Hac İbadeti

Cenab-ı Hakkın bizlere olan bütün emir ve yasaklarında birbirinden farklı güzellikler, manevi dünyamıza kazandırdığı derinlikler ve zenginlikler vardır. Her ibadetten kazanacağımız ecir ve sevap farklı olduğu gibi, Cennetteki mükâfatı da farklıdır.

Hem mali hem de bedeni bir ibadet olan Hac ibadeti Mevla’mızın emri ile dünyanın her yanındaki Müslümanları bir araya getirip kaynaştırır.

Maddi özellikleri statüleri, dünyalık  geçici makam ve rütbeleri bıraktırıp, Cenab-ı Hakkın Beyti etrafında, tek vücut olarak tavaf ettirip; müminleri kardeşçe birbiri ile kenetler.

Aynı zamanda kefen misali ihramlara büründürüp, Hz. Allah’ın huzurunda toplanacağımız mahşeri hatırlatır. Nefsin gurur ve kibrini yere sererek kulluk zevkine erdirir. Her bir karesi farklı bir manevi değer olan o mübarek makamları ziyaret ettikçe kalpte imanın derinliği artar.

Bununla beraber bizlere muazzam manevi dereceler kazandıran Hac ibadeti, çok yönlü sabır ve tahammül gerektiren bir ibadettir.

Ayet-i kerimede Yüce Mevla’mız şöyle buyuruyor:

“Hac, bilinen aylardadır. Her kim o aylarda Hacca başlayıp kendisine farz eder (İhrama girerse); artık hacda (İhramlı iken) karşı cinse yaklaşmak, günah işlemek ve kavga etmek yoktur. Siz hayırdan ne işlerseniz, Hz.Allah onu bilir. (Hacdaki ibadetlere de dikkat ederek) Kendinize (ahiret için bol bol) azık hazırlayın. Şüphesiz ki azıkların en hayırlısı takvadır,

(Cenabı Hak’tan korkup günahlardan sakınmaktır).

Ey akıl sahipleri! Haramlardan ve kötülüklerden sakının, bana sığının.”

(Bakara suresi,197)

Bu ayeti kerimeler, Hacda ve özellikle ihramlı iken dikkat edilmesi gereken hususları ihtar ediyor.

Hacca gidenler, bu şartlara dikkat ettikleri ölçüde  dereceler kazanırlar, oranın feyzinden, nurundan nasiplenirler.

 Döndükten sonra da oranın manevi şevkini unutamazlar.

 Her namaza duruşlarında Kabe-i Muazzama’yı karşılarında görmek isterler. Orada kazandıklarını muhafaza için, ibadetlerinde daha gayretli olurlar. Gitmeyenler de sürekli o mübarek makamlara hayırlı bir yol bulup gitmenin maddi ve manevi sebeplerine sarılırlar.

Bütün Müslümanlar hayatı boyunca oraya derin bir muhabbet ve hürmet besler. Bu hürmet ve muhabbet imanın bir gereğidir.

Peygamber Efendimiz(sas.) hacca gidenlerle alakalı olarak buyuruyorlar ki:

”Hacc eden kimseler Hz. Allahın yeryüzünden kulları arasından seçtiği elçileridir. Hz.Allah onları davet etti onlar da emr-i ilahiye icabet ettiler. Onlar Allahü teala’dan isteyince Allahü teala da isteklerini verir.”

”Hangi mümin Hac yapmak için yola çıkarsa attığı adımların her birine karşılık bir sevap verilir ve derecesi yükselir. Arafatta vakfe yaparsa Aziz ve Celil olan Allah meleklerine hitaben ”Ey meleklerim kullarımı buralara kadar getiren nedir, buyurur. Melekler de: Rızanı ve Cennetini istiyorlar” cevabını verirler. Allahu Teâlâ’da buyurur ki:

Ben zatımı ve bütün yarattıklarımı şahit tutuyorum ki onları bağışladım. Günahları ne kadar çok olursa olsun; zamanın tüm günleri kadar, çölün kumları kadar bile olsa hepsini bağışladım.

”Şeytan taşlama adlı cemreleri attığı zaman, Allah-ü Teala ”Yaptıkları ibadetlere karşılık (kendileri için) gözlerini aydın kılacak, nelerin (yaratılıp) gizlendiğini zatımdan başka hiçbir kimse bilemez“ buyurur.

 Başını tıraş ettiği zaman yere düşen saçlar adedince kıyamet günü nur verilir.

Veda tavafını yapıp ayrıldığı zaman, anadan doğduğu gündeki gibi, günahsız olarak döner.

Hadis-i şerifte ise şöyle buyruluyor:

 “İçerisine günah karışmamış ve kabul olunmuş bir Haccın karşılığı ancak Cennettir.”

 Ne mutlu bu bahtiyarlığa erenlere.. 

Hacca Giden Nasıl Berat Belgesi Aldı.(Saflık ve Samimiyet)

TESLİMİYET – TESLİMİYET

ÂHİRET GÜNÜNE İMAN

İmanın şartlarından birisi de âhiret gününe inanmaktır.

