Kategori arşivi: İBRETLİK HİKAYELER

FIRINCININ DUASI

İbrahim Ethem Hazretleri  tacı tahtı terk ediyor. Seneler sonra seyr-i sülûkünü tamamladıktan sonra Belh şehrine tekrar geliyor. Kendi yaptırdığı camide yatsı namazı kılıyor. Dışarıda sulu kar, yağmur, soğuk…

“Şurada kıvrılayım da sabah olunca giderim” diye düşünüyor. Caminin bekçisi geliyor, camide saklandığı yerden buluyor, çıkarıyor.

-“Ne yapıyorsun” diyor.

“Müsaade et, şurada yatayım. Sabah namazından sonra Belh’e gireceğim” diyor.

Görevli bacağından tutuyor onu

-“İbrahim Ethem, senin gibi çulsuzlar için yaptırmadı bu camiyi” diyor ve bacağından sürükleye sürükleye, kafasını merdivenlere vura vura atıyor onu dışarıya.

İbrahim Ethem “Ben bu camiyi yaptırdım” diyemiyor kibir olur diye.

Çaresiz, şehre gidiyor. Her taraf kapalı, sadece bir yer açık. Bir fırın. Kapıyı çalıyor ve sabaha kadar oturma müsaadesi istiyor. Orada çalışan işçi, “Geç otur” diyor.

Aradan bir-iki saat geçiyor. Sabah ezanı okunmaya başlıyor. Okunduktan sonra işçi dönüyor

-“Hoşgeldiniz, nereden gelip nereye gidiyorsunuz, isminiz ne?” diyor.

İbrahim Ethem de

-“Ben iki saattir burada oturuyorum, şimdi mi geldi aklına sormak” diyor.

Fırıncı diyor ki:

-“Ben bu fırında işçiyim. İki çocuğum var, iki de yetime bakıyorum. Ben onlara şimdiye kadar haram lokma yedirmedim. Senin geldiğin vakit benim mesai saatim dahilindeydi. Ezan okundu, mesaim bitti. Seninle istediğin kadar konuşabiliriz, şimdi kazancıma haram karışmaz.” İbrahim Ethem

-“Sen ne güzel adammışsın. Sen Allah’tan bir şey isteyip de olmadığı vaki oldu mu?” diye soruyor.

-“Ben Allah’tan ne istediysem verdi. Fakat Allah’tan bir şey istedim. Onu bana vermedi. Allah’a yalvardım, bana İbrahim Ethem’i göster diye, bana onu göstermedi” diyor.

-“O Allah, öyle bir Allah ki,” diyor İbrahim Ethem, “İbrahim Ethem’i bacağından sürükleye sürükleye, kafasına vura vura getirir sana gösterir ve senin gözünün önünde ruhunu teslim ettirir.” diyor ve Allah diyerek ruhunu teslim ediyor.

***

İlgili Diğer Hikaye ve konular

  1. “…Baban o elmayı ısırmasaydı…”

  2. HELAL EKMEĞİ NEDEN YEMEDİ?

  3. HELAL YEMEK

  4. Hangi Yemekte Hayır ve Bereket Yoktur?

  5. Tavuk yemeden önce okuyun!

  6. HAMAL’IN İP VE KÜFE HESABI

  7. Çocuk Eğitiminde Helal ve Haram Lokmanın Etkisi

  8. İBÂDET ON CÜZDÜR, DOKUZU HELÂL KAZANMAKTIR.

  9. EKMEKÇİ TEYZE!  (İBRETLİK BİR HİKAYE)

ENDONEZYA NASIL MÜSLÜMAN OLDU?

Kendi halinde bir tüccardı. Bir gün kumaşları gemiye yükledi. Endonezya’ya gitti ve oraya yerleşti. İşini orada devam ettirdi. Kumaşları kaliteliydi. Tam da o bölge halkının aradığı cinstendi. Kendisi kanaat sahibi bir insandı tüccarın. Kazancı az olsun, temiz olsun düşüncesindeydi.

Bir gün geç geldi iş yerine. Ama kasada fazlaca para vardı. Belli ki, tezgahtar iyi bir kâr elde etmişti sattığı mallardan. Merak etti, sordu: 

-Hangi kumaşlardan sattın?
-Şu kumaştan efendim.
-Metresini kaça verdin?
-On akçeye.
-Nasıl olur?” diye hayret etti, tüccar.
-Beş akçelik kumaşı on akçeye nasıl satarsın? Bize hakkı geçmiş adamcağızın. Görsen tanır mısın onu?

