TEVBE ETMEK DE BİR NİMETTİR.

İmâm-ı Rabbânî (k.s.) Hazretleri, muhtelif mektuplarında tevbe etmek ile alâkalı şöyle buyurmuşlardır:

Hak Sübhânehû’nun bir kuluna gençliğinin baharında, tevbe etme nimetini ikram etmesi, bununla beraber (o kulunu) tevbesinde istikametle (tevbe ettiği günahı tekrar işlememekle) nimetlendirmesi ne güzel bir nimettir. Hattâ şunu demek mümkündür ki; bu nimetin yanında, bütün dünya nimetleri, uçsuz bucaksız denizlerin yanında bir damlanın hükmü gibidir. Zira bu nimet, Mevlâ Sübhânehû’nun rızasını kazanmaya vesiledir ki; O’nun rızası bütün dünya ve âhiret nimetlerinden üstündür. Tevbe Sûresi’nin 72. âyet-i kerîmesinde şöyle buyrulmuştur -meâlen-: Allâh’ın rızâsı ise hepsinden büyüktür.” (c. 1, m. 146)

 “Günahtan tevbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.” hadîs-i şerîfi, günahkâr kullara bir müjdedir. Böyle bir şey var iken, bir kimse günahta ısrar eder ve bununla da ferahlık duyar ise, bu kimsenin nifâka düşmesinden korkulur. Müslüman görünmesi ondan cezayı kaldırmayacağı gibi, azâba uğramasına dahi mâni olmaz. (c. 2, m. 69)

Bir kimse, gecenin sonunda kalkmak isterse yatsıdan sonra, başka faydasız şeylerle meşgul olmadan, gecenin evvelinde uyumalıdır. Gecenin son vaktini; istiğfar, tevbe, iltica, tazarru; isyanları ve günahları hatırlamak, noksan ve ayıpları düşünmek, âhiret azâbından korkmak, daimî elemden çekinmek için bir ganimet bilmelidir. Hak Sübhânehû ve Teâlâ’dan af ve mağfiret talep etmelidir. (Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî, c. 3, m. 17)

Büyük günah işleyenlere şu dua tavsiye olunur:

Allâhümme mağfiratüke evseu min zünûbî ve rahmetüke ercâ indî min amelî, velâ tekilnî ilâ nefsî tarfete aynin velâ ekalle min zâlike.” (Allâh’ım, senin mağfiretin benim günahlarımdan daha geniştir. Kurtuluşumu amellerimden ziyâde, senin rahmetinden umuyorum. Beni göz açıp kapayıncaya kadar; hattâ ondan daha kısa bir an bile olsa nefsimin eline bırakma!)

(Âdâb ve Fazîletleriyle Duâlar, Fazilet Neşriyat)

TEVBE VE İSTİĞFAR

Hakîkî Tevbe Eden Kimdir?

Tevbe Etmek

TEVBENİN FAZİLETİ

Bir Şükre Otuz Yıl Tevbe

UNUTKANLIĞIN BİR SEBEBİ VE BAZI ÇÂRELERİ

 

Ehl-i Beyte Muhabbet

Mübarek muharrem ayı içerisindeyiz. Her sene Muharremi Şerif ayı gelince bazı dini ve tarihi hassasiyetlerimiz yeniden ön plana çıkartılmaktadır. Bunlardan biri de şüphesiz, Hz. Hüseyin efendimiz başta olmak üzere; Resulullah (sas) efendimizin Ehl-i beytinden bir kısmının dokunaklı bir şekilde şehit edilmeleridir.

Bu günkü yazımız Ehl-i beyti sevmek hakkındadır.

Ehl-i Beyt, kelime olarak ev halkı, hane halkı kişinin ailesi, çocukları, gerektiğinde  torunları manasınadır. İslami bir terim olarak Ehl-i Beyt; Resulullah (sas)in bütün aile fertleri; Mübarek hanımları, çocukları, hususen Kızı Hz. Fatıma ile Hz. Ali ve bunların evlatları olan Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (R.A.),onların çocukları ve kıyamete kadar gelecek torunlarının hepsi. Hatta Peygamberimizin temiz soyunun bağlı olduğu Hâşimoğullarına da Ehl-i Beyt denir.

Sahabeden Selman-ı Farisî (R.A.) de hususi olarak Ehl-i Beytten sayılmıştır. Resulullah(sav) efendimizi sevmek onun Ehl-i beytini de sevmeyi gerektirir. Onlar Resulullah’ın ümmetine emanetidirler. Onlara kıymet vermek, saygı göstermek her Müslüman’ın vazifesidir. İmanın gereğidir.

Efendimiz(sas) hadisi şeriflerinde; ”Çocuklarınızı şu üç haslet üzere terbiye ediniz: Peygamberinizin sevgisi, onun Ehl-i Beytinin sevgisi ve Kur’ân okumak.” buyurur.

Görülüyor ki Ehl-i beyt sevgisi bizim imanımızda ve mayamızda mevcuttur. Ancak Onları sevmek için onları daha yakından tanımak da icap eder. İslam tarihine baktığımız zaman görürüz ki; Onların hayatı tıpkı Resulullah (sas) gibidir. Dini emir ve yasaklara karşı son derece hassas, Allah yolunda hizmette en önde, cömertlikte ve tevazuda eşsizdirler ve dünyadan yüz çevirmişlerdir.

