Kategori arşivi: İBRETLİK HİKAYELER

Adem (A.S.), Kimlerin İsmiyle Tövbe Etti?

Zehret’ür-Riyâd’da nakledildiğine göre Hz. Câfer  Sâdık şöyle demiştir:

— Adem (A.S.) ile Havvâ Cennette oturmakta idiler. Hak Taâla Cebrail (A.S.)’ı gönderdi ve:

— Adem’in elini tut ve Cenneti tavaf et, buyurdu.

Cebrail (A.S.) Adem’le birlikte Cenneti tavaf ettiler. Güzel bir saraya geldiler. Bir kerpici altın, bir kerpici gümüştendi. Şerefesi yeşil Zebercedden idi. O sarayda yakuttan bir taht vardı. O tahtın üzerinde nurdan bir kubbe bulunuyordu. O kubbede çok hoş bir sûret vardı. Başında nurdan bir taç, kulağında inciden iki küpe ve belinde nurdan bir kemer vardı. Adem (A.S.) onu gördü. Hayret içinde kaldı. Havva’nın güzelliğini unuttu ve:

— Ey Rabbim! Bu ne suretidir! dedi.

Hak Taâla:

— Bu Fâtıma’nın suretidir. Başındaki taç Muhammed Mustafa (S.A.V) dir. Belindeki kemer Ali’dir. İki küpe de Hasan ile Hüseyin’dir, buyurdu.

Adem (A.S.) bu kubbede beş kapı gördü. Her kapıda nurdan bir söz yazılı idi:

Birinci kapıda, Bu Muhammed’dir.

İkinci kapıda, Bu Ali’dir.

Üçüncü kapıda, Bu Fâtımatüz-Zehrâ’dır.

Dördüncü kapıda, Bu Hasan’dır.

Beşinci kapıda, Bu Hüseyin’dir.

Cebrail (A.S.):

— Ey Adem! Bu isimleri sakla. Bir gün bunlara muhtaç olursun, dedi.

Adem (A.S.) dünyaya indiği zaman üç yüz yıl ağladı.

Nidâ geldi ki:

— Ey Adem! Kâbe’ye bak!

Adem (A.S.) baktı ve bu beş ismin orada yazılı olduğunu gördü.

Adem (A.S.) secde etti ve:

— Ey Rabbim! Muhammed, Ali, Fâtıma, Hasan ve Hüseyin’in hakkı için beni yarlığa ve benim tövbemi kabûl et, diye niyazda bulundu.

Hak Taâla:

— Ey Adem! Eğer bütün zürriyetini benden dilesen,  bu isimlerin hürmeti hakkı için, hepsini yarlığar idim, buyurdu.

Kaynak : ENVÂRU’L ÂŞIKÎN(Âşıkların Nûrları)Y

Yarlığamak : Bağışlamak, affetmek, mağfiret etmek.

Reklam


Hz. Havva Validemiz Niçin Yaratıldı?

Müfessirler şöyle naklederler:

— Hz. Adem Cennette olduğu zaman yalnız dolaşırdı. Gönlü sâkin değildi. Hak Teâla Adem’e uyku verdi. Adem (A.S.)’da uyudu. Hak Teâla Adem’in sol eğe kemiğinden Hz. Havvâ’yı yarattı. Ona Cennet elbiselerini giydirdi. Hz. Havvâ, Ademin başı ucuna oturdu. Adem (A.S.) uykudan uyandığı zaman başında bir kadının oturduğunu gördü. Melekler imtihan için:

Bu kimdir ? diye sordular.

Adem (A.S.):

Kadındır, dedi.

Melekler:

İsmi nedir? dediler.

Adem (A.S.):

Havvâ’dır, dedi.

Melekler:

Niçin Havva’dır? dediler.

Adem:

Diri yaratıldığı için, dedi.

Melekler:

Niçin yaratıldı? diye sordular.

Adem:

Ben onda ve o bende sakin olmak (huzur bulmak) için yaratıldı, dedi.

Nitekim Hak Teâla buyurdu:

«Sizi bir candan (Ademden) yaratan, bundan da, gönlü kendisine yatıp ısınsın diye, eşini yapan O’dur (Allah’tır). (A’râf Sûresi, âyet: 189.)

Bedâyi-i Ahbâr’dan yapılan nakle göre, Adem (A.S.)

Cennete girince, Allah Teâla Hz. Havvâyı yarattı ve:

Benim Cennetimde oturun, yemişlerinden yeyin, fakat şu ağaca yaklaşmayın. Benim selâmetim ve rahmetim sizin üzerinize olsun! dedi. Ve kendisini Hamd ve Senâ ile anıp:

Hamd benim övüncümdür, Azamet benim örtüm, Ululuk elbisem ve bütün mahlûkât benim kulumdur, buyurdu.

Melekler, Adem (A.S.)’a verilen bu şerefi görünce. Cennet halkı ile birlikte, onların üstlerine inciden saçu saçtılar. Adem (A.S.)’a ve Hz. Havva’ya selâm verdiler.

Hak Teâla hazretleri şöyle buyurdu:

Ey Adem! Benim nimetlerime şükret. Seni son derece güzel yarattım. Seni ayağın üzerinde yürüttüm. Sana ruhumu üfledim. Melekleri sana secde ettirdim. İb[1]lis sana secde etmediği için ona lânet ettim. Sana olan iyilikleri tamamladım. Ceneti iki bin yıl evvel, Havvâ ile senin için, yarattım. Eğer bana itaat ederseniz benim Cennetimde kalırsınız. Eğer bana verdiğiniz sözü terk ederseniz Cennetten çıkarır, ateşle azâb ederim.

Adem (A.S.) bunun üzerine:

Ey Rabbim! Ahdini ve emânetini kabul ettim, dedi.

Hak Teâla:

Eğer bu ağaca yaklaşırsanız, zâlim olursunuz, buyurdu.

