Öne çıkarılan yazı

HER MÜSLÜMANA LÜZUMLU NASÎHATLER

İmâm Gazâlî (rahmetullâhi aleyh) şöyle demiştir:

Her şeyden önce sana lâzım olan sahih bir itikad sahibi olmak; yani Ehl-i Sünnet üzere bulunmaktır.

Sonra şartlarına uygun ciddî bir tevbe etmelisin. Kazâ borçlarını ödemek, kalmış olan adak ve keffâretleri yerine getirmek de bu tevbenin şartlarındandır. Yine üzerinde hakkı bulunan hasımlarını razı ederek helallik alırsın. Öyle ki üzerine kimseye ait kul hakkı kalmaz.

Bundan sonra âhiret amellerini sahih sûrette işleyecek kadar ilim tahsîl etmelisin. Bütün işlerinde; gerek ibâdetlerinde gerek alış-veriş, nikâh vesâir insanlarla olan muâmelelerinde, öğrendiğin bu ilimle amel etmelisin. Amellerinde daima en faziletli ve ihtiyatlı olanı tercîh edersin.

Haram şeylerden sakındığın gibi, şüpheli şeylerden de sakın. Mâlâyânîyi yani din ve dünyana faydası olmayan işleri terk et ki sana faydası olacak şeyleri kaçırmayasın.

Lüzumsuz ve faydasız söz söyleme, dînin emirlerini dosdoğru tut ve sünnetlerin en kuvvetlisi ile amel et.

Tavır ve hareketlerin dine uygun, ahlakın güzel, gidişatın dürüst ve düzgün olsun. Kötü huy ve alışkanlıkları terk et.

Bizzarûre geçimin için yaptığın işlerinde, ticaretinde niyetin, nefsine ve âilene helal rızık kazandırmak, kazancının fazlasından hayır yollarına harcamak gibi güzel şeyler olmalıdır. Diğer mübâh işlerde de niyetin güzel olsun, meselâ uyuyacağında ibâdete kuvvet kazanmaya niyet edersin. Bir kimse ile arkadaşlık kuracağında onunla ibâdetlerde yardımlaşmaya niyet edersin. Zira mü’minin niyeti, amelinden hayırlıdır.

Vaktinin kıymetini iyi bil, bir anını bile boşa geçirme. Zira bütün padişahlar hazinelerini dökseler geçen bir anını geri getiremezler. Gelecek günlere de kavuşacağın şüphelidir, kavuşsan bile onu ne halde geçireceğin belli değildir.

Öyleyse elinde hazır bulunan vaktinin kıymetini bil. Sakın ama sakın onu faydasız ve Mevlâ’nın rızâsı olmayan şeylerle zâyi etme. Fânî olan dünyâda, bâkî olan âhiret için azık hazırla. (Eyyühe’l-Veled Şerhi, Hâdimî)

GIYBETİN FENALIĞI

Zaman İçinde Zaman, Mekân İçinde Mekân

Abdülkadir-i Geylâni Hazretlerine hizmet edenlerden biri, huzûr?u seniyyelerine çıkarak:

Efendim, Cenâb-ı Hak Zat’ınıza kudretinin tasarrufunu bahşetmiştir. Onun için istediğiniz kimselere ufak bir nazarı âlinizle birçok rütbeler verebiliyorsunuz. Size epey hizmet ettim, bana hâla bir şey ihsân etmediniz, niyâz ediyorum” der.

Koca Gavs:

Pekalâ, bugün bana bir helva pişir de, bakalım Kudret neler ihsân eder, senin de gönlün olsun” buyururlar.

Adamcağız, “Başüstüne” diye sevinerek, helvayı pişirmeye başlıyor. O esnâda da Hindistan’dan bir heyet gelerek Abdülkadir-i Geylâni Hazretlerine:

Efendimiz, hükümdarımız öldü, bize bir hükümdar göstermenizi niyâza geldik,” derler.

Bunun üzerine Abdülkadir-i Geylâni Hazretleri, helva pişiren adamını çağırarak:

Nasıl, Hind padişahlığını kabul eder misin?” diye ferman buyuruyorlar.

Adamcağız pürneşe:

Aman efendim, ihsan buyurdunuz” diye can atarak sevinirken,

Abdülkadir-i Geylâni Hazretleri:

Yalnız, seni şu şartla oraya padişah yapıyorum: Ne kazanırsan yarı yarıya paylaşacağız, buyururlar.

