Öne çıkarılan yazı

Sünnet-i Seniyye

            Mahlukatın en şereflisi olan insanoğlunun yaratılış gayesi; Allah’ü Zülcelali tanıyıp, ona kulluk etmektir. Rabbimiz kullarına olan engin merhametinden, onları yarattıktan sonra başı boş bırakmamış kendilerini Hakka davet eden Peygamberler gönderip onlara uymayı da bize emretmiştir.

Peygamberlerin Hatemi (sonuncusu) olan Efendimiz(S.A.V) de, bizler için hükmü kıyamete kadar baki olan en son ve mükemmel dini ve hayat nizamını getirip tebliğ etmiştir. Ne mutlu bizlere ki Rabbimiz bizleri, O Rasül-ü Kibriya’ya Ümmet kılmıştır. Bu çok büyük bir nimet ve saadettir. Bizlere düşen, O’nun kıymetini bilerek layık olmaya çalışmaktır. Kıymeti bilinmeyen nimetin elden gitmesi mümkün olduğu gibi hesabını vermekte çok zordur.

Rabbimiz bir Ayet-i Kerimesinde şöyle buyuruyor:

            “Habib’im sen; o benim kullarıma deki: Eğer siz Allah-ı seviyorsanız, (ki Allah-ı sevdiğinizi söylüyorsanız, Allah-ı sevmeyi istiyorsanız) bana tabi olun ki: Allah da sizi sevsin, günahlarınızı mağfiret etsin. Cenabı Allah ziyadesi ile mağfiret edici ve merhamet edicidir”.Al-i İmran Suresi, 31

Bu Ayet-i Kerimede Rabbimiz ehli iman ve ehli itaat olan kullarına şöyle hitap etmektedir. Ey bana inanan, bana itaat eden, beni sevmek isteyen kullarım, sizler kalbinizde ilaha aşkın muhabbetin kaynamasını ve Allah’ın da sizleri sevmesini istiyorsanız, o halde yapacağınız şey açıktır, benim Habibime tabi olmaktır.

Bu tebaıyyet, bağlılık ne kadar ileri derecede olursa Allah’ın o kişiye sevgisi ve muhabbeti de o kadar ileri derecede olacaktır. Bu durumda her halimizde, yaşantımızda, işimizde, gücümüzde, ibadetimizde ve İctima-i hayatımızda dikkat edeceğimiz en mühim husus Şer-i Şerife ve Sünnet-i Seniyyeye uygunluktur.

İmamı Rabbani Hz.nin buyurduğu gibi; “Mahbub-u Rabbul alemin olan Rasulullah’a tabi olmakla insan mahbubiyet(yani Allah’ın sevdiği kul olma) mertebesine ulaşır, muhabbet rütbesine nail olur. Akıllı insan zahiren ve batınen tam gücü ile Hayrül Beşer(S.A.V)’e tabi olmaya gayret etmelidir. Vuslat yolu budur”. Mektubat C.1 41.Mektup

            Hal böyle olunca hepimiz için yaşantımızın her safhasında, bütün işlerimizde, programlarımızda, günlük yaşantımızda, içtimai münasebetlerimizde, aile içinde ve dışındaki işlerimizde, giyim kuşamlarımızda, hulasa maddi ve manevi her şeyimizde Efendimiz(S.A.V)’in Sünnet-i Seniyyesine sımsıkı bağlanmak mecburiyetindeyiz. Zaman zaman şartlar başka türlü zorlasa da, insanlar farklı şeyler söyleseler de bizim için Şer-i Şerife ve Sünneti Seniyyeye tabi olmaktan daha büyük ve daha mühim bir hedef olmamalıdır. Bu ne kadar zor olursa ecir ve sevabı da o kadar çok olacaktır. Çünkü Efendimizin de buyurduğu gibi:

“Kim ki Ümmetimin fesada uğradığı(bozulduğu) bir devirde benim sünnetime(yoluma)  sımsıkı sarılırsa; o kişi için yüz şehit sevabı vardır”.

            İslam’ın yüce prensiplerine bağlanarak cemiyetimizin terakki ettiği parlak devirlerden bir misal:

Osmanlı sultanı Kanuni, bir Macaristan seferi ordusu ile giderken, askerler güzergah üzerindeki bir bağın bazı bölümlerini yanlışlıkla ezerler. Ordu konakladığından bağı ezilen yaşlı kadın Sultanın huzuruna çıkar ve bağının ezilen yerlerinin ödenmesini ister. Kanuni, onu denemek için “Nine kimi kime, şikayet ediyorsun, benim askerimi bana mı şikayet ediyorsun, beni kime şikayet edersin” deyince o kadın gayet emin bir şekilde “Sultanım eğer zararım ödenmezse seni de Şeriata(dinin hükümlerine) ve onun sahibine şikayet ederim” der. Bu cevap karşısında Kanuni Sultan Süleyman çok hislenir ağlar ve o kadından özür diler, zararını da devlet bütçesinden değil, kendi cebinden fazlası ile öder.