Eb’ul-Leys İbni Abbâs (R.A.)’dan şu rivâyeti nakleder:

— O zaman İblîs, Adem (A.S.)’ın, Allahtan bu şekil[1]de yücelik bulduğunu görünce hased elti. Cennetten çıkarmak istedi. Yılan suretine girip Cennetin kapısına geldi ve ağladı. Adem (A.S.) ve Havvâ Şeytanı tanımadılar ve:

Neden ağlıyorsun? dediler.

Şeytan:

Sizin için ağlıyorum, birbirinize hasret kalacaksınız. Fakat, size tavsiye ederim ki, bu ağaçtan yerseniz Cennette ebedî kalırsınız, dedi:

Havvâ bu söze mağrur oldu. Oradan gitti, Adem (A.S.)’ın yanına geldi ve:

Bu ağaçtan yiyelim ve Cennette ebedî kalalım, dedi.

Adem (A.S.):

Hak Teâla bizi bu ağaçtan men etti, dedi.

Havvâ bin türlü nâz ve lütuf ile:

Beni seversen bu ağaçtan yiyelim ve Cennete ebedî kalalım, dedi.

Adem (A.S.):

Ey Havvâ! Böyle yapma! Ben Allah’ın hışmından korkarım, dedi.

Hz. Havva:

Allah’ın rahmeti çoktur deyip o ağaçtan bir yemiş aldı, yedi ve:

Ey Adem! Ben yedim, bir şey olmadı, dedi. Zira,o meyveyi yemekle Havva’ya bir hâl olmadı. Çünki Havvâ başkasına uyan, Ademin himâyesinde bulunan kimse, Adem ise kendine uyulan, Havvâ’nın kendisine uyduğu kimse idi. Madem ki uyulan Adem’de bir hal yoktur, uyan Havvâ da da bir hal olmaz. Bunun aksi de böyledir. Ondan sonra Havvâ bir yemiş alıp Adem’e verdi.

Ne zaman ki Adem (A.S.) o meyveden yedi, giydiği güzel elbiseler arkasından düştü, çıplak kaldı. Adem (A.S.) utancından kaçıp gizlendi.

Allah Teâla:

Ey Adem! Benden mi kaçıyorsun? buyurdu.

Bir incir ağacından yaprak alıp kendini örttü.

Saîyd bin Müseyyeb dedi ki:

Adem (A.S.) o ağaçtan yemeyeceğim diye Cenab-ı Hak’la ahd etmişti. Halbuki aklı vardı. Peki, niçin yedi? Cevâbı şudur:

— Havvâ çeşitli yollarla sarhoş etmişti. Bundan dolayı ahdi unutup o meyveden yedi.

Bagavî tefsirinde, nakledildiğine göre Muhammed bin Kays şöyle demiştir:

Hak Teâla Adem (A.S.)’a: Benim yasak ettiğimi niçin yedin? diye buyurdu.

Adem (A.S.):

Havvâ yedirdi, dedi.

Hak Teâla Havvâ’ya:

Niçin yedirdin? buyurdu.

Havvâ:

Bana yılan. «Ye!» dedi, yedim diye cevap verdi.

Hak Teâla yılana:

Niçin yedirdin? buyurdu.

Yılan:

Bana İblis öğretti, dedi.

Hak Teâla Havva’ya:

Ayda bir kerre kan gör! buyurdu.

Yılanın ayakları vardı ve kendi de deve gibi idi.

Hak Teâla yılana.

Ayaklarını kestim, bundan sonra sen yüzün üzerine yürü! buyurdu.

Ondan sonra da İblîs’e:

Bunları sen azıttığın için melun ol, sana lânet olsun! buyurdu.

Hak Teâla bundan sonra yine Adem’e:

Ey Adem! Ben seni şükredesin diye yarattım. Sen ise nimetlerimi inkâr eden bir kul olmak istersin, buyurdu.

Adem (A.S.):

Ey Allahım! Beni toprak et, tek azâb etme! diye yalvardı.

Hak Teâla da:

— Ben seni niçin toprak edeyim? Cennet ve Cehennemi senin çocuklarınla, senden türeyecek insanlarla dolduracağım, buyurdu.

Adem bu sözü işitince, sevinip sustu.

Ondan sonra Hak Teâla, Adem (A.S.)’ı Serendip dağına indirdi ve şunları ona verdi:

1) Allah onu yeryüzüne indirdi.

2) Onu sıkıntıya düşürdü.

3) Rengini değiştirdi.

4 ) Komşuluktan uzaklaştırdı.

5) Hz. Havva’yı ondan ayırdı.

6) Adem (A.S.) ile İblîs arasında tekrar düşmanlık meydana geldi.

7) Allah’ın nehyini çiğnedi.

8) İblîs’i Adem (A.S.)’ın oğullarına havale etti, gönderdi.

9) Dünyayı Adem oğullarına zindân kıldı.

10) Adem (A.S.)ı Cennet havasından mahrûm bıraktı.

Ondan sonra Hak Teâla Havva’ya:

Ey Havvâ! Nasılsın? diye buyurdu.

Havva da:

Ey Rabbim! Benim zînetlerim ve elbiselerim gitti, dedi.

Hak Teâla:

Bu elbiseleri senden kim giderdi? buyurdu.

Hz. Havvâ:

Ettiğim hata giderdi. Beni düşmanım İblis kandırıp aldattı. Sana and içti, ben de aldandım, dedi.

Hak Teâla hazretleri:

Ey Havvâ, seni şu on beş şeye müptelâ ettim, buyurdu:

1) Hayız görmek.

2) Karnında çocuk taşımak.

3) Çocuk doğurmak,

4) Din noksanlığı,

5) Akıl noksanlığı,

6) İddet (belirli bekleme zamanı) bitmeyince evlenmemek.

7) Mirâs noksanlığı.

8) Erkeğin emrinde ve hükmü altında olmak.

9) Talak (boşanma) senin elinde olmamak.

10) Harbe gitmemek.

11) Kadından Peygamber olmamak.