Pek tabiî olarak tâlip, bu emri minnetle kabul ediyor. Nihâyet adamcağız hakikaten söylendiği gibi Hindistan’da büyük bir saltanata, muazzam saraylara, mutantan debdebelere, güzel eşlere sahip olduğu gibi bir de erkek evlâda sahip olur. Aradan onbir sene geçiyor ve bir gün Abdülkadir-i Geylâni Hazretlerinin teşrifleri haberi çıkıyor. Hükümdar, onu karşılayarak sarayında bir kaç gün hizmetinde bulunduktan sonra Abdülkadir-i Geylâni Hazretleri artık döneceklerini haber veriyorlar.

Padişah:

Efendim, biraz daha kalıp bizleri sevindirin,” diye ricada bulunuyorsa da Abdülkadir-i Geylâni Hazretlerinin muhakkak teşrif edeceklerini anlayınca:

Efendim, bari kusurlarımızı af buyurun,” diyor.

O vakit Sultan Abdülkadir-i Geylâni Hazretleri, hükümdara:

Yalnız sizinle bir sözümüz vardı. Sizi biz buraya padişah olarak gönderirken ne kazanırsanız yarı yarıya olacak, diye bir söz vermiştiniz. İşte şimdi, buraya geldikten sonra ne kazanmış iseniz hesaplaşmak istiyorum,” buyuruyorlar.

Padişah bunun üzerine bütün servetini tesbit ederek yarı yarıya ayırıyor ve Hazreti Gavs’ın huzuruna arzediyor.

Abdülkadir-i Geylâni Hazretleri:

İyi amma siz bir erkek evlat da kazandınız; onu da taksim etmeniz lazımdır,” buyurunca,

Padişah: “O nasıl olacak?” diye soruyor.

Abdülkadir-i Geylâni Hazretleri cevaben:

Çocuğu ikiye böleceğiz, size istediğiniz tarafı vereceğim,” diye emrediyorlar.

Çocuk ortaya getiriliyor. Abdülkadir-i Geylâni Hazretleri keskin kılıçlarıyla: “Destûr” deyip çocuğu tam ikiye ayıracakları esnâda, padişah belindeki mücevher işlemeli hançerini çekerek:

Eeey sehhar herif! Senelerce bana hizmet ettirdiğin yetmiyormuş gibi şimdi de tesâdüfün bana verdiği nimeti elimden almak istiyorsun,” diye tam Hazreti Gavs’ın göğsüne saplarken bir de bakıyor ki elindeki kaşık helva tenceresine saplanıyor. Ne saraydan eser var, ne saltanattan ve ne de çocuktan bir iz? Bu hal karşısında hayretler içinde kalan tâlibe, Abdülkadir-i Geylâni Hazretleri tebessüm ederek:

Oğlum karıştır helvayı? Biz cimri değiliz, veririz, amma zamanı gelmeden de olmaz?” buyuruyorlar.

Ey tâlib-i Hakîkat! Şimdi sen buna ister rüya de, ister hayâl de, hulâsa ne dersen de. Bizim diyeceğimiz ise bu hal: Zaman içinde zaman, mekan içinde mekan olmasıdır.

Makam-ı Zat’a sahip olan evliyâullaha Cenâb-ı  Hak îcad ve îdam kudreti ihsân ettiğinden bu gibi şeyler oyuncak gibidir. Bu olayda zavallı tâlip, eğer ihlâs ile tam teslim olmuş olsa idi ve Abdülkadir-i Geylâni Hazretleri: “Çocuğu da taksim edeceğiz,” diye emrettiklerinde: “Efendim, taksime ne hâcet, ben de sizin, çocuk da sizin,” diye kalbiyle teslimiyetini ve bağlılığını göstermiş olsa idi, elbette o kaşık hançer olup Hazreti Pîr’in göğsüne saplanmazdı. Hazreti Gavs hakikatte çocuğu parçalayacak değildi ya. Onlar hayat almaz, Hayat verir, Ebedî Hayat.

Kaynak : http://biriz.biz/hikaye/dh399.htm

İNCE SÖZLER

İlimlerin en faydalısı, kulun dinine ve dünyasına ait vazifelerini bilmesidir.