Dünya, sonradan yaratılmış ve sonu olan bir hayattır. Kıyametin kopması haktır. Bu sebeple elbet bir gün, kıyamet kopacaktır. Lâkin zamanını Allâhü Teâlâ’dan başka kimse bilemez. Kıyamet koptuğunda gerek ruhlar âleminde, gerek dünya âleminde hiçbir hayat sahibi kalmayacaktır.

Kıyametin kopmasından sonra âhiret hayatı başlar; yani haşr, amel defterlerinin verilmesi, mîzân, sırattan geçilip cennete girilmesi veya geçilemeyip cehenneme düşülmesi ile artık cennet ve cehennem hayatı başlar.

Haşr; kıyametin kopmasından bir müddet sonra bütün canlıların ruhlarının dünyada bulundukları şekil ve hâl üzere, yeniden diriltilecek olan cesetlerine tekrar iade olunmasından ve bu şekilde ‘Arasat’ denilen çok geniş, düz, boş bir mahalde toplanmalarından ibarettir. Bu hâdiseye “ba‘s” da denir.

Amel defteri; dünyada iken herkesin yaptığı iyi ve kötü amellere dair ‘Hafaza’ denilen meleklerin tuttukları defterlerdir. Bu defter kıyamet günü, sahibine verilecektir. Amel defterleri; müminlere sağ taraflarından, kâfirlere de sol veya arka taraflarından verilecek ve her birine, ‘Kitabını oku!’ denilecektir.

Mîzân; mahşer gününde herkesin amellerinin miktarını bildiren bir tartıdır. Bu vasıta ile her şahıs, kendi sevap ve günahının miktarını bilecektir. Akıl, bunun nasıl olacağını anlamaktan âcizdir, bunu ancak Hazret-i Allah bilir.

Suâl; kıyamet gününde mekândan münezzeh olan Allâhü Teâlâ Hazretlerinin dilediği husûsları bizzât kendisinin, kullarından sorması demektir. Bu mahkemede bütün varlıklar amellerinden dolayı hesaba tâbi tutulur ve Cenâb-ı Hakk’ın adaleti, kemâliyle tecelli eder. Diğer bütün hayvanlar da haşrolunarak biri, diğerindeki haklarını alacaktır. Mesela boynuzlu bir koç, boynuzsuz bir koça, dünyada boynuzuyla vurmuş ise boynuzsuz koçun hakkı alındıktan ve insanlara verdikleri veya insanların onlara verdikleri zararların karşılığı verildikten sonra hayvanlar, yine toprak olacaktır.

Şefaat; Peygamberlerin, seçilmiş muhterem zâtların (Allah dostlarının, âlimlerin ve şehitlerin) kıyamet gününde müminlerden günah sahiplerinin af ve mağfireti, ibadet ve tâat ehli kulların da daha yüksek mertebelere ulaşmaları için, Hazret-i Allah’tan rahmet ve mağfiret talebinde bulunmalarıdır.

Sırat; cehennem üzerine kurulmuş, son derece ince ve keskin bir köprüdür. Cennete gidebilmek için ondan başka yol yoktur. Bu köprünün üzerinden müminler, sâlih amellerine münasip bir sûrette, bazıları şimşek gibi, bazıları rüzgâr gibi geçerler. Kâfirler ve bazı âsî müminler ise bu köprüden geçemeyip cehenneme düşerler.

Kevser Havzı; mahşer gününde Allâhü Teâlâ tarafından Peygamber Efendimize (s.a.v.) ihsan buyurulacak olan gayet geniş bir havuzdur. Müminlerden Hazret-i Allâh’ın diledikleri bu havuzdan içecek ve susuzlukları gidecektir.

Cennet; akla ve hayale gelmeyen ve dünya nimetleriyle aslâ kıyas edilemeyen cismânî ve ruhânî nice nimetleri ve lezzetleri içerisinde bulunduran, sekiz tabakadan oluşan bir mükâfat yurdudur.

Cehennem; bütün kâfirlerin ve bazı âsî müminlerin azâp edilerek cezalandırılmaları için yedi dereke olarak yaratılmış bir azâp yurdudur.

Cennet ve cehennem yaratılmış olup şu an mevcuttur. Her ikisi de yok olmayacaklardır. Cennet ve cehennem ehli olan kimseler de bulundukları yerlerde dâimîdirler. Lâkin cehenneme giren âsî müminler, cezalarını çektikten sonra cennete intikal edeceklerdir. Zira zerre miktarı imanı olan kimse, ebedî olarak cehennemde kalmayacaktır.

Kaynak:14-15 Haziran 2022-Fazilet Takvimi

Ey Ashâbım!

Peygamber Efendimiz (sav), vefatından birkaç gün önce yaptığı nasihatlerinde şöyle buyurmuşlardı:

“Ey Ashâbım, hiçbir peygamber ümmeti içinde ebedî olarak yaşamadı.