12) Halîfe ve Sultan (Devlet Reisi) olmamak.

13) Erkeklerinden izinsiz üç günlük yere gitmemek.

14) Bütün Cemaat kadın olsa Cuma namazı kılmamak.

15) Genç kadınlara erkekler selâm vermemek.

Şimdi ey Havvâ! Cennetten çık! Sana: aklı, dinî,mirası ve tanıklığı eksik kıldım.

Havvâ:

Ey Rabbim! Cennetten nasıl çıkayım? Bütün yücelikleri benden giderdin! dedi.

Hak Teâla.

Cennetten çık! Senin neslinden nice Peygamberler, Velîler ve Şehitler gelecek ki, Cenneti onlarla dolduracağım, buyurdu.

Ne zaman ki Adem (A S.) Cennetten çıktı, Cebrâil (A.S.)Adem’i Serendib’e; Havvâ’yı da Cidde’ye indirdi.

Melekler Adem (A.S.)’ı gördüler. Çıplak dolaşırdı.

Onu esirgediler ve:

Ey Rabbim! Ademi utandırma! dediler. Adem (A.S.) Cennetten çıktıktan sonra ellerini başının üzerine koyup gözlerinden akan yaş yanaklarından akardı. Bazı melekler Adem (A.S.)’ı kınadılar. Hak Teâlanın (A.S.)’a verdiği nimetlerden ve ahdinden bahsettiler.

Adem (A.S.):

Allah’ın takdiri böyle idi ki beni yere indirdi, dedi,

Hak Teâla Adem (A.S.) a:

— Ben şöyle takdir ettim ki, tövbe olmayınca asîleri kabul etmem. Seni topraktan yarattım. Hiç bir melek, şekil ve mükemmellikte sana benzemez. Ruhumdan sana ruh üfledim. Melekleri sana secde ettirdim. Havvâyı sana verdim. Sana bütün isimleri öğrettim. Meleklerime seni hatip kıldım, Nihâyet sen benim ahdimi unuttun ve Şeytana uydun, buyurdu.

Adem (A.S.):

Ey Rabbim! Bu nimetlerin hepsini sen verdin. Ben senin şükründen ve verdiklerini dile getirmekten acizim. Ey Rabbim! Beni Muhammed muhabbeti için esirge. Zira bütün mevcudatı onun için yarattın, dedi.

Hak Teâla:

Ey Adem! Muhammed kimdir? Sen ne bilirsin? buyurdu.

Adem (A.S ):

Cennetin her yerinde: (Lâilâhe illellâh Muhammedün Rasûlûllâh) kelimesinin yazılmış olduğunu gördüm. Onun ismini Arşda ve Levh-i Mahfuzda yazılı gördüm. Bunlardan anladım ki, sana ondan daha sevgili kul yoktur, dedi.

Hak Teâla:

Ey Adem! Eğer (Besmele) ile başlarsan, mescidleri sana mesken kıldım. Yiyeceklerimi sana helâl kıldım. Yeryüzünde senin için sular akıttım. Ye, iç! Benim zikrimle meşgul ol! buyurdu.

Adem (A.S.):

Ey Rabbim! Fazlalaştır, dedi.

Hak Teâla:

Bir hayırına on veririm. Bir şerrine de bir yazarım buyurdu.

Adem (A.S.):

Ey Rabbim! Fazlalaştır, dedi.

Hak Teâla.

Tövbeni kabul ettim, buyurdu.

Adem (A.S.):

Ey Rabbim! Fazlalaştır, dedi.

Hak Teâla:

Seni ve çocuklarını yarlığarım, buyurdu.

Adem (A.S.):

Ey Rabbim! İşim tamam oldu dedi.

Ondan sonra İblis (Lanet olsun):

Ey Rabbim! Böyle olmak senin ilminde vardı. Şimdi bana da kıyamete kadar fırsat ver, dedi.

Hak Teâla:

Emân (fırsat) verdim. Ne gerekse işle! buyurdu.

İblis:

Ey Rabbim! Beni yeryüzüne indiriyorsun. Hani bana mesken? dedi.

Hak Teâla:

Mezbelelikleri sana mesken kıldım, buyurdu.

İblis:

Ey Rabbim! Onlara Peygamberler ve kitaplar verdin. Bana da kitap gerek, dedi.

Hak Teâla:

Boş ve lüzumsuz şiir ve hicivleri sana Kitap olarak verdim, buyurdu.

İblis:

Hani benim Peygamberlerim? dedi.

Hak Teâla:

Cadılar ve kâhinler senin peygamberlerindir, buyurdu.

İblis:

Hani benim evim? dedi.

Hak Teâla:

Hamam senin evindir, buyurdu.

İblîs:

Hani benim müezzinlerim? dedi.

Hak Teâla.

Saksağanlar sana müezzin olsunlar, buyurdu.

İblîs:

Hani benim yiyeceğim? dedi.

Hak Teâla:

Benim adımla başlanmayan taam senin yiyeceğin olsun, buyurdu.

İblis:

Hani benim şarabım? dedi.

Allahü Teâla:

Sarhoş eden her şey senin şarabın olsun, buyurdu.

İblis:

Hani benim meclisim? dedi.

Hak Teâla:

Sokaklar, çarşılar ve pazarlar senin meclisin olsun, buyurdu.

İblis:

Ey Rabbim! Hani benim işaretim? dedi.

Hak Teâla:

Benim lanetim ve gazabım senin üzerine olsun, buyurdu. Ve onu on şeye müptelâ kıldı:

1) Huzurundan kovdu.

2) Cennetten çıkardı.

3) Sûretini değiştirdi.

4) İsmini değiştirdi.

5) Câhillere imam kıldı.

6) Ona lânet etti.

7) Ma’rifetinden mahrum etti.

8) Tövbesini aslâ kabul etmedi.

9) Rahmetinden mahrum kıldı.

10) Cehennem halkının hâtibi yaptı.