İşte böyle İslam’ın ihtişamlı zamanlarında hem fert olarak hem de cemiyet olarak yüce Dinimizin emir ve yasaklarına riayet etmek elbette çok daha kolaydı. Ancak insanların dinden uzaklaştığı, haramların Allah’a isyanın revaçta olduğu günümüz şartlarında ise dinin emirlerine sarılıp yasaklarından kaçınmak elbette çok daha zordur. Ancak işte bur zorluk çok büyük zuhuratları, ecir ve mükafatları da beraberinde getirmektedir. Efendimiz (S.A.V)’in, yaşayanlara çok büyük müjdeleri vardır. Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki:

Kötülükler insanlara galip geldiği zamanda bilhassa nefsini düşünerek uzlet et(kötülüklerden sakın) ve doğru yoldan ayrılan insanların halini terk et. Zira ileride muhakkak gelecek olan sabır günlerinde, sabreden kimse elinde ateş tutar gibi meşakkat duyar, o zaman salih amel işleyenler, sair zamanlarda salih amel işleyen elli kişinin ecrine nail olur”.

            Eshab-ı Kiram “Ya Rasulullah o elli kişi bizlerden mi onlardan mıdır?” dediler.

Efendimiz(S.A.V) “Sizlerden elli kişinin” buyurdu. İmam-ı Masum, Mektubat C.1 M.29

Eshab-ı Kiramdan ellisinin sevabına nail olmak sıradan bir hadise değildir. O Eshab-ı Kiram ki Kur’an-ı Kerimde bizzat övülmüş, kıyamete kadar gelecek Müslümanların en büyükleri olma şerefine nail olmuşlar.

Ama böyle zor günlerde Sünnet-i Seniyye’ye bağlanabilen müminlere çok büyük ve hususi bir iltimas vardır. Efendimiz(S.A.V) başka bir Hadis-i Şeriflerinde ise:

Sizi iki şarhoşluk(gaflet)kaplamıştır : Dünya hayatı ile geçim sevgisi(gafleti)

ve cehalete sebep olan şeyleri sevmek gafleti. Bu takdirde sizler iyiliği emredemez ve fenalıktan alıkoyamazsınız.(İşte böyle bir zamanda, böyle bir durumda iken)Kur’an ve Sünnete bağlanarak, emirleri yerine getiren Şer-i Şerif istikametinde devam ederek dinlerini ayakta tutanlar, Muhacir ve Ensar’dan ilk Hak , Muhacir ve Ensar’dan ilk Hak Yolunda yarışanlar, önde olanlar gibidir”.Ramız el Ehadis Sh.101

Şah-ı Nakşibend(K.S.) Hz.leri :

Yolumuz ender bulunan yollardandır. Rasülullah(S.A.V)’in sünnetlerine tutunmaktan  başka bir şey değildir. Eshab-ı Kiramın takip ettiği yolu izlemekten başka gaye yoktur.”

            “Efendimizin sünnetine sarılmak en büyük ibadettir”. Altun Silsile Sh.216

O halde yukarıdaki izahtan da anlaşılacağı gibi sevgili Peygamberimizin sünnetine sarılmaktan maksat, sadece ibadetlerde farz ve vacipten sonra gelen ve yapıldığında sevap olup; terkinde günah olmayan sünnetleri eda etmek değildir. Burada Sünnet-i Seniyye ifadesi ile kastettiğimiz şey: “Dinde takip edilen yol” demektir. Sünnet, Efendimiz(S.A.V)’in getirip tebliğ buyurduğu ve hayatı boyunca yaşadığı, bizlere talim ve tavsiye buyurduğu hayat nizamı ve başkaları yaptığında hoş gördüğü şeylerdir. İtikat, amel ahlak olarak ona tabi olmaktır.

Nitekim Sevgili Peygamberimiz(S.A.V) Hadis-i Şeriflerinde;

Sizden biriniz kendi heva ve heveslerini, arzularını benim getirdiği Sünnetime tabi kılmadıkça iman etmiş sayılmaz” buyurmaktadır.Siratul İslam Şerhi Sh.101

Sünnetleri yerine getirmek Peygamberimiz(S.A.V)’in şefaatine sebep olur. O’nun şefaati olmadan hangimizin ameli kendisini kurtarabilir. Bizlerin yaptığı eksik noksan ibadetlerin kabulü bile o büyük şefaatçinin sayesinde olacaktır.

Sünnet Kur’an-ı Kerimden sonra dinimizin ikinci kaynağıdır. Sünnetin Kur’an-ı Kerimden sonra ikinci delil olduğu Kur’an-ı Kerimin ayetleriyle sabittir.

Peygamber(A.S) size neyi verdiyse onu alın. Size neyi yasaklarsa ondan uzak durun”. Haşr Suresi Ayet 7

Kim Peygamber(A.S)’e itaat ederse; muhakkak Allah’a itaat etmiştir”. Nisa Suresi Ayet 80

O, kendiliğinden konuşmamaktadır. O’nun konuşması ancak indirilen bir vahiydir”. Necm Suresi 3-4

Kur’an-ı Kerim her şeyi bütün teferruatıyla anlatmamış; onun tebliğini ve izahını Rasulullah Efendimiz(S.A.V)’e bırakmıştır. Kur’an-ı Kerimde bildirilen bazı emirlerin ifasını ise bizlere Efendimiz(S.A.V)’in sünnetleri öğretmiştir. Mesela Kur’an-ı Kerimin yaklaşık 80 yerinde namaz emredilmiş; ancak bunun nasıl kılınacağını bütün teferruatı ile Peygamberimiz(S.A.V) öğretmiştir. Zekatın eda ediliş şekli, yine sünnetle bilinmiştir.