Tezgahtar gitti, müşteriyi buldu, getirdi.

Dükkan sahibi müşteriyi karşısında görür görmez, helâllik istedi ve fazla parayı müşteriye uzattı. Müşteri şaşırmıştı. Böyle bir durumla ilk defa karşılaşıyordu.
-Ne demekti hakkını helâl et?

Olay kısa sürede dilden dile dolaştı. Çok geçmeden kralın kulağına kadar vardı.

Sonunda kral kumaş tüccarını saraya çağırdı ve sordu:
-Sizin yaptığınız bu davranışı daha önce biz ne duyduk, ne de gördük. Bunun aslı nedir?

-Ben, dedi tüccar,

Müslüman’ım. İslâm dini böyle emreder. Müşterinin bana hakkı geçmişti. Dolayısıyla kazancıma haram girmişti. Ben sadece bir yanlışı düzelttim.

Kral,
-İslâm nedir, Müslümanlık nedir? gibi peş peşe sorular sordu.

Tüccar, birer birer sorularını cevapladı. Kral ilk defa duyuyordu böyle bir dinin varlığını. Fazla zaman geçirmeden İslâm’ı kabul etti. Daha sonra kısa süre içinde de halk Müslüman oldu.

250 milyonluk nüfusa sahip olan bugünkü Endonezya’nın Müslümanlığı kabul etmesindeki sır sadece beş akçelik bir kumaş ve hakkaniyete uygun küçük(!) bir davranış idi…

Yapılan tek şey vardı sadece:
İnandığı gibi yaşamak, sahip olduğu güzellikleri çevresiyle paylaşmaktı. Efendimizin müjdesi herkese açık: “Doğru ve güvenilir tüccar, kıyamet gününde peygamberler, sıddıklar (doğrular) ve şehitlerle beraberdir.”

Yani, asıl olan söz dili değil, hal diliydi.

Konuşmaktan çok yaşamaktı. İnandığı gibi

anlatmaktan ziyade inandığı gibi yaşamaktı…

Güzel Yönetim ve Sonucu

Bahar aylarından bir gün Nûşîrevan, rahatlamak ve ferahlamak amacıyla gezintiye çıktı. Yemyeşil bahçeler, meyveli ağaçlar ve güzel kokulu çiçeklerin arasından geçerken üzerinde salkım salkım üzümlerin bulunduğu güzel bir asma gördü. Hemen atından indi ve secdeye kapandı; Rabbine şükretti. Uzun zaman yüzünü topraktan kaldırmadı. Kafasını kaldırdığında etrafındakilere şöyle dedi; “Unutmayın! Bu senelerin bolluk içinde olması, yöneticinin adaletinden ve halkına karşı güzel niyetindendir. Allah’a şükürler olsun ki o, benim güzel niyetimi diğer şeylerde de ortaya çıkardı. Eğer padişah, köylünün bir elmasını zorla yerse etrafındakiler, ağacı kökünden çıkarırlar, o bahçeyi talan ederler.”

Kaynak : Nasıl Yönetirdi Sayfa 107

En Ağır Mesuliyet

İbnü’l-Esir’in, “zahit ve ibadete düşkün” diye tarif ettiği İlig Nasr Han(Abdülkerim Sattık Buğra Han’ın torununun oğludur) bir gün av sırasında, temiz yüzlü bir ihtiyarın, sırtındaki odun yüküyle bir tepeye doğru zorla çıktığını görür. Hemen kölesini gönderir ve “Git ihtiyarın sırtındaki odunu atınla taşı.” der. İhtiyar, “At taşırsa kölene ne faydası var?” der. İlig Han kölesine “Sen taşı!” der. İhtiyar, “Köle taşırsa sana ne faydası var?” deyince bu sefer han atından inip yükü sırtlar ve tepeye tırmanmaya başlar. Biraz sonra alnında ter damlacıkları belirince ihtiyar alnını silip “Vay hâline ey İlig! Bugün kalem gibi hafif bir yükü yüklendin. Kıyamet gününde çok daha ağır yüklerin, mesuliyetlerin yükünü nasıl taşırsın?” deyince İlig Han “ahh” çekip oracıkta bayılır. Maiyeti onunla meşgulken, ihtiyar onların nazarlarından kaybolur. Rivayete göre o ihtiyar, Hızır Aleyhisselam’dır.