Ehl-i beyt, fakir de olsalar zekat alamaz, ganimet maldan hisse alamazlardı. (Cenabı Hak, onlara öyle büyük manevi saltanat ve müminlerin kalbinde öyle bir sevgi ihsan etmiştir ki; asırlardır, yaptığımız bir hayra, okuduğumuz bir Kur’an hatmine hatta bir Yasine bile onları ortak etmekte, Evvela Resulullahın  sonra Ehl-i beytinin , sonra ashabının ruhuna hediye ederek devam etmekteyiz .

Resulullah (sas)’e salevat getirirken hemen akabinde “ve ala alihi” diyerek onun Ehl-i beytini de zikretmekteyiz.

Onların bu dualara ihtiyacı yoktur; ama biz onların mübarek isimleri ile dua  ve hayırlarımızın kabulünü ümit ederiz. Yine bu sevginin bir tezahürü olarak asırlardır, Resulullah (sas)  in mübarek soyundan gelenler, Seyyit ve Şerif olarak haklı bir hürmet görmüşlerdir.

Camilerimizde Cenab-ı Hakkın İsmi Celalinin(Allah isminin ) yanına Muhammed ismi, onun yanına onun dört Reşit Halifesinin isimleri yazılmış, onların yanına da Resulullah’ın Mübarek torunları Hz.Hasan ve Hüseyin efendilerimizin ismi yazılmış; camilerimiz bu güzel isimlerle süslenmiştir. Bütün bunlar Ehl-i beyte,ve o Ehl-i beytin sahibi olan Resulullaha olan iman ve muhabbetin güzel  tezahürleridir.

Ehl-i beyt iman ve takvada en önde oldukları gibi; hayatları da aynen Resulullah(sas)’in mübarek hayatı gibi çileli geçti. Onlar bunu bilerek ve severek kabul ettiler. Onların çileli hayatları ve çektikleri sıkıntılar, elbette Cennetteki makamlarının büyüklüğünden, Cennette Resulullahla  beraber olmaları içindir; çünkü onlar Cennet Ehl-inin efendileridir.

Onun için; Ehl-i Beyt Resulullah (sas) den ayrı düşünülemez. Onlara bakan Kur’an-ı Kerimi görür, Resulullahı görür. Resulullahı seven onun Ehl-i beytini de sever ve sünnetine tabi olur. Resulullaha tabi olanı da Allahü Teala sever. Allah’ın sevgisi ise dünya ve ahiretin en büyük nimetidir:

Ali İmran suresinin 31.ayeti kerimesinde şöyle buyrulur:

Ey Resulüm, de ki: “Ey insanlar, eğer Allah’ı seviyorsanız, gelin bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah gafurdur, rahimdir! (çok affedicidir, engin merhamet ve ihsan sahibidir.”

Görülüyor ki; Hz.Allahı sevmenin gerçek ve sağlıklı olduğunun ölçüsünü Yüce Mevla’mız koymuş. O da Resulullaha tabi olmak, onun Ehl-ini ve ashabını kendimize rehber edinmek, onların yaşayışlarını örnek almaktır.

Hadis-i Şerifte de; Resulullah sevgisi, Ehl-i Beytinin sevgisi ve Kur’an-ı Kerimle beraberce zikredilmiştir. O halde onları sevmek demek; Onları Resulullah’ tan ve Kur’an dan, Kur’an-ı Kerimin hükümlerinden haşa ayrı tutmak değildir. İslam’ın kabul etmediği şekillerde onları anmak hiç değildir.

Bu haller onlara yapılan en büyük haksızlıktır. Ve onların mübarek ruhaniyetlerini rencide etmektir. Onları seviyorsak, Cennette onlara komşu olmak istiyorsak, Onlar gibi inanmalı, Kuranı Kerime ve Ehl-i Beytin sahibi olan Resulullah(sas) in yoluna sımsıkı sarılmalıyız.

 Bir hadisi şerif mealinde: ”Ey Ümmeti Ashabım, Ben sizin aranızda iki değerli emanet bırakıyorum; onlara sarıldığınız takdirde benden sonra (doğru yoldan) asla sapmazsınız. Onların biri diğerinden büyüktür: (O da) Gökyüzünden yeryüzüne uzanmış ip olan Allah’ın kitabıdır. Ve diğeri ise İtretim, Ehl-i beytimdir.Bilin ki; onlar (Cennette Kevser) havuzunun başında bana gelinceye kadar (Kur’anı Kerim ve Ehl-i beytim) asla birbirlerinden ayrılmayacaklardır.(Müsned Ahmed b.Hanbel, c.3, s:59)           

***

Bütün Ashab-ı Kiram’a Karşı Hürmet ve Muhabbetin Vacip Olduğunun Delili

Efendimiz S.A.V. Hazretleri, Torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin İçin Neden Dua Etmedi?

HZ. ALİ’NİN (K.V.) EVLÂTLARINA VASİYETLERİ

Hz.Hüseyin(r.a) Efendimiz için yas tutmak, üzülmek doğru mudur?

Eshab-ı Kiram’a dil uzatılamaz..

                                            

                                                                                                                   

Bir Sinekle Cennet veya Cehenneme Gitmek

Selmân-ı Fârisî Hazretleri (r.a.): “Bir sinekten dolayı bir kişi cennete, bir kişi de cehenneme girmiştir.”buyurdular. “Bu nasıl olur?” diye sordular.