Sünneti dışlayıp sadece Kur’an-ı Kerimle, onun  da bazı ayetleriyle İslam’ı anlatmaya çalışıp, adına da yüce kitabımızın ismini kullanıp “Kur’an Müslümanlığı” diyerek insanları ifsat etmek, sapıtmak, yüce dinimiz İslamiyet’i köklerinden, temellerinden yıkma ve budama gayretinin, bu husustaki sinsi planların bir neticesidir.

****************************************

H.Ş. “Allah’ım! Senden yardım diler, senden hidayet ister, sana istiğfar eder,  sana tevbe eder, sana iman eder, sana tevekkül eder ve seni her türlü hayırla överiz. Sana Şükrederiz, nankörlük etmeyiz. Ve sana isyan edeni terk eder ondan uzaklaşırız.”

H.Ş. “Allah’ım! İşlediğim kusurların şerrinden sana sığınırım, bana ihsan ettiğin nimetini sana itiraf ederim, günahımı da itiraf ederim. Beni bağışla, çünkü senden başka hiç kimse günah bağışlayamaz.”

SALAT-Ü SELAM HER TÜRLÜ İHTİRAM EFENDİMİZ (S.A.V) ÜZERİNE OLSUN

AMİN

***

Ümmeti Muhammedin Fazileti

Kabrinizin Cennet Bahçesi Olmasını İster misiniz?

***

IŞIĞI ÖNÜNE AL…

***

“Size ne oluyor ki,….”

Büyük Fetih

3 Ocak veya 11 Ocak tarihi, İslâm tarihinde Mekke-i Mükerreme’nin fethinin sene-i devriyesidir.

İslâm tarihinde bazı mühim dönüm noktaları vardır. Birincisi, Bi’set; yani Efendimiz (sav)e peygamberliğin gelmesidir. Ona peygamberlik gelince, son peygamberin kendilerinden olmasını bekleyen Yahudiler perişan olduğu gibi Mekke’de başta Kureyş olmak üzere insanlara liderlik yapmak, üstünlük kurmak isteyenler de bertaraf oldular. Bu sebeple bütün bu zümreler, Kur’anın  hak kitap olduğunu, Hz. Muhammed’(sav)in son peygamber olduğunu çok iyi bildikleri halde menfaatleri elinden gittiği için İslâm’a düşman oldular.

Özellikle Kureyş; Sevgili peygamberimiz(sav) başta olmak üzere bütün Müslümanlara, bilhassa fakir ve kimsesiz olanlara, hatta Efendimiz(sav) i korumaya devam eden Haşimoğullarına bile elinden gelen her türlü sıkıntıyı, işkenceyi, boykotu yapmaktan geri durmadı, öldürmekten  bile çekinmedi. İslâm’ın ilk 13 senesi böyle çileli geçti.

Daha sonra Peygamberimiz(sav) ve ashabı hicretle rahatladılar.

Medine-i Münevvere’ye hicret, İslâm tarihinde ikinci bir dönüm noktasıdır.

Medineliler, onlara benzersiz bir fedakârlıkla sahip çıktı. Müslümanlar güçlendi. Medine-i Münevvere, Hadisi şerifte de ifade buyrulduğu üzere;

İslâm’ın Kubbesi, İman beldesi, Hicret toprağı,…” Ve İslâm devleti oldu.

Ancak; Kureyş başta olmak üzere, Yahudiler ve diğer müşrikler düşmanlıklarını daha da artırdı. Sırası ile Bedir, Uhut, Hendek imtihanları başarı ile geçildi.

Allah Resulünün ashabı, canlarını mallarını feda etmekten çekinmediler.

Şehit oldular, gazi oldular, çok büyük hizmetler yaptılar ve Allah katında çok büyük manevi dereceler kazandılar.

Bilhassa Hudeybiye de gösterilen muazzam bağlılık ve biatlerinden Cenab-ı Hakk o kadar razı ve memnun oldu ki, o biatlerini Kur’an-ı Mübin de medhü sena etti ve Büyük Fetih yani Mekke-i Mükerreme’nin fethi müjdelendi. Hicretin sekizinci senesi, müşrikler Hudeybiye antlaşmasına riayet etmediği için Allah’ın emri ile kan dökülmeden Mekke-i Mükerreme’nin fethi nasip oldu.

Bu Fetih üçüncü bir dönüm noktasıdır.

Nitekim, o zamana kadar civardaki Arap kabileleri İslâm’a meyletmişler, ancak Kureyş’in zararından çekindikleri için beklemede kalmışlardı. Kureyş bertaraf olunca, uzun zamandır istediklerine kavuştular ve İslâm’a koştular.

Nasr suresinde şöyle buyrulur:

“Allahın yardımı ve Fetih geldiği zaman. Ve Sen (Ey Habibim) insanları

 dalga dalga,(kitleler halinde) Allah’ın dinine girdiklerini gördüğün zaman.

 Allah’ı Hamd ile Tesbih et ve Ondan mağfiret dile. Elbette O tevbeleri fazlasıyla kabul edendir.”

İşte bu ayetler, Fethi ve sonraki büyük inkişafları müjde ediyordu.