Adem (A.S.):

— Ey Rabbim! İblîs’e kıyamete kadar fırsat verdin. Sana evlâtlarımı azdırmak için and verdi. Ben onun hilesinden emin olamam, dedi.

Hak Teâla:

Ey Adem! Ben sana üç şey verdim ki, bütün âlem seni azdıramaz, buyurdu.

1) Benim için banâ ibâdet et ve bana şirk koşma.

2) İşlediğin her hayır için yerine on veririm. Eğer günah işlersen bir yerine bir yazarım. Eğer istiğfar edersen kabûl edip yarlığarım. Nitekim Hak Teâla buyurur:

«İşte ben muhakkak yakınımdır. Bana duâ edince ben o duâ edenin dâvetine icâbet ederim…» (Bakara Suresi,  âyet:186.)

İblis Adem (A.S.)’ı gene kıskandı ve:

Ey Rabbim! Öyle olunca ben onun çocuklarını nasıl aldatayım? dedi.

Hak Teâla:

Damarlarında ve göğüslerinde yer bul ve dilediğin şekilde onları aldat, buyurdu.

İblîs:

Ey Rabbim! Beni yere mi indiriyorsun? dedi.

Hak Teâla.

Benden ümidini kesenleri Cehenneme indiririm, dedi ve:

«Yemin ederim ki, onlardan kim sana uyarsa Cehennemi bütün sizden dolduracağım» buyurdu. (A’râf Sûresi, âyet: 18.)

Hz. Adem (A.S.):

Ey Rabbim! Yılan benim düşmanıma yardım etti, ben onunla dünyâda ne ederim? dedi.

Hak Teâla:

Ey Adem! Onun yerini yerin altı ve yiyeceğini toprak kıldım. Dışarda gördüğün zaman başını parçala! buyurdu.

Hak Teâla Tavûs’a da:

Seni sularda eğleştirdim ve rızkını da yerden verdim, buyurdu.

Hz. Havvâ:

Ey Rabbim! Beni eğri kemikten yarattın. Aklımı, dinimi, tanıklığımı ve mirasımı eksik kıldın. Senden dilerim ki, erenlere verdiğin sevâptan bana da ver, dedi.

Hak Teâla:

— Ey Havvâ! Hayayı, merhameti ve anlaşmayı sana verdim. Kızların çocuk doğururken ölseler, onlara şehitlik mertebesi verdim, buyurdu.

Ondan sonra Hak Teâla Ademi tövbe kapısından Hindistandaki Serendibe indirdi. Hz. Havva’yı Rahmet kapısından Ciddeye indirdi. İblîs’i de lânet kapısından çöllere bıraktı. Yılanı Azab kapısından çıkarıp çöllere bıraktı. Yılanı Azab kapısından çıkarıp İsfehân memleketine sürdü. Bunların Cennetten çıkması ikindi vaktinde oldu.

Hz. Adem ayağa kalktığı zaman başı göklere varırdı ve meleklerin zikrini işitirdi. Sonra sakalı çıktı. Önce genç oğlandı. Bundan sonra Adem (A.S.) meleklerin sesini işitmez oldu, son derece yalnızlık çekti ve:

Ey Rabbim! Ne oldu ki, meleklerin sesini işitmez oldum? dedi.

Hak Teâla:

Hatâ işledin, araya perde çekildi ve onların sesini duymaz oldun, buyurdu.

Müfessirler şöyle derler:

— Adem (A.S.) yeryüzüne indiği zaman Hak Teâla, göklere yere ve dağlara emânet arz etti: «Bu emâneti içindeki ile taşır mısınız? diye buyurdu.

Onlar:

Ey Rabbîm! İçindeki nedir? dedi.

Hak Teâla:

Eğer bana itaatli olursanız sevap bulursunuz ve eğer âsî olursanız azâb’a uğrarsınız, buyurdu.

Onlar:

Ey Rabbim! Biz sana itaatliyiz. Fakat bize ne sevâb ve ne de azab gerek dediler.

Allah’ın bunlara emaneti teklif etmesinden gaye imtihan etmektir. Ondan sonra Allah Teâla emâneti Adem (A.S.)’a teklif etti.

Bagavî, tefsirinde şöyle der:

— O emânet dört köşeli bir taş idi. Hak Teâla onu göklere, yere ve dağlara arz etti. Kimsenin gücü yetmedi. Fakat Adem (A.S.) kimse buyurmadan o taşı aldı ve getirdi. Yere koymak istedi. Allah Teâla hazretleri:

Ey Adem! Yerinde dursun. Senin ve evlâdlarının Kıyamete kadar boynunda kalsın, buyurdu.

İmam Muhammed Şehristanî Tefsîr-i Kebîrinde,

Tevrât’dan şu nakilde bulundu:

İblîs (Allah’ın laneti üzerine olsun).

Hak Teâla benim ve mahlûkatın ilâhıdır. Ve her şeye kadirdir.

Nitekim Hak Teâla şöyle buyurur:

«(Fakat) Allah ne dilerse yaratır» (Âli İm ran Sûresi, ayet: 47.)

«O, yapacağından mes’ûl olmaz, fakat onlar mes’ûl olurlar» (Enbiyâ Sûresi, âyet: 23.)

Fakat hikmet iktizasınca benden Hak Teâla tarafına yedi suâl yönelmiştir:

1) Hak Teâla her şeyi bilir. Benden ne geleceğini bilirdi. Öyle ise beni niçin yarattı ve yaratmaktan hikmeti nedir?

2) Ezelî ilminde nasıl ise beni öyle yarattı ve bana kendini tanımayı ve itaat etmeyi teklif etti. İbâdet edersen faydan yok, isyan edersem zararı yok olduğuna göre, bana teklifindeki hikmet nedir?

3) Bana ibâdeti teklif etti, Adem (A.S.)’a secde etmemi emretti. Niçin benim ibâdetimi çoğaltmadı ki, Adem (A.S.)’a secde edeyim?