Selmân-ı Fârisî (r.a.), “Sizden önceki zamanlarda yaşayan iki kişi yanlarında putları bulunan bir topluluğa rastladılar. Putlarına kurban vermeyen hiç kimsenin oradan geçmesine izin vermiyorlardı. Birisine, putlarımız için kurban ver, dediler. O da yanımda hiçbir şeyim yok, dedi. Bir sinek de olsa kurban ver, dediler. O da, bir sineği putlar için kurban etti ve oradan geçti. İşte bu kişi cehenneme girer. Diğerine de kurban vermesini söylediler. O da, ben Allâhü Teâlâ’dan başka hiç kimse için kurban kesemem dedi. Böyle dediği için onu öldürdüler. Bu kişi de cennete girer.” buyurdular.

HÂLİS NİYET

NİYET HAKKINDA HADİS-İ ŞERİFLER

HALİS NİYET HAKKINDA HİKAYE

Niyette ihlâslı Olmak

Müslüman amel etmeden nasıl ecir ve sevap kazanır?

***

 

***

“Âhirette rüsvay olmaktansa dünyada olmak yeğdir!”

***

YAKUP (A.S)’IN GÖZLERİ NİÇİN KAPANDI?

 

***

Gıybetin Fenalığı

***

                                  EVLÂT YETİŞTİRME

Sandıkta Ne Var?

Lokman Hekim, ailesine bir sandık bırakarak şöyle demiş:
Ben öldükten sonra bu sandığı açmadan satışa sunun, oradan alacağınız paralar sizindir.
Lokman Hekim vefat edince ailesi onun bu isteği üzerine sandığı satmış.
Sandığı alan şahıs ise heyecanla “acaba sandıkta ne var” düşüncesiyle sandığı açınca, üzerinde şöyle yazan bir kemikle karşılaşmış:
Ayağını sıcak tut, başını serin; Kendine bir iş bul, düşünme derin…

Müziksiz ilahi – Mekke Medine Yolları

Kaynak: İlahi Yolu

Bütün Ashab-ı Kiram’a Karşı Hürmet ve Muhabbetin Vacip Olduğunun Delili

(Eshabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız hidayete erersiniz. Eshabımın ihtilafı [farklı ictihadları] sizin için rahmettir.)[Taberani, Beyheki, İbni Asakir, Hatib, Deylemi, Darimi, İ. Münavi, İbni Adiy]

***

Hz.Hüseyin Efendimiz Muharrem’in 10.günü çadırından çıkınca, karşısına bir ruhani( bir melek) zuhur ediyor. Heybetli, muazzam bir varlık. Hz.Hüseyin Efendimiz(r.a.):

“Siz kimsiniz?” Ruhani(melek):

“Ben kimim mi? Ben senin Muhterem Dedenin(Hz.Muhammed S.A.V.) hayatı boyunca emrinde ve hizmetinde olandım.Ondan sonra Rabbim beni senin babanın(Hz.Ali Kerremellahü veche) emrine verdi. Şimdi de senin emrine verdi. Senin hizmetindeyim, bana müsaade et, bana izin ver, ne istersen onu yapayım diyor. Hz.Hüseyin Efendimiz:

“Seni, Dedem hayatında hiç o dar günlerinde, o müşriklerin eza ve cefa ettikleri zamanda, Taif’e yaptığı seferde, taşladıkları zamanda, Bedir ve Uhud savaşlarında Dedem seni hiç kullandı mı? Senden imdat istedi mi? Melek:

“Hayır” diyor. Hz.Hüseyin Efendimiz:

“Peki sevgili Babam” Melek:

“O da hiçbir zaman” Hz.Hüseyin Efendimiz:

“O halde ben de Allah’ıma gidiyorum.Müsaade et. Senden beklediğim hiçbir şey yoktur. Rabbimden bir emir aldıysan o müstesna. Benim kendiliğimden senden istediğim hiç bir şey yoktur. Ben şehadet şerbetini içmeye gidiyorum. Babamın gittiği makamlara, mevkilere gitmek istiyorum.” Buyurdular ve bir müddet sonra şehadet şerbetini içtiler. Bu esrarı ilahidir. Esrarı kaderdir. Bize hiçbir Eshabı nezih etmek, olayları tetkik etmek düşmez. Bu Müslümanlar için çok tehlikelidir. Bizim sevgimiz hepsinedir. Sonsuz saygı, hürmet ve tazim etmek gerekir.

***

Muharrem-i Şerîf ayının onuncu gününe  isâbet eden Âşûrâ günü, dinimizce büyük ehemmiyet arz etmekte ve birçok ilâhi tecelliye zarf olmuş bulunmaktadır. Fakih Ebulleys es-Semerkandî (r.a.) hazretlerinin beyanına göre Âşûrâ Gününde vaki’ olduğu rivayet edilen hadiseleri zikredecek olursak;
– Hz.Âdem (a.s.)’ın halk edilmesi, Cennet’e girmesi ve Cennet’ten çıktıktan sonra tevbesinin kabûlü,
– Hz.İbrahim (a.s.)’ın velâdeti, Halîlüllah pâyesine ermesi, Nemrut’un ateşinden kurtulması,
– Hz.İdris (a.s.)’ın semâya ref’ olunması ve Hz.Eyyûb(a.s.)’ın hastalıklardan kurtulması,
– Hz.Nuh (a.s.)’ın, gemisinin Cûdi dağına oturması ve karaya ayak basması,
– Hz.Îsâ (a.s.)’ın velâdeti ve kendisine suikast hazırlayan Yahûdîlerin elinden kurtarılıp semaya yükseltilmesi ve
– Hz.Mûsâ(a.s.) ve ümmetinin Fir’avn’ın zulmünden kurtuluşları ve Fir’av’nın suda boğulması gibi hadiseler Âşûrâ Gününde vâki olmuştur.

