:

 “Yoksa insan başıboş bırakıldığını mı zannediyor.”

Elbette başıboş değiliz ve hepimiz bu hayatın hesabını vereceğiz.

Zerre kader iyilik de kötülük de İlahi terazide görülecektir.

Onun için; hızla akıp giden kısa dünya ömrümüzde, kulluk vazifelerimize dikkatle beraber, bizleri sıkıntıya sokacak hallerden daima sakınmalı, bir hata ettiysek hemen onu telafiye çalışmalıyız.

Sevgili Peygamberimiz (sav)bizleri ikaz ederek buyuruyorlar ki:

“Nerede olursan ol Allah-ü Teâlâ’dan kork, yaptığın bir hatadan sonra hemen onu telafi edecek bir iyilik yap, İnsanlara da rıfk ile, yumuşaklıkla muamele et”

***

EY İNSAN! tıklayınız…

***

EVLÂT YETİŞTİRME

Siz Güç Yetirebilir misiniz?

İBRAHİM BİN EDHEM HAZRETLERİNDEN NASİHATLER:

İbrahim bin Edhem Hazretleri, günahının çok olduğundan bahsederek kendisinden nasihat isteyen bir zâta şöyle buyurdu: Altı şeyi kabul edip yaparsan, hiçbir işin sana zarar vermez. Dünyada ve âhirette rahat edersin:

“Allâhü Teâlâ’ya isyan edeceğin zaman, onun mülkünden çık.” Adam, “Bu nasıl mümkün olabilir? Doğudan batıya, kuzeyden güneye, toprağın altından arşın üstüne her yer, Allâhü Teâlâ’nın mülküdür.” dedi. İbrahim bin Edhem Hazretleri, “Hem onun mülkünde duracaksın hem de ona âsî mi olacaksın!” buyurdu.

“Günah işleyeceğin zaman Hz. Allah’tan rızık talep etme.” Adam, “Bu nasıl olabilir? Âlemde herkesin rızkını veren odur.” dedi. İbrahim bin Edhem Hazretleri, “Hem onun rızkından yiyeceksin hem de günah mı işleyeceksin!” buyurdu.

“Ona isyan edeceğin zaman Allâhü Teâlâ’nın seni göremeyeceği bir yer bul.” Adam, “Nasıl olur? Yeryüzündeki ve gökyüzündeki hiçbir şey Allâhü Teâlâ’dan gizli kalamaz. O, zihinlerde ve sadırlarda gizli olan her şeyi de bilir.” dedi. İbrahim bin Edhem, “Hem onun mülkünde yaşayacaksın, onun nimetlerinden yiyeceksin hem de onun huzurunda günah mı işleyeceksin!” buyurdu.

“Azrâil (a.s.), ruhunu almaya geldiği zaman tevbe etmek için, izin iste.” Adam, “Bunu nasıl kabul eder?” dedi. İbrahim bin Edhem Hazretleri, “Madem ondan müsaade almaya kuvvetin yok, o zaman o sana gelmeden, içinde bulunduğun fırsatı ganimet bil ve tevbe et ” dedi.

“Münker ve Nekir isimli melekler, kabir suali için sana geldiğinde onları yanından uzaklaştır ki seni imtihan edemesinler.” Adam, “Buna gücüm yetmez.” dedi. İbrahim bin Edhem, “Öyleyse cevap verebilmek için hazırlıklı ol.” buyurdu.

“Kıyamet günü bir münâdî, ‘Bir fırka cennette, bir fırka cehennemdedir.’ diye seslenince ve sen de cehennemlikler arasında olursan sakın onlar ile beraber cehenneme doğru gitme.” Adam, “Buna nasıl güç yetireyim?” dedi. Ve derhal günahlarından tevbe etti. Ölünceye kadar da tevbesinden vazgeçmedi.

Allâhü Teâlâ, bizlere de böyle nasûh tevbe nasip eylesin. 

/ FAZİLET TAKVİMİ 26 Temmuz 2021, Pazartesi

EVLÂT YETİŞTİRME

Ayet-i Kerime : “Mal ve evlat vermek suretiyle sizin imdadınıza yetiştik ve cemiyetinizi de çoğalttık.” İsra Suresi, 6. Ayet                                                  

Hadis-i Şerif : “Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden mesulsünüz.”