Biliniz ki, ben de Rabbime kavuşacağım. Muhakkak ki siz de Rabbinize kavuşacaksınız. Dünyâda hiç kimse kalmaz. Her şey Allah’ın irâdesine bağlıdır. Allah’ın takdir buyurduğu zaman ne öne alınır, ne de o zamandan kaçılır. Sizinle buluşacağımız yer, Kevser Havuzunun başıdır. Her kim benimle Kevser Havuzu kenarında buluşmak isterse elini ve dilini korusun, günahlardan sakınsın…”

Müziksiz İlahi – Öyle Bir Sevdaki

Kaynak :  İlahi Yolu

****

Öyle bir Sevda ki yaktı kül etti,

Resul’ün hasreti Canıma yetti

Bitire bitire beni tüketti,

Canımın Cananı Ya Resulallah…

****

Al beni yanına Ya Habiballah,

Bas beni bağrına Ya Resulallah…

Bu canım yoluna kurbandır Senin,

Al beni Yanına Ya Resulallah…

****

Özledim Resul’ü Medine’dedir,

Gidemedim O’na hayli senedir,

Medine Gülleri tane tanedir,

Canımın Cananı Ya Resulallah…

****

Al beni yanına Ya Habiballah,

Bas beni bağrına Ya Resulallah…

Bu canım yoluna kurbandır Senin,

Al beni Yanına Ya Resulallah…

Gözleri Haramdan Korumak

Elimiz, dilimiz, kalbimiz, midemiz, kulağımız ve gözümüz haramlardan korumamız gereken başlıca uzuvlarımızdandır.

İçerisinde bulunduğumuz devir’de belki de en çok zorlandığımız; gözlerimizi haramdan korumaktır.

Cenab-ı Hak, ayeti kerimelerde mealen şöyle buyurur:

“Habibim mümin erkeklere söyle, gözlerini haramlardan çevirsinler, namuslarını korusunlar. Böyle yapmaları kendileri için daha temizdir. Şüphesiz Allah ne yaparlarsa hakkıyla haberdardır.”

“Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini haramlardan çevirsinler, namuslarını korusunlar. (El, yüz gibi) Kendiliğinden görünen kısımları müstesna, zinetlerini, güzelliklerini teşhir etmesinler(Nur Suresi Ayet 30-31)

İslam da tesettürü emreden ve meâlinin bir kısmını vermiş olduğumuz Nur Suresinin bu Ayetlerinde, Rabbimiz erkeklerin ve kadınların sakınması gereken bazı hususları anlatmıştır.

 Bu ayetlerin izahında İslam âlimleri şu hususlara dikkat çekmişlerdir:

 Kur’an-ı kerimdeki bir  çok hükümde sadece erkek sigasıyla hitap edilip, kadınlar da bu hitâbın altında kastedilirken burada erkeklere ve kadınlara ayrı ayrı olarak, ama aynı talimat gelmiştir:

“Gözlerinizi haramlardan sakının ve namuslarınızı koruyun.”

Bu emirdeki sıralama da ayrıca dikkat çekicidir. Çünkü göz, kalbe açılan bir penceredir. Göz nereye bakarsa gönül oraya akar.

Ayet-i kerimelerde ifade edildiği üzere gözlerini koruması gerekenler sadece erkekler değildir. Kadınların da yabancı erkeklere karşı durumu aynıdır.

Nitekim Ezvac-ı Tahirat’ tan Ümmü Seleme validemiz şöyle anlatır:

Biz Resulullah (sas)in yanında iken, iki gözü de görmeyen Abdullah İbni Ümmü Mektum, izin isteyip içeri girdi. Bunun üzerine  Resulullah (sas) bize,

“İçeriye girin” buyurdu. “O â’mâ değil mi,”( bizi görmez) dedim.

(O sizi görmüyorsa, siz onu görmüyor musunuz?) buyurdu. (Tirmizi, Ebu Davud)

O halde gerek kendi ailevi ziyaretlerimizde, gerekse de çarşı pazarda gezinirken; erkek olsun, kadın olsun bakışlarımıza dikkat etmeliyiz.

Hadisi Şerifte  şöyle buyrulmaktadır:

“Harama bakmak, şeytânın zehirli oklarından bir oktur.

 Kim Allahtan korktuğu için onu terk ederse, Allah da ona mükafat olarak öyle bir îmân nasîb eder ki, o îmânın zevkini kalbinde hisseder.” (Tergib. c.III, s. 6 )

(Hz. Ali (K.V): “Ya Rasûlallah ansızın karşımıza çıkarsa ne yapalım?” diye sorunca; Efendimiz (S.A.V) “Birinci bakış yani gözün harama ilk ilişmesi,(eğer gözünü çevirirsen) senin lehinedir; fakat ikinci bakış, yani şehvet nazarı ile bakmaya devam etmek ise aleyhinedir” buyurdular. (Ramuz sh.178 no 2050)

Özellikle sokaklarda, çarşılarda, gözü haramdan sakınmanın çok  zor olduğu, daha çok açılmanın daha çok cesaret olarak takdim edildiği, evlatlarımızın ahlaksızlığa özendirildiği bir devirde yaşıyoruz.