Yukarıdaki bahsedildiği gibi asıl sevinilecek hadiseler dururken Hz..Hüseyin Efendimiz(r.a.) Küfe’de şehit olması namına üzülen, kederlenen ve kendini döverek sevap kazandığını düşünenler var mıdır? Yok mudur.

Yapılan hareket nedir? Bir Yasdır, bir üzüntüdür. Peki İslam’da yas tutmak var mıdır? İlk önce ona bakalım. Müslümanız. Yas ve üzüntü duyanlarda müslümanız diyorlar. Hz. Hüseyin efendimiz şehit oldu. Peygamber Efendimizin torunudur. Medine-i Münevvere’den çıkarak Kufe’ye gitti. i. Hemde en güzel elbiselerini giyerek gitti. Düğüne bayrama mı gidiyorsun diye sorduğunda “Ben şehit olmaya gidiyorum” dedi. Kim bilir O’na manevi bakımdan neler anlatıldı. Neler gördü. Ve onun üzerine kalkıp bu kadere gitti. Cenab-ı Hakk’ın takdir ve izni olmadan yeryüzünde hiç bir şey olur mu?  Olmaz. Hz.Allah izin vermeseydi, müsaade etmeseydi, Hz.Hüseyin Efendimizi şehit etmek  imkanı olur muydu? Olmazdı. Evvela şehidin durumuna bakalım. Şehit nedir? Ayet-i Kerimelerde: ““Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanmayın. Aksine onlar diri olup Rableri katında rızıklandırılmaktadırlar. Allah’ın lütfundan kendilerine vermiş olduklarıyla sevinç içindedirler ve arkalarından henüz onlara kavuşmamış olanları, kendilerine bir korku olmayacağı ve üzülmeyecekleri üzere müjdelerler.” (Ali İmran, 3/169-170)

“Allah yolunda öldürülenlere (şehitlere) ölüler demeyin. Bilakis onlar diridirler. Lakin siz onu anlayamazsınız.” (Bakara, 154)

***

1314. Enes radıyallahu anh’ den rivayet edildiğine göre, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Cennete giren hiçbir kimse, yeryüzündeki her şey kendisinin olsa bile dünyaya geri dönmeyi arzu etmez. Sadece şehit, gördüğü aşırı itibar ve ikram sebebiyle tekrar dünyaya dönmeyi ve on defa şehit olmayı ister.”

Bir rivayette: “Şehitliğin faziletini gördüğü için” denilir.

Buhârî, Cihâd 21; Müslim, İmâre 109. Ayrıca bk. Tirmizî, Fezâilü’l-cihâd 13, 25

Açıklamalar

Cennet, ebedî mutluluk yeridir. Oraya giren bir kimsenin bir başka yeri araması, özlemesi ve istemesi söz konusu değildir. Çünkü cennet mükemmellik yurdudur. İnsanın gönlünün çektiği ve aklının tasavvur ettiği her şey orada vardır. Dolayısıyla cennete giren ve oradaki nimetleri gören birinin dünyaya dönmeyi arzu etmesi düşünülemez. Çünkü cennetin en aşağı sayılan mertebesi bile dünyanın tamamından daha üstün ve hayırlıdır. Fakat şehitlik mertebesi o kadar yüksek ve cennetteki karşılığı o kadar üstündür ki, bunu gören kimse dünyaya tekrar dönmeyi ve defalarca şehit olmayı, Allah’ın huzuruna tekrar çıkmayı ve her defasında cennette daha üstün derecelere kavuşmayı ister. Cihad bölümünün  önceki birimlerinde de ifade edildiği gibi, mahşer halkı, misk gibi yayılan kan kokusu ve vücudundan henüz yeni yaralanmışçasına akan taze kanı ile sadece şehitleri tanır, onların fazilet ve şerefine şahitlik eder. İşte bu sebepten dolayı  şehitlerin kanı ve cenazesi yıkanmaz. Hatta, Allah yolunda öldürülenlere niçin şehit denildiği tartışılırken “Şehidin şehit olduğuna şahidi vardır; o da kanıdır” denilmiştir. Şehit denilmesinin bir başka sebebi de, diri oldukları, ruhları cennete vardığı ve orada gördükleri nimetler içindir. Esasen :“Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin; hayır onlar diridirler, ama siz farkında olmazsınız” [Bakara sûresi (2) 154] âyeti bunun delilidir. Şehitlerin, şehit oldukları andan itibaren ruhları cennete gidip orayı gördükleri halde, diğer mü’minlerin ruhları sadece kıyamette görecektir. Şehit denilmesinin bir başka sebebi, şehidin cennete gireceğine Allah ve melekler şahitlik ettiği içindir denilmiştir. Daha başka sebepler de sayılır. Burada önemli olan, şehitlik mertebesinin ne derece üstün ve faziletli bir makam olduğunu kavramaktır. Kur’an ve Sünnet’in bu konudaki nasları, müslümanlar için her zaman teşvik edici ve özendirici bir hayat kaynağı olmuştur. Hadisimiz de bu özendirici naslardan biridir.