4) Beni, sözümle lânet etti. Ben: «Senden başkasına secde etmem» dedim. Beni bu sözümden dolayı red etmesindeki hikmet nedir?

5) Bana lanet ettiği halde beni niçin Adem ile Cennette buluşturdu? Ben onu mağrur ettim, o da o yasak ağacın meyvesinden yedi. Eğer beni Cennetten men etse idi Adem Cennette ebedi kalırdı. Bundan hikmet nedir?

6) Beni Adem ile düşman etti. Niçin oğullarına da musallat etti. Eğer onları ibâdet ve mağfiret üzerine yaratsa idi iyi olmaz mı idi. Bundaki hikmet nedir?

7) Hak Teâla bunların hepsini kendi takdiri ile işledi ve:

Bana kıyamete kadar fırsat ver, halkı kötülüğe ve fitneye götüreyim dedim, bana imkân verdi. Eğer beni ortadan kaldırsa idi bütün âlem hayır üzerine olurdu. Bundan hikmet nedir?Hak Teâla meleklere şöyle buyurdu:

— Gidin İblis’e: «Senin söylediğin şey Hakka teslim olmadığın için oldu, diye söyleyin» Ben onun ve bütün mahlûkatın Hâlikiyim. Bana karşı böyle mi davranır? Bana hükmetmek ve emrime itiraz etmek küfürdür.

Hz. Vehb bin Münebbih (R.A.) şöyle der:

— Hak Teâla Adem’i yaratınca onu yeryüzüne indirdi. Adem (A.S.) mahzun olup ağlardı. Hak Teâla:

Ey Adem! Niçin ağlarsın? buyurdu.

Adem (A.S.):

Hatam beni kapladı. İsyanım büyüktür. Saadet evinden meşakkat evine, Rahmet evinden mihnet evine, karar evinden zevâl evine ve Beka evinden fenâ evine geldim. Hatam için neden ağlamayayım? dedi.

Hak Teâla:

Ey Adem! Ben seni kendim için seçtim. Cenneti sana helâl kıldım. Ruhumu sana üfledim. Meleklerimi sana secde ettirdim. Benim emrime âsî oldun. Ahdimi unuttun. Şanım hakkı için, eğer bütün yeryüzü insanla dolu olsa ve bana ibâdet etseler, sonra da bana âsî olsalar, hepsini asî olanların seviyesine indiririm, buyurdu.

Adem (A.S.) bunu işitince üç yüz yıl ağladı.

İbni Abbâs (R.A.) şöyle demiştir:

Adem (A.S.) ve Hz. Havvâ, Cennetten çıktıktan sonra kırk yıl bir şey yemediler. Hayalarından göklere dahi bakmadılar. Eğer bütün âlemlerdeki göz yaşlarını toplasalar, Davûd Peygamberin göz yaşı ondan çok olurdu. O hatasından dolayı ağlamıştı. Davûd Peygamberin göz yaşı ile bütün halkın göz yaşlarını toplasalar, Adem (A.S.)’ın göz yaşı fazla olurdu.

Nakledildiğine göre Adem (A.S.) Cennetten çıktıktan sonra karnı acıktı. Cebrâil (A.S.) Cennetten buğday getirdi ve Ademe ekip biçmesini öğretti. Adem (A.S.) onu öküz, ile ekti. Buğday bitti ve olgunlaştı. Adem onu öğütüp eledi. Kepeğinden arpa bitti. Bir fırın yaptı. On[1]da pişirdi ve yediler. Ondan sonra su istedi. Cebrâil (A.S.):

— Adem! Yeri kaz! dedi. Kazdı. Su çıktı, içtiler. Adem (A.S.) yorulduğunu anladı. Hak Teâla bir melek gönderdi. O melek Adem ile Havvâ’nın su yolunu deldi. Daha önce yiyecek çıkarılacak bir yer yoktu. Evvelâ öküzün gözünden darı bitti. Öküz kaşındı nohut bitti. Kurusundan mercimek bitti.

Nakledildiğine göre bir gün Adem ile İblîs yeryüzünde buluştular. İblis Adem (A.S.)’a sitem etti.

Adem (A.S.):

Ey mel’un! Beni mağrur ettin, o ağaçtan yedim. Beni cennetten çıkardın. Ben ne yaptımsa senin sözünle yaptım, dedi.

İblîs ağladı ve:

Ey Adem! Sana bu işi ben yaptım ve bu yere seni ben getirdim. Peki bana kim yaptı? dedi.

…….

Kaynak : Envâru’l-Âşıkîn (Âşıkların Nurları)

Âdem Aleyhisselâm’ın Toprağının Yeryüzünden Alınması

 

“Sen, bu orduyu arttır.”

GECE ORDUSU

Selçuklu Sultanı Alparslan’ın ve oğlu Melikşâh’ın vezirliğini yapmış olan meşhur Nizâmülmülk, âlimlere, zâhidlere ve ilim talebelerine bolca ikramda ve harcamada bulunurdu. Bazı hasımları, onun bu harcamasını bahane ederek Sultan Melikşâh’a şikâyette bulundular. “Nizâmülmülk, âlimlere ve dervişlere yılda üç yüz bin altın sarfediyor. Eğer bu meblağ orduya harcansa, İslâm sancakları İstanbul surlarına çekilirdi” dediler.

Sultan Melikşah, onların bu şikâyetlerini Nizâmülmülk’e bildirdi. O, şöyle cevap verdi:

Ben, ihtiyar bir adamım. Esir pazarında satılsam kıymetim 3 altını geçmez. Siz gençsiniz, sizin dahi kıymetiniz 100 altını geçmez. Hâlbuki Allâhü Teâlâ, sana ve senin vâsıtanla bana, kimseye vermediği bunca nimetleri ihsân etmiştir. Şimdi sen onun dinini muhafaza eden, onun kitâbını hıfzedenlere üç yüz bin dînârı çok mu görüyorsun!