Gaflet ve vesvesenin mahalli, dünya ehlinin kalbi; zikir ve Cenâb-ı Hakk’a yakınlaşmanın mahalli de âriflerin kalpleridir.

Allah korkusu, manevî bir kırbaçtır ki insanı tâate sevk edip isyandan men eder.

Kendine bir meziyet ve makam nispet eden kimse, Cenâb-ı Hakk’a ulaştıran yollardan uzaktır.

Sadık kul, kurtuluş ve felahı ancak Mevlâ’sından bekler. 

Yiğit, o kimsedir ki; insanlar ile olan meşguliyetleri ona, Cenâb-ı Hakk’ı unutturmaz. Kulların kendisine yaptığı iyiliklerini görür, kötülüklerini görmezden gelir.

Yaptığı işleri sırf Allah rızası için yapan kimse, riyadan kurtulur.

İhtiyaçlarını herkese bildirerek hâlinden sürekli şikâyet edenler itibar görmezler, gizleyenler ise Cenâb-ı Hak ve insanlar nazarında muhteremdirler.

Hak yoldan mahrumiyetin sebebi, maksada ulaştıracak rehbere uymayı bırakıp da kendi hevâsına göre hareket etmektir.

İnsanlara güzel muâmele edip nasihat kabul eden kişi, en şerefli derecelere ulaşır.

Yeteri kadar ilim ve irfân öğrenemedim diye üzülmek, terakkî alâmetlerindendir.

Nefsinin şerrinden Cenâb-ı Hakk’a sığınmayan kimse, nefsine mağlûb olur. 

Bedenin perhizi, âzâların, Allâhü Teâlâ’nın emrine itaat etmesi ile olur; kalbin perhizi, kalbin Cenâb-ı Hak’tan başkasına meyletmemesiyle olur; nefsin perhizi, Cenâb-ı Hakk’ın emirlerine karşı inat etmemesi ile olur. 

ŞEYH EBÛ MEDYEN’DEN (K.S.)

HER MÜSLÜMANA LÜZUMLU NASÎHATLER

MÜZİKSİZ İLAHİ:BEN SENİNLE DAHA MES’UDUM.

BEN SENİNLE DAHA MES’UDUM.

Seni seviyorum yüce yaradan

Bütün engelleri kaldır aradan

Hiçbir şey istemem fani dünyadan

Ben seninle daha mutluyum ya Rab

Hiçbir şey istemem fani dünyadan

Ben seninle daha mutluyum ya Rab

Her kulunun ayrı ayrı derdi var

Her gönülde ayrı ayrı sevgi var

Bu kulunun senden başka kimi var

Ben seninle daha mutluyum ya Rab

Bu kulunun senden başka kimi var

Ben seninle daha mutluyum ya Rab

Kaynak : https://www.youtube.com/watch?v=wqOkN-Bb1SM

Müziksiz ilahi: Ben annemin rüyasıyım

Müziksiz İlahiler – Ey Sevgili Ey Rasul

Gerçek Mümin Nasıl Anlaşılır?

—İbni Ata (rahimehullahu aleyh) der ki, «Kulun gerçek mümin olup olmadığı belâ ve ferahlıkla karşılaştığı anlarda belli olur. Ferahlık günlerinde şükredip belâ günlerinde sızlanan kimse, (kulluk ve müminlik iddiasında) yalancıdır. »

«Eğer bir kimse bütün insanların ve cinlerin bilgisini nefsinde toplamış olsa da üzerine doğru belâ rüzgârı estiği zaman başına gelenlerden ötürü açıktan açığa şikâyet ederse, ilminin ve amelinin ona hiç bir faydası yoktur.»

Nitekim bir Hadisi Kudsî’de şöyle buyurulur:

— Benim takdirime razı olmayanlar ve benim verdiğime şükretmeyenler benden başka bir rabb arasınlar.»

….

http://www.necatiaksu.net/dosya/mk/index.htm (Sabır ve Hastalık Konusu)

ACELENİN ZARARI, SABRIN FAYDASI

Nimete Şükür, Belalara Sabır etmek

Allahü Teala(c.c.) kulları günahlardan nasıl temizler?

Sabır ne zaman önem kazanır?

“BELAYA SABRETMEK İBADETTİR”

SABRETMENİN MÜKAFATI

BELÂLARIN HİKMETİ

Teslimiyet Nasıl Olmalı?