İslâm dini hiçbir zaman tepeden inmeci olmamıştır. Büyük Fetih aslında önce kalplerin fethi olmuştur. Dinde zorlama da yoktur. Baskılardan kurtulan insanlık artık kendi istekleri ile İslâmla şereflendiler. Hatta onlardan önce Kureyş İslâm’a koştu. İslâm’ın nuru, Sevgili Peygamberimizin alemlere Rahmet olan güzel hasletleri onların kalplerindeki inkar bulutlarını dağıttı ve onlar da Allah Resulünün ashapları arasına katılıp ömürlerinin geri kalanını son nefeslerine kadar son nefesleri dahil İslâm için hizmet ve cihatla geçirdiler.

Onlar da çok büyük manevi dereceler kazandılar.

Ancak, bir hususa işaret etmek istiyorum. Amellerin derecesi zorluklarına göredir. Sonraki Müslümanlar da Allah yolunda bir ömür gayret etseler de ilklerin derecesine hiç çıkamadılar.

Hadid suresinin 10.ayeti kerimesinde şöyle buyrulur:

“(Ey müminler!) Size ne oluyor ki, Allah yolunda mallarınızı sarf etmiyorsunuz? Hâlbuki göklerin ve yerin mirası (zaten) Hz. Allah’ındır. İçinizden; Fetihten (Mekke’nin fethinden) evvel, Allah yolunda (mallarını) harcayıp Allah yolunda savaşanlarınız, diğerleri ile eşit olmazlar. Onlar, fetihten sonra iman edip de Allah yolunda mallarını harcayıp, savaşanlardan, fazilet ve derece bakımından daha üstündürler. Bununla beraber Hz. Allah (bu iki zümreden) hepsine en güzel olanı (yani Cenneti) va’d etmiştir. Allahü teala bütün yaptıklarınızdan haberdardır.”

İslâm’ın garip zamanlarında, hizmete, yardıma en çok ihtiyaç varken Allah yolunda koşturanlarla, rahat zamanlarında bu işi yapanların asla bir olamayacağını bu ayeti kerimeden daha güzel ne anlatabilir.

Bu tür zamanlar kıyamete kadar tarihin değişik devirlerinde olagelmiştir.

Gayret edenler en büyük manevi kazancı elde etmişlerdir.  

***

Müziksiz ilahi – Mekke Medine Yolları

BİR EVİN HİKAYESİ

 

Ameller nasıl şekle bürünür?

Resulullah’ın(s.a.v.) manevi sûreti şeriattır. Şeriat kuvvetli olursa sûret de kuvvetli olur.

Babam Şeyh Yakup Efendi (.a.) anlatırdı. Sulûkumun ilk zamanlarında ben ne amel işlesem hemen gelir karşımda bir şekil alırdı. Bir gece yatsı namazını kılmıştım. Gayet güzel bâkire bir cariye gelip karşıma dikildi. Fakat baştan ayağa çıplaktı. Ben gözlerimi kapattım,

-“Var git karşımdan” dedim.

-“Nasıl giderim ki, ben senin kıldığın yatsı namazınım. Ben senden bir an olsun ayrılamam” dedi. Ben de

-“Peki niçin çıplaksın” dedim. Bana şöyle cevap verdi.

-“Benim elbisem sünnet idi. Sen sünneti kıldıktan sonra falan derviş ile dünyevi bir konuda konuştun. Sünnetin sevabı gitti, ben de çıplak kaldım. Senin amellerin içinde, kıyamete kadar çıplak olarak kalıp, utanacağım.”

Merhum babam bunun üzerine:

-“Bundan sonra  farz ile sünnet arasında konuşmayı terk ettim” dedi.

Bu kıssadan anlaşılacak şeyler şudur:

Ameller bir şekle bürünürler. Şeriatın da bir şekil ve sûreti vardır. Bu şeklin tam teşekkül etmesi için, ibadetlerin şartlarına riayet gerekmektedir.

 Kaynak : Yusuf Bin Yakup el-Halveti

 Tenbîhü’l-Gabi fi Rü’yetin-Nebi  Sayfa 87-89

 Bedir Yayınevi

Mülk Sahibi

El-mülkü lillâhi men yazfer bi-neyli gınen

Yüreddid kahran ve yühvî nefsehu’d-derekâ

Lev-kâne lî ev li-gayrî kadre ünmületin

Fevka’t-türâbi le-kâne’l-emru müşterekâ

(Mülk, yani dünya ve içindekiler Allah’ındır. Kim ki zenginlige kavuşmak maksadıyla zafer elde ederse Allahü Teala ondan o zenginliği zorla alır ve onu en aşağı dereceye düşürür. Benim veya bir başkasının yeryüzünde bir parmak ucu kadar toprağı olsa bu Allah’a ortak koşmak, şirk değil midir? Halbuki yeryüzünde hiç kimsenin bu kadarcık bile mülkü yoktur. Mülk sahibi ancak Allahü Teala’dır.) Yavuz Sultan Selim Han

Kaynak:Yavuz Sultan Selim Han – Sayfa 62 Çamlıca Yayınları 

 

UMÛMÎ FELAKETLERİN SEBEBİ

İslâmiyet, her kelimesi selâmete götüren, dünya ve âhirette kurtuluş yolunu gösteren, ferah ve saadete sevk eden mükemmel bir dindir.

Müslümanların uğradığı umûmî felaketlerin sebebi, dinimizin emirlerinin ve Peygamber Efendimizin (s.a.v.) sünnetlerinin aksine hareket edilmesidir.