Yetişme çağındaki çocuklarımızın dimağlarını   Kur’an-ı Kerim’in nuru ile doldurmak, onları ve kendimizi ebedi hayata hazırlamak üzerimizde farz olan bir vazife; terk ve ihmali ise ağır bir vebaldir. Mevlamız’ın emaneti olan çocuklarımızı, içerisinde bulunduğumuz devrin hastalıklarına, nefis ve şeytanın tuzaklarına terk etmek onları ve bizleri mutlu etmeyeceği gibi Rabbimizi de memnun etmeyecektir.

Necm Suresi’nin 6. Ayeti kerimesinde Hazreti Allah; “Ey İman edenler, siz nefislerinizi ve ehlinizi (ailenizi) cehennem ateşinden koruyunuz” buyuruyor.

Hazret-i Ömer bu ayeti kerimeyi duyunca, ‘Ya Rasülallah,   biz kendimizi koruruz, ehlimizi nasıl koruyacağız?’ diye sorunca, Peygamber Efendimiz (sav); ‘Onları cehennem ateşine sürükleyen şeylerden uzaklaştırarak, helal ve haramı öğreterek’ buyuruyor.

Her anne ve baba, yaratılışından gelen bir duygu ile çocuklarını sever ve şefkatle bağırlarına basar. Onların terbiyesi ile ilgili her külfete isteyerek katlanırlar. Büyüyüp beslenmeleri ve iyi bir insan olarak cemiyete katılmaları için ellerinden gelen gayreti asla esirgemezler. Çoğu kez kendilerini helak etme pahasına da olsa çocuğunun hayat ve sıhhatini muhafaza ederler. Bu nedenlerle olacak ki Allahü Teala Kehf Suresi’nin 46. Ayeti kerimesinde şöyle buyurmaktadır;

 “Mal ve evlat dünya hayatının süsüdür.”

Şayet evlat, salih ve iyi insanların yolunda yürüyenlerden ise Allahü Teala onu da göz bebeği olarak vasıflandırmış ve gerçek müminlerin isteklerinden bahsederek, Furkan Suresi’nin 74. Ayeti kerimesinde şöyle buyurmaktadır;

“Onlar ki, ey Rabbimiz, derler; bize seveceklerimizden ve nesillerimizden gözlerimizin bebeği olacak salih insanlar ihsan et, bizi takva sahiplerine rehber kıl.”

Bu ve benzeri bir  çok ayeti kerimeler açıkça gösteriyor ki, anne ve babalar, çocuklarına karşı fıtraten bir sevgiye sahiptirler. Onlar; ancak sevgi sebebiyle çocuklarına bu kadar bağlı ve fedakardırlar. Eğer sevgi olmasaydı neslin çoğalması ve insanlığın devamı da mümkün olmazdı. Şu halde anne ve baba, insanlığın devamı için elzem olan büyük bir hayat iksirine sahiptirler. Fakat bu sevginin dozajı çok iyi bir şekilde ayarlanmadan çocuklara tezahürü de büyük felaketlere yol açabilir. Sevginin ifrat hali, çocuğu şımartıp bayağılaştıracağı gibi , tefriti veya sevgiyi esirgemek de zararlıdır. Onun için ölçüyü asla kaçırmadan hareket etmek icap etmektedir.

Hadis-i Şerif: ”Hiçbir çocuk yoktur ki İslam fıtratı üzerine doğmasın.”

Bu Hadis-i Şerifin devamında Peygamber Efendimiz (sav); ‘eğer anne ve babası Müslümansa Müslüman, Yahudi veya Hıristiyansa Yahudi ve Hristiyan olur’ buyurmuş, çocukların geleceği bakımından ebeveynin etkisini beyan etmiştir. Ayrıca her anne ve babanın İslam nazarında hamileri olarak çocuklarına karşı mesul durumda oldukları da  muhakkaktır.