SABIR HAKKINDA GÜZEL BİR HİKAYE (DELİ HÜSEYİN)

Allahü Teala Yükümüzü Bu Arslana Yükletti(Hanımların sıkıntılarına katlanmak)

Namaz ve Vakit

Mevsim itibarı ile günlerin sürekli kısaldığı bir zaman dilimindeyiz.

Bu nedenle müslüman namazlarını şartlarından olan vaktinde eda etme hususunda daha dikkatli olmalıdır.

Her Müslüman için, İmandan sonra en mühim vecibe; hadisi şerifte ifade edildiği üzere, “Vaktinde kılınan namazdır.”(Buhârî Mevâkît 5.Ramuzul ehadis, s.16)

Namaz, günde beş defa kulu Mevla’sının huzuruna çıkarıp, günahlarından temizleyen, İlahi ikram ve tecellilere nail kılan büyük bir ibadettir.

Nisa suresinin 103.ayeti kerimesinde; ”Muhakkak namaz müminler üzerine vakitlerle farz kılınmıştır.” buyurulmaktadır.

Bütün kâinatı ve bizleri de belirli bir nizam içinde yaratan yüce Mevla’mız, zaman kavramını ve bunun içerisindeki maddi ve manevi vazifelerimizi de bizlere öğretmiştir. Allaha kulluk şuurunda olan her mümin, günlük programlarını yaparken namaz vakitlerini de dikkate almalı, hatta mümkünse programlarımız namaz vakitlerine göre tanzim edilmelidir. Bu vesile ile bilhassa gündüz namazları, vaktin ilk evvelinde hem de cemaatle edaya özen gösterilmelidir.

Namazı vakit içerisinde eda etmek bizi borçtan ve azaptan kurtarır.

 Ancak vaktin evveli ile son bölümü arasında da fazilet ve derece bakımından çok büyük farklar vardır. Hadisi şeriflerde şöyle buyrulur:

Namazı vaktin sonuna bırakan da gerçi kazaya bırakmamıştır;ama ilk vakitten kaybettiği fazilet, bütün varlığı ile dünya dan hayırlıdır.”(İhya c.1 s.473)

“Namazın ilk vaktinin sonuna nisbetle üstünlük ve fazileti, âhiretin dünyaya göre üstünlük ve fazileti gibidir.(Deylemî-İhya)

(Bu hadis-i şeriflerle alakalı İslâm büyükleri şu izahı yapmışlardır: “Vaktin ilk evvelinde kılınan namazda Cenabı Hakkın Cemalinin Rızasının ve mağfiretinin tecellisi vardır. İkinci kısmında Cemali İlahinin tecellisi kalkar, Rızası ve Mağfireti kalır. Vaktin son kısmında ise Rıza-i İlahi de kalkar, sadece mağfiret-i ilahi kalır.”) (Ali Erol;Hatıratım, Namaz Risalesi,s.14)

(Sahabei kiramdan bir zat yoldan gelip, toplanacak cemaati bekliyordu. Efendimiz(sav) “Namazını beklemeden ilk vakitte kıl, cemaat toplanınca onlarla da kılarsın, o da nafile olur.” buyurur.

Görüldüğü üzere, aynı namazı biraz daha erken kılmak bizlere muazzam kazançlar sağlamaktadır. Hatta cemaatten bile daha önemli bulunmuştur.)

 Onun için Şeytan (aleyhilla’ne) namaz kılacak olan mümine direk olarak, ”namaz kılma” demez. Ancak, şu işi de bitir namazı öyle kıl, haydi az kaldı şeklinde vesveselerle namazını geçirtmeye, hiç değilse bu en faziletli vaktin sevabından mahrum bırakmaya gayret eder.

 (İmam Malik Hz.nin anlattığına göre, Hz. Ömer (R.A) valilerine şöyle yazmıştı:

Benim nazarımda işlerinizin en ehemmiyetlisi namazdır. Kim onu (farz, vacib, sünnet ve vaktine riayetle) korur ve (tam zamanında kılmaya) devam ederse dinini korumuş olur. Kim de onu(n zamanını tehir suretiyle) zayi ederse, onun dışındaki işleri daha çok zayi eder.”)