Kaynak : Yedi Kıta Dergisi – Sayı 160 sayfa 23

YUSUF PEYGAMBER BÖYLEYSE?

Yusuf peygamber (a.s.) vefat edince, onu Hazret-i İbrahim peygamberin yanına defnetmek istediler. Gerekli hazırlıklara başlamışlardı. Hazret-i Cebrâil (a.s.) geldi ve dedi ki;

Onu başka yere defnedin, zira henüz saltanatının hesabını vermedi.

Hazret-i Yusuf’un hâli böyleyse, başkalarının hâli nize olur, var kıyas eyle!

Peygamber Efendimiz(s.a.v.) buyurdular ki:

“Halkı yöneten sultanlar, kıyamet gününde elleri bağlı olarak huzura gelecek. Eğer adaletle hüküm sürmüşse, adaleti elini çözecek ve cennete gidecek. Yok eğer zulümle hüküm sürmüşse, elleri bağlı bir şekilde cehenneme gidecektir.”

Devlet adamı, kendisine verilen nimetin değerini bilmeli, kıyamet günü yaptığı her hareketin hesabını vereceğini aklından çıkarmamalıdır.

Kaynak : Nizamülmülk Siyasetname’den Seçmeler Sayfa 15(Hasbahçe)

Zaman İçinde Zaman, Mekân İçinde Mekân

Abdülkadir-i Geylâni Hazretlerine hizmet edenlerden biri, huzûr?u seniyyelerine çıkarak:

Efendim, Cenâb-ı Hak Zat’ınıza kudretinin tasarrufunu bahşetmiştir. Onun için istediğiniz kimselere ufak bir nazarı âlinizle birçok rütbeler verebiliyorsunuz. Size epey hizmet ettim, bana hâla bir şey ihsân etmediniz, niyâz ediyorum” der.

Koca Gavs:

Pekalâ, bugün bana bir helva pişir de, bakalım Kudret neler ihsân eder, senin de gönlün olsun” buyururlar.

Adamcağız, “Başüstüne” diye sevinerek, helvayı pişirmeye başlıyor. O esnâda da Hindistan’dan bir heyet gelerek Abdülkadir-i Geylâni Hazretlerine:

Efendimiz, hükümdarımız öldü, bize bir hükümdar göstermenizi niyâza geldik,” derler.

Bunun üzerine Abdülkadir-i Geylâni Hazretleri, helva pişiren adamını çağırarak:

Nasıl, Hind padişahlığını kabul eder misin?” diye ferman buyuruyorlar.

Adamcağız pürneşe:

Aman efendim, ihsan buyurdunuz” diye can atarak sevinirken,

Abdülkadir-i Geylâni Hazretleri:

Yalnız, seni şu şartla oraya padişah yapıyorum: Ne kazanırsan yarı yarıya paylaşacağız, buyururlar.

Pek tabiî olarak tâlip, bu emri minnetle kabul ediyor. Nihâyet adamcağız hakikaten söylendiği gibi Hindistan’da büyük bir saltanata, muazzam saraylara, mutantan debdebelere, güzel eşlere sahip olduğu gibi bir de erkek evlâda sahip olur. Aradan onbir sene geçiyor ve bir gün Abdülkadir-i Geylâni Hazretlerinin teşrifleri haberi çıkıyor. Hükümdar, onu karşılayarak sarayında bir kaç gün hizmetinde bulunduktan sonra Abdülkadir-i Geylâni Hazretleri artık döneceklerini haber veriyorlar.

Padişah:

Efendim, biraz daha kalıp bizleri sevindirin,” diye ricada bulunuyorsa da Abdülkadir-i Geylâni Hazretlerinin muhakkak teşrif edeceklerini anlayınca:

Efendim, bari kusurlarımızı af buyurun,” diyor.

O vakit Sultan Abdülkadir-i Geylâni Hazretleri, hükümdara:

Yalnız sizinle bir sözümüz vardı. Sizi biz buraya padişah olarak gönderirken ne kazanırsanız yarı yarıya olacak, diye bir söz vermiştiniz. İşte şimdi, buraya geldikten sonra ne kazanmış iseniz hesaplaşmak istiyorum,” buyuruyorlar.