İşte bu eğitim ve öğretimde anne ve babaya düşen, şüphesiz her konuda olduğu gibi bu konuda da Kur’an-ı Kerim’de pek çok ayeti kerime vardır. Bunlardan birisi de Lokman Aleyhisselam’ın oğluna nasihatidir. Burada Allahü Teala terbiyenin nasıl olması gerektiğini hikaye yoluyla talim etmektedir.

Rivayet edildiğine göre, Lokman Aleyhisselam’ın oğlu, (adı Sârân olup) 17 yaşında ve kâfir idi. Kendisine verilen bu nasihatler neticesinde küfründen vaz geçerek İslam’a girmiştir.  Bu nasihat Kur’an-ı Kerim’de şu şekilde anlatılmaktadır;

“Hani Lokman oğluna öğüt verirken şöyle demişti; Oğulcuğum, Allah’a şirk şirk koşma, çünkü şirk elbette büyük bir zulümdür.”

Ayet-i Kerimelerin devamında ise nasihatler şöyle devam etmektedir;

“Oğulcuğum, hakikat yaptığın iyilik ve kötülük bir hardal tanesi kadar olsa, hatta kayanın kovuğunda veya göklerde yahut da yerin dibinde gizlenmiş dahi olsa Allah onu getirir, meydana çıkartır ve hesap sorar.”

“Oğulcağızım, namazını dosdoğru kıl, İyiliği emret, kötülükten de vaz geçirmeye çalış. Sonra bu emir ve nehiy sebebiyle sana isabet edecek şeylere de sabret. Çünkü bunlar kat’i surette emredilen işlerdendir.”

”İnsanlardan kibirlenerek yüz çevirme. Yeryüzünde şımarık yürüme. Zira Allah kibirlenen ve övünen hiç kimseyi sevmez.”

“Yeryüzünde mu’tedil ol. Sesini alçalt. Zira seslerin en çirkini şüphesiz eşeklerin sesidir.”

Dikkat edilecek olursa, önem sırasına göre verilen  bu öğütler,  aynı zamanda çocuğun yaş durumuna göre de bir yol göstermektedir. Çünkü çocuğun öğretimine ilk konuşmaya başladığı zamandan itibaren başlanır, anlayabileceği ifade ve şekillerle bölüm bölüm devam edilir. Ki, Rasülullah (sav):

“İlk konuşmaya başlayan bir çocuğa öncelikle Lâilâhe illallah öğretilirse onun geleceğinden korkulmaz” buyurmuş, öncelikle Allah’ın varlığı, birliği, eşi ve ortağı olmadığını öğretmekle işe başlanılması gerektiğini tavsiye etmiştir.

Lokman Aleyhisselam’ın tavsiyeleri ve bu hadisi şeriflerden de anlaşıldığı üzere çocukların eğitiminde onlara öğretilecek ilk şey; Allah’ın varlığı, birliği ve ortağının olmadığının öğretilmesidir.

Çocukta temyiz alametleri (iyiyi kötüyü ayırt etme alametleri) görülmeye başlayınca onun iyi murakebe edilmesi gerekir, diyen İmam-ı Gazali Hazretleri;

“Bunun ilk işareti de haya duygularının belirtisidir. O, ne vakit utanarak bazı şeyleri terk ederek, bu akıl nurunun onda belirdiğini gösterir, böylece bazı şeyleri çirkin , bazılarını da güzel görür” der ki, bu iyiyi kötüden ayırma çağı olan çocukluktan kurtulma çağıdır. Aşağı yukarı çocuk 7 yaş civarındadır. Bu yaş çocuğa namazın öğretilmesi gereken yaş olarak zikredilir. Lokman as da ahlaki eğitimden sonra oğluna hemen namazı öğretmiştir.

Hiç şüphe yok ki, çocuğun yaşına göre yapılacak olan bu telkinlerin sıra ve dozajı ne kadar önemli ise, eğitici durumda olan anne ve babanın konuşma tarz ve davranışlarının durumu da o kadar önemlidir.