Binâenaleyh maddî ve manevî felaketlerden muhafaza için Müslümanlar, İslâm’ın hükümlerini tebliğ husûsunda malı ve canı ile gücü yettiği kadar gayret etmelidir.

Müslümanların günah işlemelerine mâni olmak ve bidat sahipleri tarafından ortaya atılan, dinden olmadığı hâlde dinin esasındanmış gibi gösterilen düşüncelerin, bidatlerin kötülüğünü en uygun şekilde anlatmak ve bu sayede İslâmiyet’in, en büyük saadet ve medeniyet olduğunu herkese bildirmek lâzımdır. Çünkü ümmetin salâh ve fesadı buna bağlıdır.

İlim ehli kimseler, şerîatı teblîğ etmekten kaçınır ve sükût eder, halk artık şerîatı unutur ve ondan uzaklaşırsa, “Muhakkak emr-i bil-ma‘rûf ve nehy-i ani’l-münker yapar; iyiliği emreder, kötülükten nehyeder misiniz, yoksa Allâhü Zülcelâl, akılları hayrette bırakırcasına gece karanlıkları gibi birtakım fitneleri üzerinize musallat etsin mi?” manasındaki hadîs-i şerîf tahakkuk eder.

İslâmiyet, her kelimesi selâmete götüren, dünya ve âhirette kurtuluş yolunu gösteren, ferah ve saadete sevk eden mükemmel bir dindir. İnsanların hak olan bir şeye itirazları ancak o hakikati bilmediklerinden ileri gelir. Hakikati bildiği hâlde itiraz edenler, bu dünyada olmazsa da âhirette muhakkak pişman olacaklardır. Ancak o pişmanlık fayda vermeyecektir.

Kaynak: Fazilet Takvimi 

TERAZİMİZİN HANGİ KEFESİ AĞIR BASIYOR?

Mescidlerin maddi ve manevi imarı

 

Mescidlerin İmarı

Mescid, kelime olarak secde edilen mekân manasınadır. Ayeti kerime ve hadisi şeriflerde bu kelime kullanılır. Daha umumi olan Mabed kelimesi, kendisinde ibadet edilen yer demektir. Bizdeki Cami kelimesi ise; toplayıcı manasına, daha ziyade Cuma namazı kılınan büyük mescitler için kullanılmakta iken zamanla umuma şamil olmuştur. Hepsi de aynı yeri anlatır.

Bilindiği gibi, İnsanoğlunun yaratılış gayesi Hz.Allah’ı bilip tanıması ve Ona kulluk etmektir. Onun için yeryüzündeki ilk yapı Kabe-i Muazzama olmuştur. Onun etrafı da insanların İbadet edeceği mescidi haramdır. Ki yeryüzünün en kıymetli mescididir.

Sevgili peygamberimiz(sav) de Medine-i münevvere ye hicret edince ilk iş olarak Mescid-i Nebi inşa edilmiş, buradan bütün insanlığa İslam’ın Nuru yayılmıştır. Yine hicret esnasında konakladığı Kuba’da mescid inşa etmiştir.

Hayatın merkezinde Allaha kulluk olunca, Mescitler de aynı şekilde ehemmiyet kazanmış ve Medeniyetin merkezi olmuştur. İnsanlığa ve medeniyete yol gösterecek olan mescitlerin imarı ve buna katkıda bulunmak da aynı derecede kıymet kazanmıştır. Hadisi şerifte şöyle müjdelenir: “Kim ki (Allah için) bir mescit inşa ederse Cenab-ı Hakk da ona cennette bir mislini ihsan eder.” (Sahihi Buhari ve Müslim)

Mescidlerin imarı iki türlüdür. İkisi de elzemdir ve Cenabı Hakkın emridir.

Maddi imarı; binasının güzelce yapılması, bakım ve temizliğidir.

Manevi imarı da içinde Hz.Allah’ın zikredilmesi, namazların kılınması, ilim öğrenilmesi, kalplerin huzur bulmasıdır. Maddi imar ve temizlik de ibadet ve maneviyat için ehem dir. Nitekim Kabe-i Muazzamayı yeniden inşa eden Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail in bu hizmeti Kuran-ı Kerim’de medhedilmiş, Oranın ibadet edenler için temiz tutulması ayrıca emredilmiştir.(Hac suresi 26)

Mescid-i Nebi yapılınca Ashab-ı kiramdan Temimi Dari(ra) Şam civarından kandiller getirterek içini aydınlatınca, Fahri kainat(sav) çok memnun olmuş; “Mescidimizi aydınlatan kimsenin Hz. Allah’da kabrini aydınlatsın.”(İbni Mace) buyurmuşlardır.

Efendimiz(sav) kendi hane-i saadetlerini mescidin bitişiğe inşa etmiş, aynı zamanda mescidin sofasına talebeleri olan ashabı suffe için yer yaptırmıştı. Ashabı Suffe İlim talebeleridir. Sayıları dörtyüze kadar çıkmıştır.  İslam’ı insanlığa öğretecek kadro orada yetişiyordu.