Padişah bunun üzerine bütün servetini tesbit ederek yarı yarıya ayırıyor ve Hazreti Gavs’ın huzuruna arzediyor.

Abdülkadir-i Geylâni Hazretleri:

İyi amma siz bir erkek evlat da kazandınız; onu da taksim etmeniz lazımdır,” buyurunca,

Padişah: “O nasıl olacak?” diye soruyor.

Abdülkadir-i Geylâni Hazretleri cevaben:

Çocuğu ikiye böleceğiz, size istediğiniz tarafı vereceğim,” diye emrediyorlar.

Çocuk ortaya getiriliyor. Abdülkadir-i Geylâni Hazretleri keskin kılıçlarıyla: “Destûr” deyip çocuğu tam ikiye ayıracakları esnâda, padişah belindeki mücevher işlemeli hançerini çekerek:

Eeey sehhar herif! Senelerce bana hizmet ettirdiğin yetmiyormuş gibi şimdi de tesâdüfün bana verdiği nimeti elimden almak istiyorsun,” diye tam Hazreti Gavs’ın göğsüne saplarken bir de bakıyor ki elindeki kaşık helva tenceresine saplanıyor. Ne saraydan eser var, ne saltanattan ve ne de çocuktan bir iz? Bu hal karşısında hayretler içinde kalan tâlibe, Abdülkadir-i Geylâni Hazretleri tebessüm ederek:

Oğlum karıştır helvayı? Biz cimri değiliz, veririz, amma zamanı gelmeden de olmaz?” buyuruyorlar.

Ey tâlib-i Hakîkat! Şimdi sen buna ister rüya de, ister hayâl de, hulâsa ne dersen de. Bizim diyeceğimiz ise bu hal: Zaman içinde zaman, mekan içinde mekan olmasıdır.

Makam-ı Zat’a sahip olan evliyâullaha Cenâb-ı  Hak îcad ve îdam kudreti ihsân ettiğinden bu gibi şeyler oyuncak gibidir. Bu olayda zavallı tâlip, eğer ihlâs ile tam teslim olmuş olsa idi ve Abdülkadir-i Geylâni Hazretleri: “Çocuğu da taksim edeceğiz,” diye emrettiklerinde: “Efendim, taksime ne hâcet, ben de sizin, çocuk da sizin,” diye kalbiyle teslimiyetini ve bağlılığını göstermiş olsa idi, elbette o kaşık hançer olup Hazreti Pîr’in göğsüne saplanmazdı. Hazreti Gavs hakikatte çocuğu parçalayacak değildi ya. Onlar hayat almaz, Hayat verir, Ebedî Hayat.

Kaynak : http://biriz.biz/hikaye/dh399.htm

Gazneli Mahmut’un Peygamberimize Olan Saygısı

Gazneli Mahmut’un Peygamber Efendimizin mübarek ismine olan saygısını anlatan ibretli bir kıssa…

Hindistan fâtihi Gazneli Mahmud’un “Muhammed” isminde çok sevdiği bir hizmetçisi vardı. Ona dâimâ ismiyle hitâb ederdi. Günün birinde bu hizmetçisini kendi ismiyle değil de babasının ismiyle çağırdı. Sultan Mahmud’un bu tavrı karşısında hizmetçi çok üzüldü ve kalbi kırıldı. Niçin böyle hitâb ettiğini sorduğunda ise Peygamber âşığı Gazneli Mahmud şöyle cevap verdi:

“–Evlâdım! Her gün sana isminle hitâb ediyordum. Zira abdestli bulunuyordum. Şu anda ise abdestim yok. Bu sebeple ismini abdestsiz söylemekten hayâ ediyorum. Onun için seni babanın ismiyle çağırdım.”

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Gönüller Sultanı Efendimize Muhabbet, Erkam Yayınları, 2015

Ecelden kaçarken, eceline koşmak.

Tabiin devrinin büyük hadis, fıkıh ve kıraat imamlarından A’meş(rh)’ten rivayet:

-Azrail (AS) insan suretine girerek Süleyman(AS) ve orada bulunan bir adama dikkatlice baktı. Adam da bunu faketti. Azrail(AS) gidince, adam, Süleyman(AS)’a onun kim olduğunu sordu. Azrail olduğunu anlayınca,

“Bu benim canımı alacak gibi bir bakışla bana bakıverdi. Ben bundan korkuyorum.” dedi. Süleyman(AS),

“Ne yapmamı istiyorsun?” deyince, adam.