Hepimiz kendimizi ve evlatlarımızı korumakla yükümlüyüz.

Tabi ki zorluk ne kadar çok olur, gayret ne nisbette artarsa, ecir ve sevap da o derece artar. Bir hadisi şerifte haramlar karşısında kapanan gözlerin cehennemde yanmayacağı müjdelenmiştir.

Ayrıca  zorluklar karşısında verilen büyük kolaylıklar da vardır.

Bunlardan biri de hepimizin bildiği, namazlardaki tesbihattan sonra okuduğumuz şu duadır: 

 “Lâa ilâahe illellâahü vahdehüü lâa şeriyke leh.

Lehü’lmülkü ve lehü’l-hamdü yuhyii ve yümiytü ve hüve hayyün lâa yemüüt. Biyedihi’l-hayr ve hüve alâ külli şey’in kadir.”
(Mânâsı:”Allâh’ tan başka hiçbir ilah yoktur. Ancak tek o vardır. Onun ortağı yoktur. Öldüren ve dirilten odur. O (ise) diridir, ölmez. Hayır, ancak onun eliyledir. O, her şeye kadirdir.”)
Bu duâ her sabah 11 defa okunur. Özellikle de Çarşıya çıkarken, yollarda, sokaklarda her yerde okunur. Resulullah Efendimiz (sas);

 “Çarşıya çıkarken bunu okuyana Cenâb-ı Hak bir milyon sevap verir, bir milyon günahını siler, derecesini de bir milyon yükseltir.” Buyurmuşlardır. (Ayrıca okuyan mü’minin imânı tazelenir. Bu duâ şefâat-ı Resûlüllâh’a en büyük vesiledir.)

Hadisi şerif alimleri bu duadaki müjdenin büyüklüğüne hayran kalmışlar.. Ve şuna kail olmuşlar: Ahir zamanda Ümmeti Muhammed, çarşı ve pazara çıktığında gözleri çok fena haller görecek. (haramlarla muhatap olacak)

İşte bu dua, onları bu günahlardan kurtarmak için Resulullah (sav)in şefaatlerinden büyük bir şefaattir.”

Allah’ım!

Yâ Rabbii! Şuana kadar yaptığımız duaları, şuanda yaptığımız duayı ve bundan sonra yapacak olduğumuz duaları kabul eyle, günahlarımızı af eyle ,kulluğuna kabul eyle.
Ey kalplerin sâhibi ve hâkimi olan Allah’ım…
Gönlümüze huzur, sükûnet ve ferahlık ver. Yüreğimize iyilik ve iyilerin sevgisiyle, Senin ve Seni sevenlerin, Senin sevdiklerinin sevgisiyle dolduruver.
Kalbimizi kötülüklerden, kötü niyetten ve kötülere taraftar olmaktan koruyuver.
Ey kimsesizlerin kimsesi, mazlumların sığınağı, her şeyin sâhibi olan Allah’ım! Sıkıntı ve üzüntülerimizi Sana arz ediyoruz, Sana sığınıyor, Sana el açıyor ve Senden yardım istiyoruz. Bizleri Senden başkasına el açtırma, Bizleri şeytan ve nefislerimizin eline, şeytanlaşmış insanların insafına bırakma. Sabrımızı artırıver, zorluklara ve sıkıntılara karşı dayanma gücü ver Yâ Rabbi.
Yâ Rabbi; Bizler imtihan ehli değiliz, Habib’inin iltimâsıyla bizleri imtihansız olarak bu alemden göçürüver. 
Allah’ım! Meccanen ihsan ettiğin maddi ve mânevî nimetlerin yok olup gitmesinden, Lütfettiğin âfiyet ve sıhhatimizin bozulmasından,
Ansızın vereceğin cezâ ve musibetlerden
Gazabına düçar olacak her şeyden sana sığınırım.”
Bizleri ve cümle ümmeti Muhammedi Semâvi arazî belâ ve musîbetten Hıfzı himâye eyleyiver Yâ Rabbi
Amin Amin Amin
Allahümme Salli alâ seyyidinâ Muhammediv ve alâ âli seyyidinâ Muhammed.

***

İbadetin Özü Dua

DUALARIN KABUL OLMASI İÇİN

DUA HAKKINDA HADİS-İ ŞERİFLER

Kur’an-ı Kerimden Dualar

Dûa Etmek, Duaların Karşılığı

KUL HAKKI VE DUA

Şer Bilinen Hadiseler ve Duaların Sonucu

DUÂNIN ÂDÂBINDAN

Dua Eden Adama Hazreti Musa’nın Acıması ve Hazreti Allah’ın Hazreti Musa’ya Cevabı

Demircinin Büyük Makama Ulaşmasının Sırrı

Bedevinin Duası

FIRINCININ DUASI

VAKIA DUASI, MANASI VE VAKIA SURESİNİ OKUMA USULÜ

Dilin Afetleri

İslam dini, iman ve ibadetle beraber güzel ahlakı da emreder, onunla bütünleşir. Hayatımızın tamamında da edep ve nezaket usulleri öğretilir.