Herhangi bir yerden İslam’ı öğrenmek için talep gelince bunlardan gönderilirdi

Mescitlerde veya oranın bitişiğinde ilim okunması, mescitlerin manevi imarı içindi. İslam tarihinde ilmi hareketler buradan başlamış, daha sonra da imkanlar geliştikçe düzenli medreseler kurulmuştur. Nitekim şanlı ecdadımız asırlar boyu; içerisinde hala huzurla ibadet ettiğimiz büyük camiler inşa edip, etrafında medreseler, şifahaneler, aş evleri gibi mekanları oturtmuş, bunların devamında işyerleri ve evler yaparak, şehirler ve medeniyetler kurmuşlardır.

Bugün yine teknolojinin ve imkanların gelişmesi ile hayır sahipleri tarafından güzel ve modern camiler kolaylıkla inşa edilmektedir. Bu işin maddi kısmıdır. Ancak hepimiz de biliyoruz ki o güzel mabedler maalesef manevi yönden aynı derecede canlı değildir. Cuma, bayram ve hususi zamanlar hariç, Camilerimiz artık, cemaatle dolup taşmıyor. Bu bakımdan Mescidlerin manevi imarı için İçini dolduracak cemaatin yetişmesi, gençlerin yetiştirilmesi gerekir.

Tevbe suresinin 18.ayeti kerimesinde şöyle buyrulur:

“Allah’ın mescidlerini ancak şunlar (maddeten ve manen) imar ederler : Allah’a ve ahiret gününe tam inanan, namazını güzelce kılan, zekatı veren ve Allah’tan başka hiç kimseden korkmayanlar. İşte hidayet üzere oldukları umulanlar bunlardır.”

***

ALLAH RIZÂSI İÇİN HAYIR YAPMANIN MÜKÂFÂTI

KUR’AN-I KERİM İLE İLGİLİ HADİS-İ ŞERİFLER

 

ZENGİNLİK-KÖRLÜK

Bir Hintli, çok zengin olmuş. Zenginliğiyle gurur duyuyormuş. Bir gün çocukluk arkadaşı, ziyaretine çıkagelmiş. Zengin Hintli hemen sormuş: “Sen de kimsin, benden ne İstemeye   geldin?”

Arkadaşı hayretle, “Bunca yıllık dostunu nasıl tanımazsın? Demek ki sen gerçekten kör olmuşsun. Bunu duydum da geçmiş olsun demeye geldim.” demiş.

DÜNYA MALINDAN DAHA KIYMETLİ HAZİNELER

Maddi ve Manevi Meseleler ve Sıkıntılar için

Gece ibadetlerinin dini ve dünyevi hayatımızda çok mühim bir yeri vardır.

Gece ibadeti deyince, Farz namazlara ve ibadetlere ilave olarak gecenin seher vaktinde uykudan kalkıp, Allah rızası için namaz kılmak dua etmek, tevbe, istiğfar,zikir ve tesbihle meşgul olmak gibi güzelliklerin hepsini içine alır.

Bunlar ebedi hayatımızı kazanmamızda çok mühim olduğu gibi dünyalık işlerimizde de gece yapılan dua ve ilticalar çok tesirlidir.

Kur’an-ı Kerimin pek çok ayetinde seher vaktinde istiğfar edenlerden övgü ile bahsedilir. Gece ibadetlerinde akla ilk gelen ise teheccüt namazıdır.

Teheccüt namazı, gece uykudan kalkıp, Allah rızası için kılınan nafile bir namazdır. En azı iki rekattır. İkişerli olarak 12 rekata kadar kılınabilir.

Tavsiye edilen ise altı rekâttır.  Vakti, gündüzün öğle vakti hangi saatte giriyorsa gece ona tekabül eden vakittir. Onun için hasbelkader gece geç saatte uyanık kalmış olanlar hiç değilse iki rekât olsun bu namazdan kılabilirler. Bu da çok faziletlidir.

Ama esas olan, seher vakti insanlar uykuda iken Allah için kalkıp bu namazı kılabilmektir. İsra Suresinde şöyle buyrulur:

Ey Habibim, (Beş vakit namaza ilaveten) Gecenin bir kısmında da kalk;

sana mahsus bir nafile olmak üzere, Kur’ân ile teheccüd namazı kıl,

Umulur ki Rabbin seni  Makam-ı Mahmud’a  ulaştıracaktır.(İsra79)                                                                                                                     

Ayeti kerimede Resululah(sas)e beş vakit namaza ilave olarak teheccüt namazı da emredilmiş; karşılığında da cennetin en büyük makamı olan Makam-ı Mahmut va’dedilmiştir. Makâm-ı Mahmud; en büyük şefaat makamıdır. Peygamber Efendimiz(sas)in Cennetteki hususi makamıdır.

Bu makam için Ona teheccüt namazı emredilince; “Makamı Mahmud’a teheccüt namazı ile çıkılacağı anlaşılmaktadır.”

Onun için Cennette O’na yakın olmak isteyenler, bu namaza hep ağırlık verirler, seher vaktindeki muazzam tecelliyattan nasiplerini almak isterler.

Gecenin en kıymetli vakti ise son üçte biridir. İmsak kesilmeden önceki zaman dilimidir. İmsak tam olarak kesildiğinde ise artık sabah namazının vakti girmiştir,sabah namazının sünneti hariç herhangi bir nafile kılmak mekruh olur.

Secde suresinin 16. ve 17. ayeti kerimelerinde mealen şöyle buyrulur;

“(Bizim âyetlerimize iman edenler öyle kimselerdir ki)

Onların vücutları (gece teheccüt namazı kılıp ibadet etmek için,) yataklarından uzaklaşır, korku ve ümit içinde Rablerine dua ederler ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan (Allah yolunda) hayra sarf ederler.