“Beni rüzgarla Hindistan’ın öbür kenarına attır” dedi. Süleyman(AS)’da adamın dediğini yaptı. Bir müddet sonra Süleyman (AS) yine Azrail(AS) ile karşılaşınca, önceki bakışının sebebini kendisinden sordu. Azrail(AS):

“Hindistan’ın doğusunda pek kısa bir müddet sonra yanındaki o adamın ruhunu kabza memurken, adamı burada senin yanında gördüğüm için ona şaşarak baktım, dedi. Ancak, kendi arzusu üzere ruhunu kabza memur olduğum yere ulaşınca, takdir yerini bulmuş, adamcağız ecelinden kaçarken, bilmeden eceline koşmuştu.” Hz. Süleyman(AS) Azrail’e:

“Hangi insanların canlarını alacağını nasıl bilirsin?” Diye sordu.Azrail (AS)’da:

“Bu hususta senden fazla bir şey bilmem. İsimler sayfa halinde önüme gelir. Bende onların ruhlarını kabzederim” dedi.

***

Ecel geldiği zaman göz görmez olur.(Süleyman Aleyhisselam ve Hüdhüd Kuşu) Tıklayınız…

KİMİN VERDİĞİNİ UNUTMAMALI

Ebû Hüreyre (r.a.), Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’den şöyle rivâyet etti: “İsrâiloğullarında biri abraş (alaca hastalığı olan), biri kel ve biri de kör olan üç kişi vardı. Allâhü Teâlâ, bunları imtihan etmeyi diledi de onlara bir melek gönderdi. Vazifelendirilen melek, abraşa geldi:

‘En çok ne hoşuna gider?’ dedi. Abraş, ‘Güzel bir renk ve güzel bir ten. Çünkü halk beni çirkin görüyor.’ dedi.

Melek abraşın vücudunu sıvazladı. Ondan bu çirkin hâl gitti de ona güzel bir renk ve güzel bir ten verildi. Bundan sonra melek ona: ‘En çok hangi malı seversin?’ diye sordu. Abraşlıktan kurtulan kişi, ‘Deveyi’ dedi. Kendisine on aylık gebe bir deve verildi. Bunun üzerine melek ona, ‘Bu deve sana mübarek ve bereketli olsun’ diye dua etti.

Sonra melek, kel kişinin yanına vardı, ‘En çok ne hoşuna gider?’ diye sordu. O da ‘Güzel saç isterim. Şu kellik benden gitsin! Herkes beni çirkin görüyor’ dedi. Melek, onun başını sıvazladı ve ondan kellik gitti. Güzel bir saç verildi. Melek:

‘En çok hangi malı seversin?’ diye sual etti. O da ‘Sığırı severim’ dedi. Melek ona da bir sığır verdi ve ‘Bu sığır sana mübarek olsun!’ diye dua etti. 

Melek körün yanına geldi ve ‘En çok ne hoşuna gider?’ diye sordu. O da ‘Allâhü Teâlâ’nın gözümü iade buyurmasını ve onunla insanları görmeyi’ dedi. Melek onun gözünü sıvazladı da Allah ona gözünü iade buyurdu. Melek köre, ‘Hangi malı çok seversin?’ diye sordu. O  ‘Koyunu severim’ dedi. Melek de ona, bir koyun verdi. 

Bir müddet sonra deve ve sığır sahiplerinin devesi ve sığırı yavruladı. Koyun sahibinin de koyunu kuzuladı. Bu sûretle deve isteyen kişinin bir vadi dolusu devesi oldu. Sığır dileyen kişinin de bir vadi dolusu sığırı oldu. Koyunu tercih eden körün de bir vadi dolusu koyunu oldu.
Bundan sonra günün birinde o melek, ilk görüştüğü sûret ve heyetinde abraş kişiye gelip dedi ki: 

“Ben fakir ve garip bir kişiyim. Memleketime gidebilecek maişetim ve bineğim yok. Bugün benim için muradıma nail olabilmek evvela Allah, sonra da senin yardımınladır. Şimdi ben, sana güzel bir renk, güzel bir vücut ve birçok mal veren Allah rızası için senden bir deve isterim ki, bu yolculuğumda onun üzerinde muradıma ve vatanıma erişebileyim.” Bunun üzerine eskiden abraş olan kişi ona:

“İyi amma isteyen fakirler çoktur. (Her gelene bir deve vermek işime gelmez)” dedi. 