Haya ve Edeb dini olan İslâm, edebe aykırı hareket ve sözden uzaklaşmayı her mü’mine  emreder.”Hayâ imandandır.” Müminin kalbindeki iman nuru ve yaptığı ibadetler onun azalarına da sirayet eder.

 Onun elinde, dilinde ve davranışlarında hep güzel ahlakın numuneleri vardır.

Dili ile Yüce Allah’ın ismini zikrediyorsa onu başka şeylerle kirletmez.

Bilhassa yalan, iftira, gıybet, dedikodu, laf taşımak gibi dil afetlerinin ahiret yıkımına sebep olduğunu bilir. Hadisi şerifte ifade buyrulduğu üzere; “Müslüman, elin­den ve dilinden insanların selâmette olduğu kimsedir.”

 Onun için, eli ile dili ile veya uygulamaları ile hiç kimseyi rahatsız edemez.

Ebû Hureyre (r.a.) ın rivayetine göreRasûlullah (sav)e, insanları cennete en fazla sevk eden şey sorulduğunda; “Allah korkusu ve güzel ahlaktır.“ buyurdu.

 (Başka bir zaman): İnsanları en fazla ateşe götüren nedir, diye sorulunca da:“Ağız ve ırz’ dır. ” buyurdular. (Tirmizî, kitabü’l-birr 62.)

Dil afetleri içerisinde, yaşadığımız topluma ne zaman sirayet ettiğini bilmediğimiz, belki de kanıksadığımız; ama İslam’a ve insanlığa hiç yakışmayan çok yaygın bir hastalıktan bahsetmek istiyorum .O da sövüp-saymak, ahlaksızca  konuşmaktır.

Bu hastalık günümüzde o kadar yaygın ki; adeta Türkçemizdeki bir bağlaç halinde, rahat bir şekilde kullanılmaktadır… Maalesef; aile ortamlarında, baba oğul birbirlerine konuşurken bile bu çirkin kelimelerden sakınılmamaktadır.

Bazen öfke anında, bazen de hiçbir sebep yokken cümlenin başında, ortasında, sonunda bu iğrenç ifadeler sayılıp dökülmektedir.

Bunlar yetmezmiş gibi, edep ve haya timsali olması gereken hanımların ve kız çocuklarının da bazen bu çirkefliğe bulaşması, adeta erkeklerle yarışması, toplumumuzdaki ahlaki seviyeyi göstermesi bakımından oldukça ibretliktir.

Halbuki sövmek, İslam edeplerine aykırı bulunan hareketlerin başında ge­lir.

Sövmenin en ağırı, dilimize yerleşmiş bulunan ve ırz ve namusa tecavüzü ifade eden galiz lâflardır. Ve maalesef toplumumuzdaki büyük bir ahlaki yaradır.

Bunlardan başka, bir kimsenin ailesinin ve kendisinin ırzına ve na­musuna leke teşkil edecek, şeref ve haysiyetini kıracak sözlerde bulun­mak da buna dâhildir.
Sövmenin tamamı günahtır. Bu lafızların derecesine göre günahı da artar.

Bazıları, insanı dinden, imandan uzaklaştırıp küfre götürür. Bu se­beple o gibi sövmelere Türkçemizde “Küfür lâfzı” veya “Küfretmek” de denilmiştir.

Meselâ bir kimse­nin mukaddesattan birine; Peygambere, Kur’ân’ a, iba­detlere ve dinî hükümlere sövmesi onu dinden çıkarır ve imandan mahrum eder.

 Aynı zamanda insanın başı ve başında bulunan, göz kulak gibi azaları da mukaddestir. Onlardan birine sövmek de kişiyi dinden çıkarır.
Rabbimizin “öf” bile dememize müsaade buyurmadığı anne ve babamıza sövmek büyük günahlardandır. Buna sebep olmak da aynıdır.

Nitekim Resûlullah (sav)Efendimiz bir gün ashabına hitaben;

”Bir adamın, ana ve babasına sövmesi, büyük günahlardandır.” buyurmuştu. Ashabı kiram:

“Ey Allah’ın Resulü! Bir adam anne ve babasına sövebilir mi? de­diler.

 Efendimiz (sav)”Evet, o bir başka adamın babasına söver de o da onun babasına sö­ver. Anasına söver de o da onun anasına söver.” buyurmuşlardır. )

Öfke zamanında nasıl konuşacağımızı ise Efendimiz(sav) bizlere şöyle öğretiyor:

Sizden biriniz arkadaşına kızacak olursa, ona iftira etmesin; annesine, babasına, milletine sövmesin. Fakat sövme (kötü konuşma) ihtiyacını duyuyorsa, o zaman:’Sen cimrisin yahut korkaksın, yalancısın, yaramazsın.’ desin.”(Kenzü’l-Ummal, No: 8134)
Görüldüğü gibi İslam’da kızmanın bile bir edebi varken, bir Müslümanın din kardeşine küfretmesi, İslam’a da insanlığa da sığmayan çirkin bir harekettir.