(Bu faziletlere daha çok nail olabilmenin bir yolu da her an abdestli olmaktır. Daima abdestli bulunan bir Müslüman hem sürekli abdestin manevi derecesi, bereketi ve nuru ile yaşar, hem de namaz vakti geldiğinde cemaate yetişmesi daha kolay olur.)

 Vaktin ilk evvelindeki bu durumdan bazı istisnalar da vardır, şöyle ki:

Kış mevsiminde yatsı vakti çok erken girdiği günlerde eğer zorluk ve ağırlık olmayacaksa, gecenin ilk üçte birini aşmayacak şekilde birazcık ilerletip yatmaya yakın kılmak daha faziletlidir. Çünkü namazın bereketi ile nurlanmış ve günahları affolunmuş olarak günü kapatmış olacaktır.

Diğeri de çok sıcak yaz günlerinde öğle sıcağı eğer bunaltıyorsa, biraz serinletmek daha faziletlidir. Bunlar belirli mevsimlere aittir.

Sabah namazı ise daima vaktin ilk girdiğinde değil, eğer zorluk olmayacaksa; karanlık dağılıp güneşin doğmasına yakın zamanda kılmak daha faziletlidir.

Ayrıca İftar vakitlerinde olduğu gibi; hazırlanmış bir yemek var ve kişinin karnı aç, canı yemek istiyor, namaz için de daha vakit varsa; o takdirde namazı erteleyip, önce yemek yemek, sonra da rahat ve huzurlu bir şekilde namaz kılmak daha faziletlidir.

Vaktinde, cemaatle, tadili erkâna riayet edilerek ve kalp huzuru ile kılınan bir namazın büyüklüğünü anlatmaya dillerimiz kâfi değildir.

 Nitekim Sevgili Peygamberimiz(sav) şöyle müjdelemiştir:

Namazını vaktinde kılan, namazlarına devam eden, namazın önemini hafife alıp zayi etmeyen kişiyi cennete girdireceğime ben söz veriyorum.” (İmam Ahmed ve Taberanî)

Hepimiz bu büyük mazhariyyete ermenin, günde beş defa o ilahi huzura kabul edilmenin daima gayretinde olmalıyız.

***

Sabah Namazı

***

Namazın Ehemmiyeti

ALLAH İÇİN VERİLEN SADAKA AHİRET AZIĞI OLUR

Bir kimse, sadaka verdiği kişiden dua, teşekkür ve övgü beklememelidir. Nitekim Hazret-i Allah şöyle buyuruyor: 

“(Allâhü Teâla’nın müttakî kulları) Biz, size ancak Allâh’ın rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür isteriz. (derler.)” (İnsan Sûresi, âyet 9) 

İşte bundan dolayı, sadaka verilen kişiden dua dahi istememeli, menfaati kendisine dönecek bir şeyden dolayı tasaddukta bulunmamalı, sırf Allah rızası için vermelidir. 

Kişi, kapısına geleni azarlamamalı, verecek bir şeyi yoksa geleni ‘Allâhü Teâlâ, sizi de bizi de rızıklandırsın.’ gibi ifadeler ile yumuşak bir şekilde geri çevirmelidir.

İbrahim bin Edhem Hazretleri buyuruyor ki: “Kapımıza gelip bir şeyler isteyenler ne güzel kimselerdir. Âhirete, bizim için azık taşıyorlar.”

İbrahim en-Nehaî rahimehullah şöyle buyurdu:

“Kapınıza gelip bir şeyler isteyen kişi, şöyle demek ister: Âhiretteki ehlinize; akrabanıza bir şeyler gönderecek misiniz?” 

Resûlullah Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem şöyle buyurdular: 

Kıyamet gününde fakir (ve takvâ ehli) bir kul getirilir. Hazret-i Allah, onu dünyada fakir kılmasındaki hikmetleri beyan eder ve şöyle buyurur:

“İzzet ve Celâl’im hakkı için sana fakirlik vermem, seni hor ve hakir görmemden değildi. Senin için birçok fazilet ve kerametler hazırlamak içindi. Mahşer saflarına çık, benim rızamı düşünerek seni kim giydirdi yahut yedirdi ise onun elini tut, onu sana bağışladım” buyurur. O zamanda diğer insanlar, terler içerisinde boğulmaktadır. O da safların arasında dolaşarak, kendisine yardım edenlerin elinden tutarak onları cennete götürür.