Hadisten Öğrendiklerimiz

1. Cennet, iyilikler ve güzellikler yurdudur; oraya giren bir daha çıkmak istemez.

2. Şehitlik mertebesi, cennetteki en üstün mertebelerden biridir. Bunu gören şehit, dünyaya tekrar dönüp, defalarca şehit olmayı temenni eder.

3. Fert ve toplumda cihad aşkı ve şehâdet ruhunun yaşaması için gayret etmek gerekir.

           (Riyazü’s-salihin Tercüme ve Şerhi – İmam Nevevi – Hadis Açıklamaları)

                        Hz.Hüseyin Efendimizin ağlanılacak hali yoktur. Çünkü O şehit olmuştur. Şehit olmak O’na bayram olmuştur. Gelelim İslam dinine:

            Peygamber Efendimiz (S.A.V.) : “(Ölünün iyiliklerini dile getirerek) yas tutmak, cahiliyet (devri) işlerindendir. Yas tutan kimse, tövbe etmeksizin ölürse, Allah ona katrandan bir elbise ve yalın ateşten bir gömlek hazırlar.”  (İbni Mace c. l, s. 504) buyurmuştur.

Mekke-i Mükerreme fethedilince, şeytanın avaneleri başına toplandı. Şeytan onlara, “Bundan sonra, Muhammed ümmetinin müşrikliğe dönmelerinden temelli olarak ümidinizi kesiniz! Fakat onların aralarında, ölülerine, yırtına-yırtına ağlamayı ve şiirler söylemeyi, ağıtlar yakmayı yaymaya çalışınız!” dedi. Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 3/13

***

İkinci binin müceddidi imam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
(Eshab-ı kiramı sevmek, onlara bağlı olmak, insanlar içinden beğenilmiş, süzülüp ayrılmış olan bu çok kıymetli tabakanın hayat tarzlarına imrenip onlar gibi olmaya özenmek, Allahü teâlânın en büyük nimetidir. Hadis-i şerifte, (Kişi sevdiği ile beraberdir) buyurulduğundan onları sevenler, onlar iledir. Cennette onların makamlarında, yakınlarındadır.) (Eshab-ı Kiram)

İbni Hacer-i Mekki hazretleri de buyuruyor ki:
(Ey kalbi Allahü teâlânın sevgisi ile ve Resulullahın sevgisi ile dolu olan müslüman! Birinci vazifen Peygamber efendimizin eshabının sevgisini, ehl-i beytinin sevgisi ile kalbinde cem etmektir. Ehl-i beyti, Resulullahın evladı oldukları için sevdiğimiz gibi, diğerlerini de, Onun eshabı oldukları için sevmeliyiz! Çünkü, Eshab-ı kiramın nail oldukları şeref pek yüksektir. O şerefe başkaları kavuşamaz. O şereften birisi, Resulullahın mübarek nazarları onlara işlemiş ve hepsine manevi imdat ile yardım etmiştir. Bu hassa, bunlardan başkasında bulunmuyor. Bunların kemalatına, geniş ilimlerine, Peygamber efendimizden aldıkları hakikat mirasına, sonra gelenlerden hiç biri kavuşamadı. Her müslümanın bunların hepsini adil, salih ve veli ve âlim ve müctehid bilmesi lazımdır. Kendilerinden bir hata çıksa da Cenab-ı Hak hepsini af ve mağfiret ile müjdeledi. Kur’an-ı kerimde mealen, (Allah, Onların hepsinden razıdır. Onlar da, Allah’tan razıdırlar) buyurdu. Sahabe-i kiramdan birini kusurlu bilmek ve kötülemek, bu âyet-i kerimeye inanmamak olur.) [Sava’ik-ul-muhrika]

Bunun için bu mübarek insanlardan bahsederken sıradan bir insandan bahseder gibi konuşmamalıdır. Her zaman edepli, terbiyeli olmalıdır. Her birinin ismini hürmetle, saygı ile söylemelidir. Birinin adı söylenince “radıyallahü anh [Allah ondan razı olsun]” denir. İkisi için “radıyallahü anhüma [Allah o ikisinden razı olsun]” Birkaçı veya hepsi söylenince “rıdvanullahi teâlâ aleyhim ecmain” veya kısaca “radıyallahü anhüm [Allah onların hepsinden razı olsun]” denir.

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Her şeyin temeli vardır. Müslümanlığın temeli eshab ve ehl-i beytimi sevmektir.) [İ.Neccar]

(Eshabımın hiçbirine dil uzatmayın. Onların şanlarına yakışmayan bir şey söylemeyin! Allah’a yemin ederim ki, bir kimse, Uhud dağı kadar altın sadaka verse, eshabımdan birinin bir avuç arpası kadar sevap alamaz.)
[Buhari, Ebu Davud, Begavi]

(Eshabıma dil uzatmakta Allah’tan korkun! Benden sonra onları kötü emellerinize alet etmeyin! Onları seven, beni sevdiği için sever. Beni sevmeyen de onları sevmez. Onları inciten beni incitmiş olur. Beni inciten de Allahü teâlâyı incitmiş olur. Bunun da cezası gecikmeden verilir.) [Buhari]

(Eshabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız hidayete erersiniz. Eshabımın ihtilafı [farklı ictihadları] sizin için rahmettir.)[Taberani, Beyheki, İbni Asakir, Hatib, Deylemi, Darimi, İ. Münavi, İbni Adiy]

***

Abdullâh bin Ömer (r.anhümâ) bir adamın Resûlullâh’ın (s.a.v.) Ashâbı’ndan bazısına dil uzattığını işitti. Onu çağırdı ve Haşir Sûresi’nin:

“(Allâh’ın verdiği bu ganimet malları,) o fukarâ muhâcirler içindir ki yurtlarından ve mallarından çıkarıldılar. Allah’tan bir lütuf (dünyadan rızk, âhirette cennet sevabı) ve Allâh’ın rızasını ararlar ve Allâh’a ve resûlüne hizmet ederler. İşte onlardır sâdık olanlar.” meâlindeki sekizinci âyetini okudu.

“İşte bunlar Ashâb’ın Muhâcirler’idir. Sen onlardan mısın?” dedi. Adam “Hayır” dedi. Sonra Haşir Sûresi’nin:

“Ve şunlar ki onlardan önce yurdu hazırlayıp îmâna sâhip oldular, kendilerine hicret edenlere mahabbet beslerler ve onlara verilenden nefislerinde bir kaygı duymazlar. Kendilerinde ihtiyaç bile olsa îsâr ile (Ashâb’ın muhâcirlerini) kendilerine tercih ederler. Her kim de nefsinin hırsından korunursa işte onlardır o felâh bulanlar.” meâlindeki dokuzuncu âyetini okudu.

“İşte bunlar da Resûlüllâh’ın Ensâr’ıdır. Sen bunlardan mısın?” dedi. Adam “Hayır” dedi. Sonra da Haşir Sûresi’nin:

“Ve şunlar ki arkalarından gelmişlerdir, şöyle derler: Ey Rabbimiz! Bizlere ve önden îmân ile bizi geçmiş olan kardeşlerimize mağfiret buyur ve gönüllerimizde îmân etmiş olanlara karşı kin tutturma! Ey Rabbimiz! Şübhe yok ki sen Raûfsun, Rahîmsin.” meâlindeki onuncu âyetini okudu ve “Sen bunlardan mısın?” dedi. Adam “Ümit ederim.” dedi.

Abdullah İbn-i Ömer (r.anhümâ): “Hayır, vallâhi onları (Resûlüllâh’ın Ashâbını) kötüleyen bunlardan olmaz.” dedi.

Haşir Sûresi’nin onuncu âyet-i kerîmesi, bütün Ashab-ı Kiram’a karşı hürmet ve muhabbetin vacip olduğuna delildir. Bu bakımdan bütün Ashâb-ı Kirâm’a karşı muhabbet ve hürmette bulunmak vazifemizdir.

1444. Hicrî Senemiz ve Muharem-i Şerif Ayımız Mübarek olsun.

Hicri Takvim ve Muharremi Şerif Ayı tıklayınız…

MUHARREM AYI – AŞÛRÂ GÜNÜ Tıklayınız…

HAKÎKÎ KURTULUŞA EREN KİMDİR?

Ahmed bin Hanbel Hazretlerinin yanında bir zâtın hayırlarından ve iyiliğinden bahsettiler de “Evlâdım, hakîkî kurtuluşa eren, yarın kıyamet günü kurtuluşa kavuşan ve karşısına hiçbir alacaklı hak sahibi çıkmayandır” buyurdu.

Ahmed bin Hanbel Hazretlerinin oğlu Sâlih anlattı: “Bir kişi gelip babamı hayırlı vasıflarıyla andığında, ona; ‘Hakîkî mümin, imanını kabrine taşıyabilendir. Amellerde itibar, hâtimelerine göredir.’ derdi. ‘Allâhümme, sellim sellim…’ (Allâh’ım selâmete kavuştur) diye çok ilticâ ederdi.”

KÂMİL BİR MÜSLÜMAN OLMAK İÇİN TEMİZLİĞİN ÖNEMİ

Bütün güzellikleri bünyesinde barındıran yüce İslam dini, temizliğe çok büyük önem vermiştir.

Hadisi şerifte; ”Temizlik iman’dandır.”buyrulur.

Ayrıca hepimizin bildiği gibi; İslam’ın en temel ibadeti olan namazın farzlarından birincisi,” hadesten taharettir.” Yani abdestsizlikten veya gerekiyorsa cünüplükten temizlenmektir.

İkinci farzı ise,“ necasetten taharettir.” Yani bedenimizi, elbisemizi ve namaz kılacağımız mahalli, dinimizin pis saydığı, vücuttan çıktığında abdesti bozan şeylerden temizlemektir.

İslam alimleri temizliği maddi ve manevi olarak ikiye ayırır.

Maddi temizlik; bedenimizin, elbiselerimizin ve bulunduğumuz mahallerin, çevremizin temiz tutulmasıdır.

Manevi temizlik ise kalp ve ruhlarımızın her türlü kötülükten, günahtan arınmasıdır.

Ancak bu iki unsur birbirinden bağımsız değildir. İçi temiz olanın dışı da temizdir. Dışını temizleyen kişinin de içini temizlemesi kolay olur.