Vaktiyle bir mahallede çok zengin bir adam yaşar. Bu adamın da çok şımarık iki oğlu varmış . Komşuları da bundan çok rahatsız oluyorlar. Yaşlı bir adam şöyle bir tavsiyede bulunuyor; ‘çocuklarına dini eğitim verirsen çok iyi olur,  sen de sevinirsin, çocukların da çok mutlu oluyorlar diyor. Ama adam buna pek rağbet etmiyor.  Aradan biraz zaman geçiyor, bir gün sofrada çocukları ile yemek yerken küçük oğlundan su istiyor, o da sürahi orda kalk iç diye cevap verince, büyük oğlu da; baba sen bu terbiyesize bakma, kalk suyu kendin al, bir bardak da bana getir, diyor. Baba bu hadise karşısında şok olur ama iş işten  çoktan geçmiştir.

Peygamber Efendimiz (sav) bir hadisi şeriflerinde şöyle buyuruyor;

“Ahirette cennet ehlinin önünde, nurdan taç giydirilmiş kişiler gelecek ve cennet ehli onları gıpta izleyecektir. Rabbimize şöyle soracaklar; ‘Ya Rabbi bunlar peygamber midir? Rabbimiz ‘hayır’ diyecek, peki evliya mıdır? Yine ‘hayır’ diyecek, peki şehit midir bunlar? Diyecekler, rabbimiz yine ‘hayır’ deyince, peki Ya Rabbi bunlar kim? Diye sorunca, Rabbimiz şöyle cevap verecek; bunlar dünyada iken çocuklarına Kur’an-ı Kerim ve ilimlerini öğreten anne babalardır.”

Alçıyı hangi kaba koyarsak ona göre şekilleneceği gibi, çocuklarımızı da nasıl yetiştirirsek ona göre bir hayatları olacaktır.

Unutmayalım ki;

Çocuklarımız bizimle dünyaya gelirler ama bizden değildirler yani bizimle hayatlarına devam etmeyecekler, zamanla kendilerine yeni bir hayat kuracaklar. Bizimle beraber olsalar bile yine bize ait olmayacaklar. Onlara sevgimizi verebiliriz ama düşüncelerimizi değil. Çünkü kendi düşünceleri vardır… Onların bedenlerine bir ev sunabiliriz ama ruhlarına değil. Çünkü onların ruhları bizim hayal bile kuramayacağımız bir geleceğin evindedir. Biz hepimiz bir yayız ve çocuklarımız da o yaydan fırlatılan canlı oklardır. İşte onları hayatın, geleceğin içerisine fırlatırken yanlış düşüncelere, bozuk bir hayatın içerine dalmamaları için maddesi ile manası ile her hali ile çok iyi yetiştirip öyle göndermemiz lazım. Çünkü bugün her dediğimizi yapan çocuklarımız artık ileride bizi dinlemeyip , kendi düşünce ve hallerine göre hareket edecekler.

Şunu da unutmayalım ki;

Arabanızla büyük ve kalabalık bir şehrin sokaklarında seyahat ettiğinizi, daha önce hiç gitmediğiniz bir adresi bulmaya çalıştığınızı ancak kavşaklarda ve dönemeçlerde hiç levha bulunmadığını düşünün. Aradığınız adresi bulmak için kim bilir kaç kez yanlış yola girer, kaç kez kaza atlatırsınız ve belki de kaza yaparsınız.

Doğru ve kabul edilebilir davranışları öğrenmeye çalışan çocuklar için de durum aynıdır. Koyduğunuz sınırlar yol gösteren levhalar gibidir. Sınırlar sanıldığı gibi, çocukların haklarını kısıtlamak, onlara baskı uygulamak değildir. Sınırlar çocuklara korundukları, güvende  oldukları ve değer verildikleri duygusu kazandırır.

Aile içi kurallara uymalarını, iş birliği yapmalarını, otoriteye saygı duymalarını sağlar.  Sorumluluk kazandırır. Sınırlar, onaylanan davranışları tanımlayan, çocuğa hatalı davranışlarını düzeltme fırsatı veren eğitici ve öğretici bir etkiye sahiptir.

Çocuklarımıza her şeyin temelde, daha çocukken kazandırılacağını anlatan şu güzel ve bir o kadar da ibretlik hadiseyi iyi dinleyelim.