En şe­refli ve temiz bir uzuv olan ağzımızı en bayağı işlere âlet etmek, esef vericidir. 

Hadisi şerifte ”Dilini tutan kurtuldu.” buyrulur. 

Kaf suresinin 18. ayeti kerimesinde mealen: “İnsan hiçbir söz söylemez ki yanında (onu) gözetleyen, dediklerini zapteden bir melek hazır bulunmasın.” Buyrulur.

Yani ağzımızdan çıkanlar hep kayıt altındadır ve hesabı vardır.

O halde dilimize sahip çıkalım, basit şeylerle ebedi hayatımızı tehlikeye atmayalım. Özellikle çocuklarımızın yanında daha sorumlu ve daha dikkatli olalım.

İNSANIN KENDİNE VERECEĞİ EN DEĞERLİ HEDİYE

ERKEN KALKMAK                                                Her gecenin sonunda çiğ damlalarıyla süslenmiş, güllerın handan olduğu, lisanınca zikreden bülbüllerin nalan olduğu, idrak ehlinin şâdan olduğu hususi bir vakit vardır.

Güneşin batışıyla imsak vakti arasındaki zamanın son altıda birine denk düşen bu vakit, seher vaktidir. Gecenin nihayeti; sabahın bidayetidir. O vakitte sükûnet, yerini harekete bırakır. Rızıkların taksim vaktidir; âgah olanlar o demden bereket alır.
Kur’ân-ı Kerîm’de, “Örtüğü zaman geceye, açıldığı zaman gündüze…”(Leyl Sûresi, âyet-i kerime 1-2) buyurulmuş; gece istirahat, gündüz çalışma vakti olarak tayin edilmiştir. Erken kalkmak, seher vakti ayakta olmak; tüm yaratılmışlarla beraber uyanmaktır. Erken kalkmak, nefes alan sabahı yakalamaktır. Mutlak bir gece sessizliğinden sonra, kâinatın yeniden canlanışını seyretmek, kuşların cıvıltısıyla tefekküre fırsat bulmaktır.

Yatma seherde/Düşersin derde
Seher vakti, insan bedeninde fizyolojik bir uyanma gerçekleşir. O saatlerde bütün organları ve sistemleri faaliyete geçiren hayati hormonlar üretilir. Bu olaylar “biyo-ritm” adını verdiğimiz biyolojik saat tarafından denetlenir. Hazreti Allah’ın bedenimize yerleştirdiği bu “biyolojik saat”, beynimizde orta alt bölgede bulunan ve yirmi bin sinir hücresinden oluşan bir merkez tarafından yönetilir. Bu vakitte uyursak; uyku süresince organlar yavaşladığından hormonlar yeteri kadar üretilemez. Bu hale devam etmek hormon dengesizliğine, hastalıklara ve ruhsal bozulmalara yol açar. Büyüklerin “Yatma seherde/Düşersin derde!” demelerinde nice hikmetler vardır.

Ömürden nasıl tasarruf edilir?
San Diego Üniversitesi araştırmacılarına göre,
yetişkin bir insan için günde beş saat uyku yeterlidir. Saat 22.00-04.00 arası, uyku için en ideal zaman dilimidir. Bağışıklık sisteminin verimli çalışmasında önemli bir rolü bulunan melatonin hormonu, bu zaman diliminde salgılanır. Ozellikle gece 02.0004.00 saatleri arasında bu hormon, kandaki en üst düzeyine çıkar. Aydınlanmanın başladığı seher vaktinde salgısı düşer ve vücudun uyanması kolaylaşır. Gecenin verimsiz sohbetlerini terk edip uykuya kananlar, sabahın bu nurlu, bereketli vaktin kavuşurlar. “Çok uyuyan gözden sana sığınırım ey Allah’ım!” diyenler, “Az konuş, az ye, az uyu!..” (Tirmizî, Zühd 47) emrini kendilerine şiar edinirler, insana verilmiş en kıymetli sermayenin ömür olduğunu bilirler ve bu sermayeyi uykuda geçirmek istemezler.
Günde sekiz saat uyuyan bir insan, ömrünün üçte birini, altmış yıl yaşayan bir insan, yirmi yılını uykuda geçirmiş olur. Günde dört saat uyuma alışkanlığı edinilse, ömürden on yıl tasarruf edilebilir. On yıla, hedeflediğimiz birçok şey sığabilir.
Her değişiklik küçük adımlarla başlar Hedeflerimize ulaşmanın, hayallerimizi gerçekleştirmenin en iyi yolu uyanmaktır. Sabah, alarmımız çalınca iki seçeneğimiz var; ya tekrar yatıp rüya görmeye devam edeceğiz ya da uyanıp düşlediğimiz güzelliklerin peşinden gideceğiz. O esnada konfora yenik düşmek, hedeflerimiz karşısında yenik düşmektir. Er kalkan işine, geç kalkan düşüne, demişler.
Tarihte adını başarılarıyla andığımız insanların hepsi uyku vakitlerini kısa tutmuşlar ve seher vakti güne başlamışlardır. Çünkü bir ömrü değerli kılmanın ilk adımı, bir günü değerli kılmaktır. Sekiz yıllık kısacık saltanat hayatına nice fetihler sığdıran ve “Ebuzzafer” namıyla anılan Yavuz Sultan Selim Han’ın, daha şehzadelik döneminde uykusunu üç saate indirdiğini, günde beş saatini okumaya ayırdığını, tarih kitapları yazmıştır. “Cenâb-ı Hak, uykularımızı alsa da sabahlara kadar ders okusak…” sözü, gayreti diniyye açısından rehber bir sözdür.
Biz, padişahlar, âlimler ve Allah dostları kadar uyku fedakârlığı yapamayabiliriz. Ancak onların ayak izlerini takip edebiliriz. Fakat unutmayalım ki beşeriyette müsaviyiz. Bugünden itibaren fıtratımıza uygun bir düzende uyumaya ve her seher vaktini idrak etmeye niyet edebiliriz. Her değişiklik, küçük adımlarla başlar. Küçük ve sağlam adımlarla kalıcı bir erken kalkma alışkanlığı edinebiiıriz. Dr. Maxwell Maltz’e göre yeni bir alışkanlık edinmek için yirmi bir gün tekrar etmek şarttır. Güncel bir araştırmaya göre ise edinilecek alışkanlık fıtratına göre bu süre değişkenlik gösterebilir. Kırk günden edindiğimiz davranışı olgunlaştırırız, altmış altı günden sonra düşünmeden yapay hale geliriz.