Sonra sen orduna her sene bunun kat kat fazlasını sarf etmektesin. Hâlbuki o askerlerin en kuvvetli olanının atacağı okun ulaşacağı mesafe, bir mili geçmez. Kılıcı da ancak kendisine yakın olan düşmanlara ulaşır. Hâlbuki ben bu mal ile sana ‘gece ordusu’ diye bir ordu hazırladım ki senin askerlerin uykuda iken onlar Cenâb-ı Hakk’a dua ve ilticâ için kalkarlar. Ellerini açıp gözyaşlarıyla dualar ederler ki onların duaları Arş’a ulaşır. Onunla Rabbimiz arasında hiçbir perde olmaz. Sen ve askerlerin dahi onların duaları hürmetine böyle huzurlu yaşamakta, geniş rızıklandırılmaktasınız.

Sultan, bu sözleri işitince ağladı ve “Sen, bu orduyu arttır” dedi.

Yellenildiğinde Sağır Olabilmek

Abdurrahman Bin Hatem (ölüm:851) Belh ‘de yaşamış tasavvuf alimi.
Bir kadın ona bir mes’ele sormak için gelir ve boş bulunup yanında gaz kaçırır. Kadıncağız mahçup olmasın diye; “Kızım benim kulaklarım ağır duyar, biraz daha yüksek sesle konuş ki söylediğini işiteyim” diyerek kendisine “sağır” süsü verir.
Kadın da: “Kulağı sağır, benim yellendiğimi duymamıştır” diye sevinir.
Hatem edeb gözetip bundan sonra o kadın vefat edinceye kadar halk arasında sağır olarak göründü.
Bu yüzden “Hatem-i Esam” (Sağır Hatem) diye meşhur oldu.

***

BÜYÜK VEZİRİN İNCELİĞİ TIKLAYINIZ

En Kıymetli Dua

Fatih Sultan Mehmed Han İstanbul’u fethettiği zaman, hocası Akşemseddin hazretlerine, Cuma namazını Ayasofya’da kılmak istediğini ve hocasına kendisinin imam olmasını söyler. Ayasofya’yı cami yapmak için seferber olunur. Cuma gününe cami yetiştirilir, cemaat namaza başladığı sırada Fatih Sultan Mehmed Han’ın abdesti kaçar. Tabii sultanın yanında da rastgele

 insanlar olmaz. Sağında ve solunda da en büyük hocalar, şeyh efendiler saf tutarlar. Kamet getirilir, imam Allahü ekber der. Fatih Sultan Mehmed han, ne yapacağını şaşırır. Abdestsiz namaz kılınmaz. Abdest almaya çıksa izdiham olacak… Namaz kılar gibi eğilip kalksa, Cumadan mahrum kalacak. Ya Rabbi, ben ne yapayım şimdi derken, yanındaki bir şeyh efendi firasetiyle vaziyeti anlar. Cübbesini açar, buradan abdest al der. Sultan bakar ki, çeşme var, su var. Acele olarak abdestini alır ve rükûa varmadan önce imama yetişir. Namaz biter, selam verilir, dualar yapılır.

Ertesi gün Fatih Sultan Mehmed Han, hocası Akşemseddin hazretlerini ziyarete gider. Ayrılırken, (Hocam dua buyurun) der. O da, (Allah iman selameti versin) der.

Daha uzun dua bekleyen Fatih Sultan Mehmed Han, şaşırıp kalır. Hocası sorar;
— Ne oldu, beğenmedin mi?— Bu kadar mı efendim?
— Evladım yetmez mi? En kıymetli dua budur. Dün sana cübbesini açıp abdest aldıran şeyh, bir saat önce öldü; ama imansız gitti; çünkü bu kerametinden dolayı ona kibir geldi.

***

Âyet-i Celîle:

“İnsanlardan yüzünü çevirme! Yeryüzünde şımarık yürüme! Zira Allah kendini beğenen kibirliyi sevmez.” (S. Lokman 18)

Âyet-i Celîle:

 “Hakikat o Allahü Teâlâ büyüklenenleri sevmez.” (S. Nahl 23)

(Zîrâ kibir ve azamet yalnız Zât-ı ilâhîye mahsusdur…)

Hadis-i Şerif:

“Üç kişiye Allahü Teâlâ rahmet nazarıyla bakmaz, onları temize çıkarmaz (affına mazhar kılmaz) ve onlar için elem verici azap vardır:

1- Eteklerini sürüyerek (kibirle yürüyen),

2- Yaptığı iyiliği başa kakan,

3- Yalan yeminlerle kazanç temin eden…”(Ebû Dâvud)

Hadis-i Şerif:

“Cehennem’e ilk girecek üç kimse:

1- Zâlim idareci,

2- Zekât vermeyen zengin,

3- Kibirlenen fakirdir.” (Fakirin kibretmesi zengi-ninkinden daha çirkindir.) (Münzirî)

Hadis-i Şerif:

“Size Cehennemlikleri haber vereyim mi? Kaba, haşin, hayırdan men’eden, salınarak kibirle yürüyen kimselerdir.” (Buharî-Müslim)

***

“Cinlerin babası, şeytandan başkadır. Fakat şeytan cin kavmindendir. Ateşle havadan yaratıldıkları için, bütün halleri kibir ve azgınlıktır. Onun için kendileriyle düşüp kalkanlara kibir aşılarlar. Çöllerde ve rüzgârsız havada hasıl olan ve tozu dumana katan kasırgamsı hadiseler bunların birbiri ile dalaşmalarındandır. Haşır gününde bunlardan azâba müstahak olanlar, ateşten müteessir olmadıkları için, Soğuk Cehenneme atılırlar.” MUHİDDİN-İ ARABÎ HAZRETLERİ

***

“Zamâne âlim ve zâhidlerinin kibirleri teraziye konsa, zenginlerinkinden ağır gelir.” HÂTEM-İ ESAM (K.S.)