‘Kötü karakterli bir genç varmış. Bir gün babası ona çivilerle dolu bir torba vermiş. ’Arkadaşların ile tartışıp kavga ettiğin zaman her sefer bu tahta perdeye bir çivi çak, demiş. Genç ilk günde tahta perdeye 37 çivi çakmış. Sonraki haftalarda kendi kendini kontrol etmeye çalışmış ve zamanla daha az çivi çakmaya başlamış . Nihayet bir gün gelmiş ve hiç çivi çakmamış.  Babası ona, ‘aferin iyi davrandın hiç çivi çakmadın şimdi de her kavga etmediğin gün için bir çivi çıkart demiş, çocuk zamanla çivilerin tamamını çıkartmış ama tahtanın her tarafı delik deşik olmuş. Babası demiş ki; oğlum kavga edildiği zaman kötü sözler söylenir, her kelime kalpte kötü iz bırakır, sen özür dilesen bile tahta bir kere delinmiştir, der.

Çocuk yetiştirmek de aynı böyledir. Zamanında düzgün yetişmeyen çocuklara sonradan güzel şeyler öğretilip, iyi insan olmaları için gayret edilse de illa ki eski kötülüklerin eseri o çocukların üzerinde kalacaktır. Ama şu da bir hakikattir ki; zararın neresinden dönülürse kârdır…

Kaynaklar:

  • Kur’an-ı Kerim
  • Kur’an-ı Kerim’de Adab-ı Muaşeret, Prof Dr. M. Zeki Duman, İpek Yayınları
  • Geliştiren Anne Baba, Doğan Cüceloğlu
  • Gerçek Anne, İnsan ve Hayat Kitaplığı
  • Çocuklara Söz Geçirme Sanatı, Ali Çankırılı, Zafer Yayınları…

***

Evlâdına Allâh’ ın kitâbını öğreten kimsenin sevâbı nedir?

YAKUP (A.S)’IN GÖZLERİ NİÇİN KAPANDI .

“…Baban o elmayı ısırmasaydı…”

FIRINCININ DUASI

MÜSLÜMAN NASIL OLMALI?

Müslüman İslâm îtikâdını, inancını kat’î olarak kabul eden kimsedir.

Cenâb-ı Hakk’ı tam manâsıyla bilip, kendisinin acziyet ve kulluğunun farkına vararak, her işinde Hazret-i Allâh’a tevekkül ve îtimad eder. Korku ve ümit arasında Cenâb-ı Hakk’a bağlanır, evham ve bâtıl hayallere dalmaz. Bütün söz ve fiillerini, Cenâb-ı Hakk’ın işitip gördüğünün ve bildiğinin farkında olarak edepli bir şekilde yapar. Bütün yaratılmışlara karşı şefkat ve hakkâniyet üzere hareket eder.

Bütün insanların, her şeyi yaratan Hazret-i Allâh’ın kulu olduğunu bilir, kimseye yan bakmaz ve can yakmaz.

Hazret-i Allâh’ın vahdâniyetini tasdik eder. İbâdet ve kulluğa yalnızca Cenâb-ı Hakk’ın layık olduğunu bilir; her türlü yardımı, hidâyet ve mağfireti ondan bekler.

Peygamberlerin sonuncusu olan Hazret-i Muhammed Mustafa (sallallâhü aleyhi ve sellem)’e îman etmiş olduğundan bütün peygamberleri istisnasız olarak kabul eder, hiç birini diğerinden ayırmaz.

Kadere îman etmiş olduğundan, başına bir musîbet ve keder geldiği zaman rızâ gösterir ve ‘takdîr-i ilâhîdir’ diyerek üzüntüsünü büyütmez ve uzatmaz.

Âhirete îman etmiş olduğundan dünyada başına gelen musîbetler ne kadar artsa da ümitsizliğe düşmez, isyan etmeyi asla düşünmez. Âhiretteki ecrini düşünerek sıkıntılara karşı sabırlı olur.

Cenâb-ı Hakk’ı çokça zikrettiği için kalbi, Hz. Allâh’ın zikri ile nurlanıp sanatı, ticareti ve hiçbir dünyalık işi onu, Allâhü Teâlâ’yı zikirden alıkoymaz. Allâhü Teâlâ’nın sevgisi ile dolu olan kalbinde dünya sevgisi yer edemeyeceği için kendisini âhiret yolcusu olarak görür ve ecel kendisine ağır gelmez.