/ FAZİLET TAKVİMİ 11 Kasım 2021, Perşembe

ALLAH RIZÂSI İÇİN HAYIR YAPMANIN MÜKÂFÂTI

IŞIĞI ÖNÜNE AL…

 

“Kişi dostunun dini üzeredir….”

Ukbe b. Ebî Muayt’ın Hz. Peygamber ve İslam ile Olan ilişkisi

          Ukbe b. Ebî Muayt ilk başlarda Hz. Peygamber’e karşı daha ılımlı davranıyordu. Rasûlullah’la (s.a.s) oturur ve onu dinlerdi. Hatta Ukbe kelime-i şehadeti bile söylemişti. O, uzun bir yolculuktan döndüğünde Mekke’de yemek yedirmeyi âdet edinirdi. Yine böyle bir davet sırasında Kureyş’in eşrafı ile beraber Hz. Peygamber’i(s.a.s) yemeğe davet eder. Hz. Peygamber (s.a.s) ona yemeğe ancak kelime-i şehadeti söylemesi durumunda katılacağını söyler. Ukbe de kendisine Rasûlullah (s.a.s) tarafından sunulan şartı yerine getirir ve kelime-i şehadeti söyler. Ancak Ukbe, kelime-i şehadeti söylemesine rağmen İslam’da karar kılmamıştır.

          Übeyy b. Halef, yakın dostu Ukbe b. Ebî Muayt’ın Rasûlullah’la (s.a.s) oturup konuştuğunu ve kelime-i şehadeti söylediğini işittiğinde Ukbe’nin yanına gelerek ona, sâbiî mi oldun? “dedi.[Müşrikler, Müslüman olanlar için , “Sabii oldu” (Kureyşin dininden saptı) derdi.] O da Hz. Peygamberin yemek davetine katılmamasının kendisini utandıracağını, şerefine leke getireceğini düşündüğünden kelime-i şehadeti söylediğini belirtince Übeyy ona, “Eğer gidip Muhammed’i açıkça inkâr etmez ve yüzüne karşı hakarette bulunmazsan seninle asla konuşmayacağım.” dedi. Ukbe, samimi dostunu kaybetmemek ve atalarının dininden dönmediğini ispat etmek için Rasûlullah’a (s.a.s) bu çirkin hareketi yapmaktan çekinmedi.[Buhari, Sücûdû’l-Kur’ân, 4, 1; Menâkıbu’l-ensâr, 29; Meğâzî, 7; Müslim, Mesâcid, 105; Ebû Dâvûd, Salat, 330] Onun bu hareketi üzerine Cenab-ı Hak Ukbe ve Übeyy hakkında şu ayeti kerimeyi indirmiştir.[İbn Kesîr, IV, 220-221]

  “Keşke o peygamberle birlikte bir yol tutsaydım! Yazık bana! Keşke falancayı dost edinmeseydim! Çünkü Kur’an bana gelmişken beni ondan saptırdı’. Şeytan insanı yüzüstü bırakıp rezil eder.”[Furkan Suresi/ 27-29] Ukbe’nin imanına engel olan bu dost örneği, bizim de kimleri dost edindiğimizi düşünmemize sebep olmalı. Arkadaş ve dostlarımız bize neleri telkin ve talim ediyorlar şöyle bir gözden geçirmeliyiz ki buradaki yakın dostluk, ahirette amansız düşmanlığa dönüşmesin. Böyle dost, düşman başına diyerek pişmanlık duymayalım.

“Âhirette rüsvay olmaktansa dünyada olmak yeğdir!”

Hz. Ömer (r.a.) zamanında genç bir yiğit, beş vakit namazı hiç aksatmaksızın Hz. Ömer’in ardında cemaatle kılarmış. Bu yiğide gönlünü kaptıran güzel bir kadın varmış. Defalarca bu yiğide haber göndermiş, ancak ondan cevap alamamış. Bu kadın, bir gün ihtiyar bir kadına hâlini anlatmış. Birlikte o gence tuzak kurmuşlar. İhtiyar kadın, o yiğit yanından geçerken, “Koyunum şuraya kaçtı; yakalamaya gücüm yetmiyor, bana yardım et” demiş.