***

“Şehvet sebebiyle işlenen günahın affı umulur; kibirden hasıl olan günahın affı umulmaz…” SIRR-I SAKATİ (K.S.)

***

“Sıfatların en kötüsü kibirdir.” HÂKIM-İ TİRMİZÎ (K.S.)

***

“İnsanda dört şey var: Göz, dil, gönül ve şehvet… Gözü harama bakmaktan, dili yalan söylemek ve gıybet etmekten, Müslümanlara ezâ etmekten, gönlü kibirden ve kötü düşünceden, şehveti de haramdan korumak lazımdır…” ŞEYH HASAN (K.S.)

***

“Bir kimse Hak yolunda nefsini zelil tutsa, Hak Teâlâ onu güçlü kılar ve yükseltir. Hak yolunda nefsini yüce görüp halka karşı kibir etse, Allahü Teâlâ onu kulların gözünde zelil ve hakir kılar.” EBÛ-L HÜSEYİN KUŞENCİ SÔFÎ (K.S.)

***

“Bütün hayırlar bir evde gizlenmiş. O evin anahtarı  tevâzû dur. Bütün şerler de bir evde saklı. Onun anahtarı da  kibir dir. (Kibir şirkten kötüdür.” YUSUF BİN HÜSEYİN ER-RÂZÎ (K.S.)

***

 

CANA CAN GEREK!

Nakledilir ki bir dervişin çocukları yaşamazdı. On çocuğu da ölmüştü.

Hâce şahı Nakşibend (k.s.) hazretlerine gelip bu ahvâli anlatarak bir çocuğu olup uzun ömürlü olması için hayırlı bereketli duâlarını istedi.

Hâce Şahı Nakşibend (k.s.) hazretleri bu hususta duâ etti. Bir müddet sonra bir kızı dünyaya geldi. Birkaç gün geçtikten sonra hastalandığı görüldü.

Derhal Hâce Şahı Nakşibend (k.s.) hazretlerinin yüce huzurlarına geldi ve kızının hastalığından haber verdi.

Hâce Şahı Nakşibend(k.s.) hazretleri:

“Cana, can gerektir.” diye buyurdular.

Yani: “Bir canın bırakılması için bir canın fedâ olması lâzımdır.” buyurdular.

Hemen o anda derviş varıp bir koyun alır ve yüce hankaha (tekkeye, medreseye) getirip boğazlar ve hepsini dağıtır.

Gerçekten o kız nice seneler, hayır duâları berekâtı ile uzun ömur ile yaşar. (Enisüt-TâIibîn Ve Uddetü’s-Sâlikîn I 201)

Kurban Kesmekten Asıl Maksat

KURBAN KESENİN ALDIĞI SEVAPLAR

KURBAN HAKKINDA HADİS-İ ŞERİFLER

Hz.İbrahim(A.S.)’in Rüyası ve Kurban Kıssası

Bineksiz Kalmamak için…

Kurbanın Dini Hükümleri

KURBAN

KURBANIN HER BİR UZVU, SAHİBİNİN HERBİR UZVU’NUN ATEŞTEN FİDYESİDİR.

Kurbanın Tarihçesi

FIRINCININ DUASI

İbrahim Ethem Hazretleri  tacı tahtı terk ediyor. Seneler sonra seyr-i sülûkünü tamamladıktan sonra Belh şehrine tekrar geliyor. Kendi yaptırdığı camide yatsı namazı kılıyor. Dışarıda sulu kar, yağmur, soğuk…

“Şurada kıvrılayım da sabah olunca giderim” diye düşünüyor. Caminin bekçisi geliyor, camide saklandığı yerden buluyor, çıkarıyor.

-“Ne yapıyorsun” diyor.

“Müsaade et, şurada yatayım. Sabah namazından sonra Belh’e gireceğim” diyor.

Görevli bacağından tutuyor onu

-“İbrahim Ethem, senin gibi çulsuzlar için yaptırmadı bu camiyi” diyor ve bacağından sürükleye sürükleye, kafasını merdivenlere vura vura atıyor onu dışarıya.

İbrahim Ethem “Ben bu camiyi yaptırdım” diyemiyor kibir olur diye.

Çaresiz, şehre gidiyor. Her taraf kapalı, sadece bir yer açık. Bir fırın. Kapıyı çalıyor ve sabaha kadar oturma müsaadesi istiyor. Orada çalışan işçi, “Geç otur” diyor.

Aradan bir-iki saat geçiyor. Sabah ezanı okunmaya başlıyor. Okunduktan sonra işçi dönüyor

-“Hoşgeldiniz, nereden gelip nereye gidiyorsunuz, isminiz ne?” diyor.

İbrahim Ethem de

-“Ben iki saattir burada oturuyorum, şimdi mi geldi aklına sormak” diyor.

Fırıncı diyor ki:

-“Ben bu fırında işçiyim. İki çocuğum var, iki de yetime bakıyorum. Ben onlara şimdiye kadar haram lokma yedirmedim. Senin geldiğin vakit benim mesai saatim dahilindeydi. Ezan okundu, mesaim bitti. Seninle istediğin kadar konuşabiliriz, şimdi kazancıma haram karışmaz.” İbrahim Ethem

-“Sen ne güzel adammışsın. Sen Allah’tan bir şey isteyip de olmadığı vaki oldu mu?” diye soruyor.

-“Ben Allah’tan ne istediysem verdi. Fakat Allah’tan bir şey istedim. Onu bana vermedi. Allah’a yalvardım, bana İbrahim Ethem’i göster diye, bana onu göstermedi” diyor.

-“O Allah, öyle bir Allah ki,” diyor İbrahim Ethem, “İbrahim Ethem’i bacağından sürükleye sürükleye, kafasına vura vura getirir sana gösterir ve senin gözünün önünde ruhunu teslim ettirir.” diyor ve Allah diyerek ruhunu teslim ediyor.