Müslüman saati
Sebat edin ki; sabahın nuruyla ömrünüz aydın olsun. Böyle yaşamaya alışırsanız, ezanî saatin yerini alan yeni saatten hayıflanan Ahmet Haşim’in “Müslüman Saati” yazısında ifade ettiği gibi, fecrin bereketini yalnız kümeslerdeki horozlara bırakmamış olursunuz.
Ahmet Haşim’e kulak verelim. “Yeni saat, Müslüman akşamının mahzun ve muşaşa (gösterişli) dakikasını dağıttığı gibi, yirmi dört saatlik yabancı “gün”un getirdiği maişet şekli de bizi fecr âleminden mehcur bıraktı (ayrı düşürdü). Artık geç uyanıyoruz, fecri yalnız kümeslerimizdeki dargın ve mağrur horozlara bıraktık. Hâlbuki fecir saati, Müslüman için rüyasız bir uykunun nihayeti; yıkanma, ibadet, neşe ve ümidin başlangıcıdır. Muslüman yüzü; kuş sesleri ve çiçek kokuları gibi fecrin en güzel tecellilerindendir.”
Öyleyse bu kıymetli vakitte uyanık olun. Uyanık olduğunuz her vakit de hayırla meşgul olun. İnsanlarda infial uyandırmayın, kuşku uyandırmayın, nefret uyandırmayın. Ulaşabildiğiniz herkesi gaflet uykusundan uyandırın, ilme karşı merak uyandırın. Kendiniz âgah olduğunuz gibi, hane halkınızı da sabahın erken vakti uyandırın. Aş da sabahın, iş de sabahın.
Unutmayın!
***

ERKEN KALKMAYI HAYATINIZA
KALICI OLARAK YERLEŞTİRMEK
İÇİN ŞU 6 MADDEYİ
UYGULAYABİLİRSİNİZ:
1- Uğrunda çaba sarf ettiğiniz bir hedefiniz, yani uyanmak için bir sebebiniz olsun. Uğrunda sabahları yatağınızdan fırlayacağınız bir davanız olursa; çalar saate bile ihtiyaç duymazsınız.
2- Yeterli gece uykusu uyuyun, sabah kalktığınızda daha dinç olursunuz.
3- Uyumadan dört saat önce yemeyi, bir saat önce sıvı alımını kesin.
Özellikle kafein almayın; daha kaliteli ve kesintisiz bir uyku uyursunuz.
4- Uyku vaktinize iki saat kala, teknolojik cihazlardan çıkan radyasyona maruz kalmayın. Kitap okuyabilirsiniz; uykuya rahat dalarsınız.
5- Hareketli bir yaşamınız olsun. Hafif bir vücutla yataktan daha kolay ayrılırsınız.
6- Alışkın olduğunuz uyku süresini yavaş yavaş azaltın. Kırk gün boyunca zorlansanız da sebat edin. Bazı güzel alışkanlıkları edinmek için kırk fırın ekmek yemek gerekir; kırk sayısında hikmet vardır, bilirsiniz.

Emine ÇETİNKAYA – İnsan ve Hayat Dergisi Ocak 2022 Sayfa 14

 

Selâmlaşmak

Selamlaşmak en kolay, ama faziletçe çok büyük bir İslami güzelliktir.