Onların dünyada yaptıkları bu fedakârlıklara karşılık; kendilerini mutlu edecek, gözlerini aydın kılacak, gönüllerini ferahlatacak, Allah katında ne gibi mükâfatların, ne büyük nimetlerin saklandığını hiç kimse bilemez.”

Görülüyor ki; Gece tatlı uykumuzdan, yine uyku gibi tatlı gelen paramızdan ve dünyalıklarımızdan küçük bir fedakârlık yapmak, bizlere ne muazzam kazançlar sağlıyor. Üstelik bizim fedakârlıklarımız basit ve geçici; Rabbimizin ikramları ise çok büyük ve ebedidir.

Bilal-i Habeşi Hz. nin Rivayet ettiği Hadis-i Şerifte şöyle buyrulur:

“(Ey ümmet ve ashabım)Size geceleyin kalkıp ibadet etmeyi tavsiye ederim. Çünkü o, sizden önce yaşayan sâlihlerin âdetidir; Rabbinize yakınlık (vesilesi) dir; günahlardan koruyucudur; kötülüklere keffârettir ve bedenden hastalığı kovucudur.” (Tirmizî)

Mevsim itibarı ile uzun geceleri yaşamaktayız. İmsak kesilip sabah namaz vakti girmesi, bu günlerde 06.30’ları buluyor.

Vakitlice kalkıp, elimizi çabuk tutup teheccüd namazı, istiğfar, dua gibi vazifelerle daha çok meşgul olup, ayeti kerimelerdeki muazzam müjdelere kavuşabiliriz. Bu fırsatları heba etmeyelim.

Seher vakti Mevla’mızın huzuruna kabul ettiği, gözyaşı döken; sayısız nimet ve ihsanlara gark olan nasipli kullardan olmak için gayret ve dua edelim.       

Yaratılışımızın gayesi Yüce Mevla’mıza kulluk etmektir. Bu şuurda olan insanlar, zamanları, mekanları, hadiseleri hep o gözle görür ve öyle değerlendirir.

İçerisinde bulunduğumuz kış mevsimi bazılarımız için belki, soğuk ve zorlukları ile akla gelebilir. Ancak bu günler aynı zamanda gündüzleri en kısa ve geceleri de en uzun olması sebebi ile ibadete elverişli günlerdir. Bu günleri ve gecelerini iyi değerlendirmek, hepimiz için, dünya ve ahiret saadetimizi kazanma adına çok mühimdir. Bir hadisi şerifte şöyle buyrulur:

Kış müminin baharıdır. Gündüzleri kısadır, onda oruç tutar, geceleri de uzundur, onda bol bol İbadet eder.”

Kur’an-ı Kerimin pek çok ayetinde seher  vaktinde istiğfar edenlerden övgü ile bahsedilir. Al-i İmran suresinde Mevla’mız şöyle buyurur:                               

….. Takva sahipleri için Rablerinin katında, altlarından ırmaklar akan cennetler vardır,  onlar orada ebedi kalıcıdırlar ve onlar için tertemiz eşler ve hem de Allah’ın rızası vardır. Allah, o kullarını görmektedir.                                                                                                                   – “Onlar derler ki, “Ey Rabbimiz! Biz inandık, iman ettik, artık günahlarımızı mağfiret et ve bizi cehennem azabından koru!”                                   

-Onlar, sabredicidirler, doğruluktan şaşmazlar, kulluk ve duaya devam ederler, Allah yolunda mallarını infak ederler ve seher vakitlerinde (namaz kılıp) istiğfar ederler.” (Al-i İmran suresi Ayet 15,16,17)

Bu ayet-i Kerimelerde ebedi kurtuluşa, Allah’ın rızasına ve Cennetine kavuşan müminlerin güzel vasıfları beyan ediliyor. Bunlar; İman etmek,  Allah’tan korkup günahlardan sakınmak, ibadette, haramlar karşısında ve sıkıntılarda sabırlı olmak, dürüstlük, Cenab-ı Hakk’ın divanına durup yalvarmak, Allah yolunda infakta bulunmak, yani cömertlik… Ve bütün bu hasletlerin yanında onları tamamlayan bir güzellik olarak da seher vakitlerinde ibadet ve istiğfar etmek.

Demek ki Seher vakitlerini değerlendirmek, müminin Allah katındaki derecesini artıran manevi güzellikler içerisinde mühim bir yer işgal etmektedir.

Bundan mahrum kalmak İmanın, İslam’ın kemalatından ve bu vakitteki pek çok ilahi ikramlardan da mahrum kalmaktır.

Zariyat suresinde ise şöyle buyrulur:

“Şüphesiz ki takva sahipleri Rablerinin kendilerine verdiği sevabı almış olarak cennet bahçelerinde ve pınar başlarında bulunacaklardır. Çünkü onlar bundan önce (yani dünyada iken)iyilik yapıyorlardı.

Onlar geceleyin az uyurlardı Ve seher vakitlerinde istiğfara devam ederlerdi.

Ve Mallarından isteyenlerin ve yoksulların hakkını ayırırlardı.(Zâriyât,15-19)

Dikkat edilirse her iki sure-i Celile de Cennet ehli olmak ile gece ibadet ve istiğfar etmek  ve bir de ikram ve infak; yani cömertlik hep birbirine yakın ve Cennetin en kolay yollarından biri olarak gösterilmiştir.