Peygamber Efendimizin (s.a.v.) sünnetine tâbi olur ve mübârek ashâbının hayatlarını öğrenerek onların hikmet, iffet, şecâat ve cömertlik gibi güzel ahlâkları ile ahlâklanır. Bu fâni âlemin geçici lezzetlerine iltifat etmeyerek dünyayı âhiretin tarlası olarak bilir ve gücü yettiği miktarda hayırlı fiil işleyerek arkasında güzel ameller bırakmaya çalışır.

Korku ve üzüntü üzere olmayıp rahat ve gönlü huzurla dolu olarak yaşar. Hevâsının (nefsinin gayr-i meşru arzularının) peşinde koşmayıp sadâkat ve vefâ ehli olur.

Kaynak : Nimet-i İslam

***

İslam Tarihinden Güzel Bir Misal : Hz.Musa (a.s.)’ın İffeti ve Genç Kızın Hareketi

Bu konuyu beğendiyseniz diğer HER MÜSLÜMANA LÜZUMLU NASÎHATLER yazımızı da ziyaret edebilirsiniz.

HER MÜSLÜMANA LÜZUMLU NASÎHATLER

İmâm Gazâlî (rahmetullâhi aleyh) şöyle demiştir:

Her şeyden önce sana lâzım olan sahih bir itikad sahibi olmak; yani Ehl-i Sünnet üzere bulunmaktır.

Sonra şartlarına uygun ciddî bir tevbe etmelisin. Kazâ borçlarını ödemek, kalmış olan adak ve keffâretleri yerine getirmek de bu tevbenin şartlarındandır. Yine üzerinde hakkı bulunan hasımlarını razı ederek helallik alırsın. Öyle ki üzerine kimseye ait kul hakkı kalmaz.

Bundan sonra âhiret amellerini sahih sûrette işleyecek kadar ilim tahsîl etmelisin. Bütün işlerinde; gerek ibâdetlerinde gerek alış-veriş, nikâh vesâir insanlarla olan muâmelelerinde, öğrendiğin bu ilimle amel etmelisin. Amellerinde daima en faziletli ve ihtiyatlı olanı tercîh edersin.

Haram şeylerden sakındığın gibi, şüpheli şeylerden de sakın. Mâlâyânîyi yani din ve dünyana faydası olmayan işleri terk et ki sana faydası olacak şeyleri kaçırmayasın.

Lüzumsuz ve faydasız söz söyleme, dînin emirlerini dosdoğru tut ve sünnetlerin en kuvvetlisi ile amel et.

Tavır ve hareketlerin dine uygun, ahlakın güzel, gidişatın dürüst ve düzgün olsun. Kötü huy ve alışkanlıkları terk et.

Bizzarûre geçimin için yaptığın işlerinde, ticaretinde niyetin, nefsine ve âilene helal rızık kazandırmak, kazancının fazlasından hayır yollarına harcamak gibi güzel şeyler olmalıdır. Diğer mübâh işlerde de niyetin güzel olsun, meselâ uyuyacağında ibâdete kuvvet kazanmaya niyet edersin. Bir kimse ile arkadaşlık kuracağında onunla ibâdetlerde yardımlaşmaya niyet edersin. Zira mü’minin niyeti, amelinden hayırlıdır.

Vaktinin kıymetini iyi bil, bir anını bile boşa geçirme. Zira bütün padişahlar hazinelerini dökseler geçen bir anını geri getiremezler. Gelecek günlere de kavuşacağın şüphelidir, kavuşsan bile onu ne halde geçireceğin belli değildir.

Öyleyse elinde hazır bulunan vaktinin kıymetini bil. Sakın ama sakın onu faydasız ve Mevlâ’nın rızâsı olmayan şeylerle zâyi etme. Fânî olan dünyâda, bâkî olan âhiret için azık hazırla. (Eyyühe’l-Veled Şerhi, Hâdimî)

GIYBETİN FENALIĞI