Melek ona, “Ben seni tanıyorum. Sen halkın iğrendiği, abraş olan kişi değil misin? Sen fakir idin, bu malı sana Allah vermişti.” Bu eski abraş, meleğe:

“Hayır! Ben bu mala atadan ataya intikal ederek varis oldum” deyince melek ona, “Eğer sen bu iddianda yalancı isen Allah seni eski hâline çevirsin” dedi. 

Sonra melek ilk görüştüğü sûret ve heyetinde kel adama geldi ve abraşa dediklerini ona da söyledi. Ve abraşın reddettiği gibi kel de reddetti. Melek de ona: “Eğer bu iddianda yalancı isen, Allah seni eski haline çevirsin!” dedi. 

Bu defa melek, gözlerini sıvazladığı âmâya geldi ve dedi ki: “Ben fakir ve garip bir kişiyim. Memleketime gidebilecek maîşetim ve bineğim yok. Bugün benim için muradıma nail olabilmek evvela Allâh’ın, sonra da senin yardımınladır. Şimdi ben, sana gözlerini iade eden Allah rızası için bir koyun isterim ki, bu yolculuğumda onunla muradıma ve vatanıma erişebileyim.” O kişi meleğe:

“Hakikaten ben âmâ idim. Allâhü Teâlâ gözlerimin nurunu iade etti. Fakir idim, beni zengin kıldı. İşte koyunlarım, dilediğin kadar al! Allâh’a yemin ederim ki, bugün Allah rızası için benden alacağın bir şeyin miktarını sınırlandırarak sana güçlük vermek istemem” dedi. Melek de şöyle cevap verdi:

“Malını tamamen muhafaza et! Allâhü Teâlâ, sizin üçünüzü imtihan etti. Allah senden razı oldu. Onlar ise Allâh’ın gazabına uğradılar.”

/ FAZİLET TAKVİMİ 19-20 Eylül 2021, Pazartesi

***

NİMETİ İDRAK EDEBİLMEK

Dünya Sevgisinin ve Mala Olan Düşkünlüğün Neticesi

Peygamber Efendimiz bir Hadis-i Şeriflerinde dünya sevgisinin ve mala olan düşkünlüğün insanı helake götüreceğini söylüyor. Bu konuda en güzel örneklerden biri Salebe ibni Ebi Hatıb’ın durumudur.

“Salebe ibni Ebi Hâtip Peygamber’imize gelerek “Ya Rasûlallah, Allah’a duâ et de bana mal versin” dedi. Peygamber’imiz onun bu isteğine: “Yâ Salebe, şükrünü edâ ettiğin az mal, şükrünü yerine getiremeyeceğin çok maldan daha iyidir.” diye karşılık verdi. Ancak Salebe: “Ya Rasûlallah! Allah’a dua et de bana mal versin.” diye ısrar etti. Peygamberimiz ona: “Ya Salabe! Beni misâl almak istemez misin? Allah’ın Rasûlu gibi olmak istemez misin? Nefsimi kudret elinde tutan Allah’a yemin ederek söylüyorum ki, dağların benim için altın ve gümüş olmasını dilesem, olurlardı.” diye cevap buyurdu. Salabe bu sefer dedi ki: “Seni Hak dinle peygamber gönderen Allah’a yemin ederim ki, bana mal versin diye Allah’a dua edersen, her hak sahibine hakkını vereceğim.” Bunun üzerine Peygamber’imiz: “Allah’ım, Salabe’ye mal nasib eyle.” diye dua etti. Salebe bundan sonra bir miktar koyun edindi. Salebe’nin edindiği koyunlar hızla çoğaldı. Öyle ki, sürüsüne Medine dar geldiği için vâdiye taşındı. Bu yüzden öğle ve ikindiyi cemaatle kılıp, diğer vakitler cemaatten geri kalmaya başladı. Bu arada sürü üremesine devam ettiği için Salebe artık Cuma’dan başka hiçbir namazı Cemaatle kılmamaya başladı. Derken sürü böcek gibi üremeye devam etti. Salebe de Cuma namazlarına bile gelmez oldu. Bir gün Peygamber’imiz: “Salebe ne yapıyor?” diye sordu. O’na: “Ya Rasülallah, sürü edinince Medineye sığmaz oldu.” diye başlayarak olup bitenleri anlattılar. Peygamber’imiz: “Yazık oldu Salebe’ye! Yazık oldu Salebe’ye! dedi.