Nitekim, abdestin farziyyetinden bahseden, Maide suresinin 6.ayeti kerimesinin sonunda  Cenabı Hak şöyle buyurur:

 “Hz. Allah(bu abdest ve teyemmüm emriyle) size bir güçlük çıkarmak istemez, fakat sizi (maddi ve manevi kirlerden) temizlemek ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak ister. Ola ki şükredersiniz.”

O halde bir Müslüman için beden, elbise ve çevre temizliği insani bir güzellik olmakla beraber İslami bir vecibedir. Ve Allah’ımızın emridir.

Temizlik bazı ibâdetlerin ön şartı olduğu gibi, sıhhat ve âfiyetin de vazgeçilmez unsurudur. Ayrıca rızkın artmasına sebeptir.
Hadis-i şerifte, “Temizliğe devam et ki, rızkına genişlik verilsin.” buyrulmuştur. Başka bir hadisi şerifte ise ;”Yemeğin bereketi yemekten önce ve sonra elleri yıkamaktadır.” buyrulur.

Şahsi temizlik içerisinde ağız ve diş temizliğinin de hususi yeri vardır.

Bununla alakalı  bazı hadisi şeriflerde şöyle buyrulur:

“Ağzınızı temizleyin, çünkü ağzınız Kur’an-ı kerim yoludur.”

“Tırnaklarınızı kesip gömün! Ağzınızdaki yemek kırıntılarını temizleyin ve misvak kullanın! Yanıma, dişleri sarı, ağzı kokar vaziyette gelmeyin!”

“Sarımsak yiyen, kokusu gitmeden mescidimize yaklaşmasın, insanın rahatsız olduğu şeylerden melekler de rahatsız olur.” (Taberani)

Buradaki ikazlarda  şahsi temizlik kadar kul hakkı da ön plana çıkmaktadır. Çünkü  din kardeşine eza vermek haramdır.

Bundan hareketle özellikle camilere gelirken temiz olmaya(ister parfüm olsun, ister esans olsun) ağır koku sürünmemeye, çoraplarımızın da temiz olmasına dikkat etmeliyiz.

Camiye cemaate gelen kişinin  çorabının; üzerinde rahatça secde yapabilecek kadar temiz olması gerektiğini ifade buyrulur. Bundan maksat elbette ki camiden men etmek değil; temizliğe dikkattir. Ayrıca kul hakkına da riayettir.

Onun için şahsi temizlik kadar çevre temizliği de mühimdir.

Sevgili Peygamberimiz(sas),  “Avlularınızı ve meydanlarınızı temiz tutunuz.”buyurdular. Bir başka ifadelerinde ise; “Laneti gerektiren iki hareketten sakınınız.” buyurdular. O iki şey nedir diye sorulduğunda; “İnsanların gelip geçtikleri yerleri ve gölgelendikleri yerleri kirletmektir.” cevabını verdiler.

Buraya kadar temizliğin maddi kısmını anlattık. Ancak, beden temizliği kadar, hattâ ondan da önce kalp temizliği, niyet dürüstlüğü, ahlâk güzelliği gerekir. Nitekim niyeti temiz olmayanın ibadeti halis olmaz, dolayısıyla, Allah katında kabul görmez. Bu sebeple Müslüman’da kalp temizliği ile beden temizliği birleşmeli, ancak bu şekilde kâmil bir Müslüman olunacağı bilinmelidir.

Ayeti kerimede şöyle buyrulur:

“Şüphesiz ki Hz.Allah,(günahtan vazgeçip)çokça tevbe edenleri de sever, çok  temizlenenleri de sever.” (Bakara, 222).

Hadisi şeriflerde ise şöyle müjdelenir:  “İslam temizlik dinidir.

Temiz olun! Cennete ancak temiz olanlar girer.” (Deylemi).

”Her şeyi iyi temizleyin! Temizlik imana, iman da Cennete götürür.” (Taberani)

Maddi ve manevi temizliğin en önemli unsurlarından birisi de abdesttir.
Abdest, mümin için daima ibadet halinde olmaktır. Onun için sadece namaz gibi
abdestin farz olduğu zamanlarda değil, her daim abdestli olmaya çalışmalıdır.
Çünkü abdest; Günahların affına ve cennette derecelerin yükselmesine vesiledir. Hz.
Allaha yakınlıktır ve Nur’dur.
Bu bakımdan ibadet hayatımızda çok önemli bir unsurdur.
Abdestin nasıl alındığını hepimiz biliriz. Ancak abdest almadan önce dikkat etmemiz gereken en mühim mesele tuvalet temizliğidir.
Dilimizde kısaca Taharet kelimesi ile ifade ettiğimiz tuvalet temizliğinde üç
kavram vardır. Bunlar; İstinca, İstinka ve istibra’dır.
İstinca, bir kimsenin def-i hâcetten sonra pisliğin çıktığı yeri kabaca
temizlemesidir.
İstinka, istincada mubâlağa yapmaktır ki; büyük tuvaletimizi yaptığımızda;
önce münasip kuru bir şeyle silmek, sonra su ile yıkamak sonra da kurulamakla
olur.
Bu temizlikte tuvalet kağıtları büyük kolaylıktır. Onun için necaseti önce
tuvalet kağıdı ile almak, sonra su ile iyice temizlemek, sonra da yine tuvalet
kağıdı ile kurulamak, necasetten eser kalmayıncaya kadar temizlenmektir. Su ile
yıkarken de sol elimizi kullanmak, elimizi necasete değirmeden ıslatmış olmak
da ayrıca mühimdir. Çünkü kuru el ile temas edildiğinde, derimizdeki
gözeneklere necaset nüfuz etmekte ve elden çıkması zorlaşmaktadır.
İstibra ise erkeklerin dikkat etmesi gereken küçük abdestle ilgili çok mühim bir
husustur. Erkeklerin idrar yaptıktan sonra gelen idrarın akıntısını ve sızıntısını
tamamen kesip gidermeleridir. Şöyle düşünelim: Bir bardak suyu hızla boşaltıp
sonra bardağı tekrar doğrulttuğumuzda su boşalmakla beraber bardağın dibine
damla denecek kadar az bir miktar su yeniden birikir. İşte bunun gibi küçük
abdestimizi yaptığımızda da hemen tamamen akıntı ve sızıntı
kesilmeyebilir, idrar yollarımızda az bir miktar da olsa kalmış olabilir. O
kalıntıdan da iyice temizlenmeliyiz.
Onun için idrarımızı yaptığımızda kurulanmak, o bölgeyi sıvazlamak, öksürmek,
mesanenin üzerini hafifçe bastırmak, oturup kalkmak, yeniden silinip kontrol
etmek gibi hareketlerle hiçbir sızıntı kalmayıncaya kadar tamamen
temizlenmeyi beklemeliyiz.