Yiğit, koyunu tutmak maksadıyla gösterdiği yere girince, orada bekleyen genç kadın hemen kapıyı kilitlemiş, “Bu hileyi sana ben yaptım.” demiş. Allâh’ın inayetiyle yiğit, ona yüz vermeyip iltifat etmemiş. Sabaha kadar yalvarıp yakarmasının bir işe yaramadığını gören kadın, “Feryat ederek seni rezil ve rüsvay ederim.” demiş. Yiğit de “Âhirette rüsvay olmaktansa dünyada olmak yeğdir!” diyerek teklifini reddetmiş. Kadın, feryad etmiş. Bunun üzerine mahalle halkı gelip yiğidin ellerini bağlayıp dövmüşler. Daha sonra da Hz. Ömer’in huzuruna getirmişler.

Hz. Ömer de, o yiğidi bu hâlde görünce, Yâ Rabbi! Bu yiğide hüsnü zannım vardır. Habibin Muhammed Mustafâ hürmeti için zannımı boşa çıkarma!” diye yalvarmış. Sonra ona, “Bana doğruyu söyle, Hak Teâlâ doğru kullarının yardımcısıdır.” buyurmuş. Yiğit, başından geçenleri anlatmış. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a), şehrin ihtiyar kadınlarının gelmelerini emretmiş. O ihtiyar kadın gelince, genç onu tanımış. Hz. Ömer’in heybeti karşısında korkuya kapılan kadın, bu işi birkaç akçe karşılığında yaptığını itiraf etmiş. Sonra Hz. Ömer (r.a.) kalkıp o yiğidin ellerini çözmüş, başındaki kanı silmiş ve şöyle buyurmuş: “Elhamdülillah! Bir hadîs-i şerîfin sırrı, bizim zamanımızda zuhur etti. Zira Fahr-i Âlem (s.a.v), ‘Benim ümmetimden nice sıddîklar zuhur edecektir ki, kardeşim Yûsuf (as.), Züleyha’dan kendini koruduğu gibi onlar da kendilerini, (mahremi olmayan) yabancı kadınlardan korurlar.’ buyurmuştur.”

Daha sonra Hz. Ömer’in emri üzere, o kadın ile suç ortağı ihtiyarı şehirden sürmüşler. (Menâkıb-ı Çehar Yâr-ı Güzîn)

İslam Tarihinden Güzel Bir Misal : Hz.Musa (a.s.)’ın İffeti ve Genç Kızın Hareketi

 

Resûlullaha tabi olmak

Müslüman, Cenab-ı Hakkın üzerimizdeki en büyük nimeti olan;

Sevgili Peygamberimiz’e (sav) ümmet olmanın büyüklüğünü unutmamalıdır.

Şükründen aciz olduğumuz böyle bir nimete layık olmak için elbette bizim de yapmamız gereken hususlar vardır.

Ona ümmet olmanın şükründen ve bazı icaplarından bahsetmek gerekir. Çünkü her nimetin bir hesabı olduğu gibi, kıymeti bilinmeyen nimetin elden çıkması da kolaydır.

Al-i İmran suresi 31.ayeti kerimesinde yüce Mevla’mız şöyle buyuruyor:

“(Ey Habibim) De ki: Eğer siz Allâh’ı seviyorsanız hemen bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah Gafûr’dur,Rahîm’dir.”

Bu ayeti kerimede hem dünyada hem de ahirette bahtiyar olmanın yolu açıkça ilan edilmiştir. Allahü Teala’yı seven ve Allahımızın kendisini sevmesini, dünya ve ahirette mesut ve bahtiyar kılmasını isteyen kimsenin yapması gereken şey çok nettir.

O da Allahın en sevgilisi olan Resulullah (sav)e her hususta tabi olmaktır.

Buna muvaffak olan kişiye müjdelenen şey ise Cenab-ı Hakkın o kişiyi sevmesidir. Hz. Allah’ın sevgisi ise dünyamız ve ahiretimiz için en büyük sermaye, en büyük kazançtır.

O halde Resulullah (sav)e uymak, tabi olmak ve bunu muhafaza etmek, her Müslümanın en büyük arzusu, hedefi olmalıdır.

Öyle ki ondan öte bir hedef, ondan öte bir güzellik yoktur.

Allah Resulüne tabi olmanın ne olduğunu, birkaç başlıkta hatırlamaya çalışalım:

Evvela Ehli sünnet ve’l cemaat üzere inanç ve itikada sahip olmak ve bunu diğer yanlış akımlardan korumak gerekir. Çünkü bu işin aslıdır.