Cennet için bu ikisi birbirinden ayrılmamıştır.

Demek ki gece ibadeti, güzel ahlaklar içerisinde en sevimlisi olan cömertlik duygusunu da geliştirmekte ve cennet yollarını açmaktadır.

Nitekim bir hadisi şerifte şöyle buyrulur:

 “Selamı yayın, akrabayı gözetin, insanlara ikram edip yemek yedirin, gece insanlar uykuda iken kalkıp namaz kılın ki Selametle Allah’ın Cennetine girin.”

Efendimiz (sas) gece ibadetlerine o kadar ağırlık verirdi ki namaz kılmaktan adeta ayakları şişer, ümmetine dua ve ilticalarda bulunur, ”Farz namazlardan sonra en faziletli namaz, gece namazıdır.”(Müslim) buyurarak bizleri de teşvik ederlerdi.

Peygamberler başta olmak üzere bütün Allah dostları da gece ibadetlerine ağırlık vermiş, O saatte Cenab-ı Hakk’la baş başa kalmanın, gözyaşı dökmenin manevi hazzını doya doya yaşamışlardır.

 Sadece manevi hususlar değil, maddi meselelerini, dünyevi sıkıntılarını ve hacetlerini bile gece ibadeti, dua ve iltica ile Cenabı Hakka arz etmişlerdir.

Nitekim, bir İslâm büyüğü de:

“Evlatlarım hacet namazı deyip geçmeyin, biz bir çok hacetimizi hacet namazları ile hallettik.” buyurmuşlardır.

Gece ibadeti ile ilgili olarak da “İcabet (yani duaların reddedilmediği) saat üçtür: Ramazan-ı şerifte iftar vakti,her hafta Cuma gününde bir saat ve her gecenin  seher vaktinde bir an. Ramazan-ı Şerif senede bir defa gelir, onun için bir sene beklersin. Cuma günü haftada birdir. Onun için de bir hafta beklersin. Ama seher vakti her gecede vardır. Bundan mahrum kalmamalı.” buyurmuşlardır.

Bizler de Yüce Mevla’mızın, seher vakti huzuruna kabul buyurup in’am ve ihsanlarda bulunduğu, nuru ile tecelli ettiği nasipli kullarından olmak için gayret edelim, dua edelim.

En Kıymetli Dua

DUALARIN KABUL OLMASI İÇİN

Bir Dua – Allah’ım!

Dua Köşesi

İbadetin Özü Dua

BELÂLARDAN KURTULMANIN YOLU:DUÂ

Hasta Yanında Nasıl Dua Edilir?

VAKIA SURESİ DUASI, MANASI VE VAKIA SURESİNİ OKUMA USULÜ   

Reklam                        

    

EBÛ UBEYDE BİN CERRÂH’IN (R.A.) SON NASİHATİ

Ebû Ubeyde bin Cerrâh radıyallâhü anh, Hazret-i Ömer radıyallâhü anh’in halifeliği zamanında Ürdün’de vâli iken tâun hastalığına yakalandı. Müslümanları topladı, onlara hitaben: “Sizlere birkaç nasihat edeyim ki eğer onları tutarsanız hayırdan hiç ayrılmazsınız:

Namazlarınızı kılınız, zekâtlarınızı veriniz, Ramazân-ı şerîf orucunu tutunuz, sadaka veriniz, haccediniz, umre yapınız, birbirinize nasihat ederek birbirinizi gözetiniz, emîrlerinize de itaat ediniz, onları aldatmayınız, dünya (malı) sizi meşgul etmesin. Bir kişi bin sene de yaşasa akıbeti ölmektir.

Hazret-i Allah, her insan için ölümü takdir etmiştir ve bütün insanlar ölecektir.

İnsanların en akıllısı Allâhü Teâlâ’ya en çok itaat eden, kıyamet günü(ne hazırlanmak) için en çok amel işleyendir.

Hazret-i Allâh’ın selâmı ve rahmeti sizin üzerinize olsun. Ey Muâz bin Cebel! Namazı insanlara kıldır.” buyurdu ve daha sonra vefat etti.

Muâz bin Cebel (r.a.) kalktı, “Ey insanlar! Hazret-i Allâh’a nasuh tevbe ile tevbe ediniz. Günahlarından tevbe eden hiçbir kul yoktur ki, Hazret-i Allah onu affetmesin. Kimin borcu varsa geciktirmeden ödesin. Çünkü borçlu kişi, rehin alınmış kimse gibidir. Sizden her kim, kardeşi kendisine darılmış olduğu hâlde sabahlarsa hemen kardeşinin yanına gitsin ve onunla barışsın. Müslümanın, Müslüman kardeşine üç günden fazla dargın kalması büyük bir günahtır.

Ey Müslümanlar! Sizler öyle bir zâttan mahrum kaldınız ki ben, gönlü iyilikle dolu olan, karışıklıktan uzak duran,  insanlara yardım edip onlara hayırlı nasihatlerde bulunan onun gibi birini bilmiyorum. Hazret-i Allah, ona rahmet etsin.” dedi.

Kaynak : Fazilet Takvimi 

***

EY İNSAN!

MÜSLÜMAN NASIL OLMALIDIR?