Selâm Allah’ın isimlerindendir. Kullarını tehlikelerden sâlim kılan, mahlûkatına esenlik ve selâmet veren Allahü Zülcelâl (cc), Selâm’dır.

Cenâb-ı Hakk’ın Kendi Zât-ı Akdes’i her türlü eksikliklerden ve noksanlıklardan sâlim ve münezzehtir.

Cenâb-ı Hak bu mübarek ismini kulları arasında muhabbeti artırmak, onlara huzur sağlamak için ikram etmiştir.

Hem dünyada hem ahirette bu mübarek isim bizler için bereket vesilesidir.

Bizler her namazdan; sağımızdaki ve solumuzdaki insanlara, cinlere ve meleklere selâm vererek çıkarız; selâmdan sonra da “Allahümme ente’s-Selâmü ve minke’s-Selâm..” Yani Allahım Selâm sensin ve selam selamet ve huzur,senden gelir diye söyleriz ki bu sünnettir..

Selâmı vermek sünnet-i kifâye; alması da farz-ı kifayedir.

Kifaye olması şudur: Kalabalıkta bir kişinin vermesi veya alması ile diğerleri de bu sünneti işlemiş olur.

Evet, selâm vermek sünnettir. Fakat bir farzın işlenmesine sebep olması ve İslâmî bir şiarın ihyasına hizmet etmesi bakımından almaktan daha hayırlıdır. Zira selâm veren kişi hem işlediği sünnetin ve işletmeye vesile olduğu farzın sevaplarını birlikte kazanmış olur. Bu sebeple bir hadîs-i şerifte, “İnsanların en cimrisi selamı esirgeyendir.”buyrulur.

Başka bir hadisi şerifte ise;

“İnsanların Allah’a göre en hayırlısı, selâma ilk başlayandır.” buyrulmuştur.

Nitekim Süleyman Hilmi Tunahan efendi hz.de bir talebesine nasihatlerinde şöyle buyurur: ”Dışarıya çıktığında karşına ilk gelen kişiye selam ver.onun vermesini beklersen olmaz.önce sen ver. Çünkü veren el alan elden, sunan gönül, kabul edenden azizdir.”

Rabbimiz, Kur’ân-ı Kerim’in ondan fazla yerinde biz kullarına selâm vermiştir.  Ayet-i Kerimede buyruluyor ki:

“Bir selâm ile selâmlandığımz vakit siz ondan daha güzeli ile selâmı alın veya onu ayniyle karşılayın. Şüphesiz ki Allah her şey’in he¬sabını hakkıyle arayandır.”(Nisa suresi.86).

Ayet-i Kerimede emredildiği üzere «Daha güzel» bir şekilde selâmı alabilmek için «esselâmü aleyküm» diyene «ve aleykümüs-selâm ve rahmetullah» denir.

«Esselâmü aleyküm ve rahmetüllah» diye selâm verene;

«ve aleykümüsselam ve rahmetüllahi ve berekâtü» diye selâm almalıdır. Bunların hepsini birden söyleyene ayniyle mukabele edilir.

Veya, ”ve aleyküm” denilir.

 Selâm, küçük büyük her Müslümana verilir.

Tevazua daha muvafık olduğu için binekli, yaya olana; yürüyen, oturana selâm verir.

Az olan bir topluluk, çok olana selâm verir. Yaşça ve ilimce küçük olanlar, büyük olana selâm verir. Zira büyüklere hürmet, Islâmî bir vecibedir.

Ayrıca; Kişinin eve girdiğinde kendi ehline selam vermesi de sünnettir. Berekete sebeptir. Bununla beraber; Cum’a ve bayram günlerinde hutbe irâd edilirken, hatibe veya cemaate; ilmî bir ders yapıldığı sırada o mecliste hazır olanlara selâm verilmez. Çünkü, konuşan veya dinleyeni yanıltmak ihtimali vardır.

Ezan ve ikâmet okunurken selâm verilmez.

Kumar masası başında oyun oynayanlara, helâda bulunanlara, hamamda tesettürü terk etmiş kimselere selâm verilemez.

Beşerin hayatının başlangıcında selâm,- devamında selâm vardır.

 Selâm, hayırlı bir duadır. Dünya ve âhirette selâmette olmamız için yapılan bir niyazdır. Selam, cennete girmenin en kolay yollarından biridir.

Cennete girerken ve cennette hep selam vardır.

Esasen Cennet; dârü’s-Selâm’dır, yani selâm yurdudur.

Bu sebeple Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır:

“Selâm Allah’ın isimlerinden büyük bir isimdir. Onu kulları arasına bir teminat vesilesi kılmıştır. Dolayısıyla Müslüman, Müslüman’a selam verince artık selam verdiği kimseyi hayrın dışında bir şeyle anması haramdır.” (Deylemi)

«Selâmı yayınız, yemek yediriniz, akrabalık (vazifelerin) i devam ettiriniz ve halk uyurken namaz kılınız, selâm (ve selâmet) ile cennete giresiniz» (Tirmizi-İbni Mace)