Ehli sünnet inancı, Resulullah (sas)in ve onun ashabının inancıdır.

İkinci olarak, Allah ve Resulünün haram kıldıklarından şiddetle sakınmak ve farz kıldıklarına da sımsıkı sarılmaktır.

 Beraberinde, sünnet ve nafileleri de ihmal etmemektir.

Çünkü bunlar farzların tamamlayıcısıdır.

Hepsi beraber imanı koruyan kalelerdir.

Ayrıca; ibadetlerle alakalı olmasa da günlük yaşayışla ilgili, peygamberimiz (sav)in sünneti olan hususları da elimizden geldiği kadar severek yapmalıyız. Çünkü onlar Allahımız tarafından bizlere hediyedir, maddi manevi güzelliklere sebeptir. İbadette ve yaşayışta sünnetlere riayet etmek, Şefaat-i  Resulullah’a da sebeptir.

Bütün bunları yapabilmek için de sahih eserlerden ve bunları bilen ve yaşayan kimselerden iyice öğrenmeli ve hatta mümkün mertebe o Kuran ve sünnete bağlı kalan toplulukla beraber  olmalıdır. 

Resulullah (sas) efendimiz, veda haccında biz ümmetlerine, en büyük mucizesi olan Kur’an-ı Kerim’i ve onu tatbiki olan sünnetlerini emanet etmişlerdi. Cenab-ı Hak da Hıcr suresinin 9.ayeti kerimesinde Kur’an-ı (ve onun zımnında sünneti seniyyeyi) muhafaza edeceğini ilan etmiştir.

Onun için Yüce Mevla’mız her devirde sevdiği ve seçtiği kullarını Kur’an ve sünnetin hizmetine memur kılmıştır.

Tarih boyunca; Ashabı Kiram başta olmak üzere, Hz.Allahın seçtiği nasipli kimseler Kur’an’a hizmeti devam ettirdiler.

Dün olduğu gibi bugün de O emanete sahip çıkanlar; onu elden ele, dilden dile, gönülden gönüle aktaranlar, şartlar ne olursa olsun, bu bayrağı yere düşürmeyenler, hayatlarını, varlarını yoklarını Kur’an’ın ve dinin öğretilmesine, yaşanmasına adayanlar, Allah Resulünün bu tebliğine de tabi olmuş, onun hizmetlerine varis olmuş kimselerdir.

(Çünkü bu hizmet peygamber hizmetidir. Bunlardan İslam’ı öğrenmek, bunlara yardım etmek de Sevgili Peygamberimize yardım etmek, onu memnun etmek demektir.)

Hadis-i Şerifte; ”kişi sevdiği ile beraberdir.” Buyruluyor.(Buhari ve Müslim-Abdullah İbni Mesud’tan)

Bu dünyada Allah Resulüne severek tabi olan, onun emanetine sahip çıkan kişiyi sevgili peygamberimiz(sav)de ahiret hayatında yalnız bırakmayacaktır.

Her sıkıntısında o büyük şefaatçiyi yanında bulacaktır.

Ümmeti Muhammedin Fazileti

Sünnet-i Seniyye

Gazneli Mahmut’un Peygamberimize Olan Saygısı

Gazneli Mahmut’un Peygamber Efendimizin mübarek ismine olan saygısını anlatan ibretli bir kıssa…

Hindistan fâtihi Gazneli Mahmud’un “Muhammed” isminde çok sevdiği bir hizmetçisi vardı. Ona dâimâ ismiyle hitâb ederdi. Günün birinde bu hizmetçisini kendi ismiyle değil de babasının ismiyle çağırdı. Sultan Mahmud’un bu tavrı karşısında hizmetçi çok üzüldü ve kalbi kırıldı. Niçin böyle hitâb ettiğini sorduğunda ise Peygamber âşığı Gazneli Mahmud şöyle cevap verdi:

“–Evlâdım! Her gün sana isminle hitâb ediyordum. Zira abdestli bulunuyordum. Şu anda ise abdestim yok. Bu sebeple ismini abdestsiz söylemekten hayâ ediyorum. Onun için seni babanın ismiyle çağırdım.”

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Gönüller Sultanı Efendimize Muhabbet, Erkam Yayınları, 2015