Bu sırada “Onların mallarından belirli bir miktar da sadaka al. Böylece onları temizlemiş ve nefislerini arındıtmış olursun. Onlar için duâ et. Senin duân onları huzura kavuşturur. (Tevbe, 103) meâlindeki âyet inerek zekât vermek farz kılındı. Peygamberimiz Cuheyne kabilesi ile Beni Süleym kabilesinden iki kişiye yazılı bir emirname verip, zekât toplamakla görevlendirdi. Onlara “Salebe İbni Hatib ile Beni Süleym’den falan adama varıp zekâtlarını alın.” diye emir verdi.
Adamlar yola çıkıp Salebe’ye vardılar. Peygamber’imizin emirnamesini okuyarak kendisinden zekâtını vermesini istediler. Salebe tahsildarlara: “Bu cizyeden başka bir şey değil. Bu, cizyenin kardeşidir. Gidin işiniz bitince bana yine uğrayın.” dedi. Bunun üzerine tahsildarlar Suleymi’ye yöneldiler. Suleymi onların geldiğini duyunca develerin en semizini seçerek onu zekâtlık olarak ayırdı ve tahsildarları onunla karşıladı. Tahsildarlar bunu görünce: “En semiz deveyi vermen gerekli değil. O yüzden bunu senden almak istemiyoruz.” dediler. Suleymi: “Ne münasebet! Ben onu gönül hoşnutluğu ile veriyorum. Onu size vermek için ayırdım.” dedi. Tahsildarlar görevlendirildikleri zekâtları toplamayı bitirince, Salebe’ye bir daha uğradılar ve zekâtını vermesini istediler. Salebe bu sefer onlara: “Yanınızdaki yazıyı gösterin.” dedi. Yazıya göz atarken yine: “Bu cizyenin kardeşidir, siz gidin ben ne yapacağımı düşüneyim.” dedi.
Tahsildarlar Paygamberimize döndüler. Peygamberimiz onları görür görmez daha kendileri ile konuşmadan: “Yazıklar olsun Salebe’ye!” dedi ve Suleymiye duâ etti. Tahsildarlar da Peygamber’imize gerek
Salebe’nin ve gerekse Suleymiye nasıl davrandığını anlattılar. Bunun üzerine Allah (C.C.) Salebe Hakkında: “Onlardan bir kısmı: ‘Eğer Allah bize mal bağışlarsa mutlaka zekat verir ve mutlaka salihlerden oluruz, diye söz verdiler. Fakat Allah onlara mal bağışlayınca cimrilik ettiler, arka dönüp sözlerinden caydılar. Allah da kendisine verdikleri sözden cayarak yalan söyledikleri için, O’nun karşısına çıkacakları güne kadar kalplerine nifak ekmek suretiyle onları cezalandırdı.” (Tevbe, 75-77) mealindeki ayeti gönderdi.
Peygamberimizin yanında bulunan Salebe’nin bir akrabası, inen ayeti duyunca Salebe’ye vararak: “Ey anası ölesice Salebe! Allah senin hakkında şöyle şöyle bir ayet indirdi.” dedi. Bunun üzerine yola çıkan Salebe, Peygamberimize vararak zekâtını vermek istedi. peygamberimiz kendisine: “Allah, bana senden zekât almayı yasakladı.” diye cevap verdi. Peygamberimizin bu cevabı üzerine Salebe başına toprak serperek dövünmeye koyuldu. Peygamberimiz ona: “İşte senin amelin. Sen, verdiğim emri yerine getirmedin.” dedi. Peygamberimiz, onun vereceği zekâtı almak istemeyince, Salebe ağlayarak evine döndü.

Kaynak : Aşkın Sırrı Somuncu Baba Sayfa 207-209

Zekat Hakkında : Malının Zekatını Verenin Sırat Köprüsündeki Hali

Zekat

VERDİĞİMİZ ZEKÂTLAR KİME GİDİYOR?

ZEKAT