***

İlgili Diğer Hikaye ve konular

  1. “…Baban o elmayı ısırmasaydı…”

  2. HELAL EKMEĞİ NEDEN YEMEDİ?

  3. HELAL YEMEK

  4. Hangi Yemekte Hayır ve Bereket Yoktur?

  5. Tavuk yemeden önce okuyun!

  6. HAMAL’IN İP VE KÜFE HESABI

  7. Çocuk Eğitiminde Helal ve Haram Lokmanın Etkisi

  8. İBÂDET ON CÜZDÜR, DOKUZU HELÂL KAZANMAKTIR.

  9. EKMEKÇİ TEYZE!  (İBRETLİK BİR HİKAYE)

ENDONEZYA NASIL MÜSLÜMAN OLDU?

Kendi halinde bir tüccardı. Bir gün kumaşları gemiye yükledi. Endonezya’ya gitti ve oraya yerleşti. İşini orada devam ettirdi. Kumaşları kaliteliydi. Tam da o bölge halkının aradığı cinstendi. Kendisi kanaat sahibi bir insandı tüccarın. Kazancı az olsun, temiz olsun düşüncesindeydi.

Bir gün geç geldi iş yerine. Ama kasada fazlaca para vardı. Belli ki, tezgahtar iyi bir kâr elde etmişti sattığı mallardan. Merak etti, sordu: 

-Hangi kumaşlardan sattın?
-Şu kumaştan efendim.
-Metresini kaça verdin?
-On akçeye.
-Nasıl olur?” diye hayret etti, tüccar.
-Beş akçelik kumaşı on akçeye nasıl satarsın? Bize hakkı geçmiş adamcağızın. Görsen tanır mısın onu?

Tezgahtar gitti, müşteriyi buldu, getirdi.

Dükkan sahibi müşteriyi karşısında görür görmez, helâllik istedi ve fazla parayı müşteriye uzattı. Müşteri şaşırmıştı. Böyle bir durumla ilk defa karşılaşıyordu.
-Ne demekti hakkını helâl et?

Olay kısa sürede dilden dile dolaştı. Çok geçmeden kralın kulağına kadar vardı.

Sonunda kral kumaş tüccarını saraya çağırdı ve sordu:
-Sizin yaptığınız bu davranışı daha önce biz ne duyduk, ne de gördük. Bunun aslı nedir?

-Ben, dedi tüccar,

Müslüman’ım. İslâm dini böyle emreder. Müşterinin bana hakkı geçmişti. Dolayısıyla kazancıma haram girmişti. Ben sadece bir yanlışı düzelttim.

Kral,
-İslâm nedir, Müslümanlık nedir? gibi peş peşe sorular sordu.

Tüccar, birer birer sorularını cevapladı. Kral ilk defa duyuyordu böyle bir dinin varlığını. Fazla zaman geçirmeden İslâm’ı kabul etti. Daha sonra kısa süre içinde de halk Müslüman oldu.

250 milyonluk nüfusa sahip olan bugünkü Endonezya’nın Müslümanlığı kabul etmesindeki sır sadece beş akçelik bir kumaş ve hakkaniyete uygun küçük(!) bir davranış idi…

Yapılan tek şey vardı sadece:
İnandığı gibi yaşamak, sahip olduğu güzellikleri çevresiyle paylaşmaktı. Efendimizin müjdesi herkese açık: “Doğru ve güvenilir tüccar, kıyamet gününde peygamberler, sıddıklar (doğrular) ve şehitlerle beraberdir.”

Yani, asıl olan söz dili değil, hal diliydi.

Konuşmaktan çok yaşamaktı. İnandığı gibi

anlatmaktan ziyade inandığı gibi yaşamaktı…

Güzel Yönetim ve Sonucu

Bahar aylarından bir gün Nûşîrevan, rahatlamak ve ferahlamak amacıyla gezintiye çıktı. Yemyeşil bahçeler, meyveli ağaçlar ve güzel kokulu çiçeklerin arasından geçerken üzerinde salkım salkım üzümlerin bulunduğu güzel bir asma gördü. Hemen atından indi ve secdeye kapandı; Rabbine şükretti. Uzun zaman yüzünü topraktan kaldırmadı. Kafasını kaldırdığında etrafındakilere şöyle dedi; “Unutmayın! Bu senelerin bolluk içinde olması, yöneticinin adaletinden ve halkına karşı güzel niyetindendir. Allah’a şükürler olsun ki o, benim güzel niyetimi diğer şeylerde de ortaya çıkardı. Eğer padişah, köylünün bir elmasını zorla yerse etrafındakiler, ağacı kökünden çıkarırlar, o bahçeyi talan ederler.”

Kaynak : Nasıl Yönetirdi Sayfa 107

En Ağır Mesuliyet

İbnü’l-Esir’in, “zahit ve ibadete düşkün” diye tarif ettiği İlig Nasr Han(Abdülkerim Sattık Buğra Han’ın torununun oğludur) bir gün av sırasında, temiz yüzlü bir ihtiyarın, sırtındaki odun yüküyle bir tepeye doğru zorla çıktığını görür. Hemen kölesini gönderir ve “Git ihtiyarın sırtındaki odunu atınla taşı.” der. İhtiyar, “At taşırsa kölene ne faydası var?” der. İlig Han kölesine “Sen taşı!” der. İhtiyar, “Köle taşırsa sana ne faydası var?” deyince bu sefer han atından inip yükü sırtlar ve tepeye tırmanmaya başlar. Biraz sonra alnında ter damlacıkları belirince ihtiyar alnını silip “Vay hâline ey İlig! Bugün kalem gibi hafif bir yükü yüklendin. Kıyamet gününde çok daha ağır yüklerin, mesuliyetlerin yükünü nasıl taşırsın?” deyince İlig Han “ahh” çekip oracıkta bayılır. Maiyeti onunla meşgulken, ihtiyar onların nazarlarından kaybolur. Rivayete göre o ihtiyar, Hızır Aleyhisselam’dır.

Kaynak : Yedi Kıta Dergisi – Sayı 160 sayfa 23