Bütün bunlarla beraber, daha sonra yeniden oluşacak sızıntıya karşı da
gerekiyorsa tuvaletten çıkıp bir miktar beklemek, yürümek ve tekrar kontrol
etmek gibi tedbirleri alarak akıntı ve sızıntıdan emin olmalıyız.
İdrar deliğine ucu dışarı çıkmayacak şekilde pamuk konarak da sızıntının dışarı
çıkması engellenebilir.
Bunlar yapılmadan hemen abdest alınırsa, biz farkında olmadan herhangi bir
sızıntı ile çamaşırımız kirlenebilir, dahası abdestimiz bozulabilir ve
namazlarımız ve ibadetlerimiz hep tehlikeye gider.
Bu bakımdan, İslam alimleri erkeklerde istibra’nın vacip olduğuna
hükmetmişlerdir.
Sevgili Peygamberimiz (sas) de  hadisi şeriflerinde bizleri şöyle ikaz etmektedir.
”İdrardan sakının çünkü kabir azabının ekserisi bundandır.” (Taberani)
Bu hadisi şeriften anlaşılan o ki, kabirde önce imandan sorulacak, sonra
müminlerin namaz hesabı başlayacaktır. Namazdan önce de abdest ve taharet
gerektiği için idrara dikkat etmeyen pek çok Müslüman burada zorlanmaktadır.
Bununla beraber, bu gayretler de Allah’ımızın emri olan bir ibadeti yerine
getirmenin hazırlıkları olduğu için hepsinin ibadet değeri taşıdığını
unutmamalıyız.

Cenab-ı Hak, Tevbe suresi 108. ayeti kerimesinde, Resulullah efendimiz (sas) e; ilk günden takva ile temeli atılan Kuba mescidinde namaz kılmayı emrederken oranın halkından şu şekilde övgüyle bahsediyor:
“Orada tertemiz olmayı seven, isteyen kimseler vardır. Allah (cc) da çok temizlenenleri sever.”
Bu övgü ve muhabbete mazhar olan Kuba ehline bunun sebebi sorulduğunda onlar; o devrin imkânları ile tuvalet temizliğine çok dikkat ettiklerini, önce taşla, sonra suyla temizlenip, bezle kurulandıklarını anlatmışlardır.
Görülüyor ki, maddi temizlik manevi temizliğe, o da Cenabı Mevla’nın muhabbetine kapı açmaktadır.
O İlahi sevgiye nail olabilmek ise dünya ve ahirette en büyük kazançtır.

***

ELLERİN TEMİZLİĞİ

(TIBB-I NEBEVİ’DEN)

Zikrin Kabul Edilmesinin Âlâmeti

NİYAZ EHLİNİN ALLAH’I ZİKRİ

Adamın birisi, her gece ‘Allah’ diye zikrederdi. Şeytan dedi ki:

-Ey utanmaz, yüzsüz adam! Ne zamana kadar ‘Allah’ deyip duracaksın. Görmüyor musun, sana ondan bir cevap gelmiyor. Cevap almadan seslenişin manası ne?

Adam bu sözden çok mahcup oldu. Epeyce ağladıktan sonra güçsüz kalıp uykuya daldı. Rüyasında Hızır aleyhisselamı gördü. Hızır aleyhisselam ona:

-Allah’ı zikretmeye devam etmelisin. Niçin onu anmaktan vazgeçtin? dedi. Adam:

-‘Lebbeyk’ cevabı alamadım, beni kapısından kovduğunu zannettim, dedi. Hızır aleyhisselam dedi ki:

Allahü Teâlâ kullarına şöyle buyuruyor:

-“Zikrinizi kabul ettiğim için sizi o zikirle meşgul kıldım. Sizin zikrediyor olmanız bizim kabul ettiğimize, ‘Lebbeyk’imize işarettir.” Rabbim kendini zikredebilen kullarından eylesin. (Mesnevi’den Secmeler. Camlıca B.Y.)

ZİKİRLE DOLU BİR GÖNÜL Tıklayınız…