Kategori arşivi: MUHTELİF KONULAR

Azrail (A.S), Günahkâr İnsanın Canını Nasıl Alır?

Rivayet edildiğine göre Hz. İbrahim (A.S) bir gün Azrail (A.S)’e «Günahkâr insanın canını alırken büründüğün kılığa bana gösterebilir misin?» diye sorar.

Azrail (A.S.) ona «Bunu görmeye dayanamazsın» diye cevap verir.

Hz. İbrahim (A.S.), «Dayanırım, sen göster» diye ısrar edince Azrail (A.S) ona «başını çevir» der.

Bir müddet arkasını döndükten sonra tekrar yüzünü dönünce Hz. İbrahim (A.S.), kapkara yüzlü, saçları diken diken, kötü kokulu, siyahlara bürünmüş, ağzından ve burun deliklerinden ateş ve duman çıkan bir adam ile karşılaşarak yere baygın düşer.

Ayılınca Azrail (A.S.), ilk kılığına dönmüştür. Hz. İbrahim (A.S.) ona der ki. «Ey ölüm meleği, günahkâr insan ölüm anında senin bu kılığın ile yüzyüze gelmekten başka bir felâket ile karşılaşmasaydı, bu ona yeterdi» der. 

Kaynak : Mükâşefetü’l-Kulûb – İmâm-ı Gazâli(Ölümün Şiddetinin Beyânı)

Ölümün Ön Habercileri

IŞIĞI ÖNÜNE AL…

MÜMİN ÖLÜMÜN ACISINI NEDEN HİSSETMEZ?

Şişmanlığın İlâcı

Ey ÖLÜM!

BİR ÖLÜNÜN SON ANLARI

ÖLÜNÜN ARKASINDAN AĞLAMAK NASIL OLMALI?

SADAKA ÖMRÜ UZATIR, BELAYI DEFEDER

Ölüm

Azraille Arkadaş

Ölümü nasıl geciktirildi?

Sessiz çığlık: ÖLÜM

Teslimiyet Nasıl Olmalı?

KABİR ZİYARETİ

Bayramdan önce, Cuma günleri vs. yapılan kabir ziyaretleri insanımız için güzel bir adet haline gelmiş bu vesileyle de olsa ölümü ve geçmişlerimizi hatırlıyor, bir nevi ibrete vesile oluyor.

Esselamu aleyküm ya ehlelkubur minelmü’minine velmü’mü’minât velmüslimina velmüslimât ve inna inşeallahü biküm lahıkun.

Diye selam verilir.

1 Fatiha 11 ihlâsı şerif 1 elhekümüttekasür sureleri okunur.

Peygamberimiz Hazreti Muhammed Mustafa (s.a.v.) Selman -ı Farisi hazretlerine:

– Ya Selman ! Seninle garipleri ziyarete gidelim buyurdular.

Hazreti Selman (r.a.)

– Garipler kimlerdir Ya Resulullah? dedi Peygamberimiz:

– Garipler o kimselerdir ki, dünyadan göçüp gitmişler ve arkalarından da rahmet okuyacak kimseleri kalmayan ölülerdir, buyurdu. Sonra beraberce Medine kabristanlığına gittiler..

Kabristanlıkta Peygamber Efendimiz bir kabrin başına varınca elbisesi ıslanıncaya kadar ağladı. Selman-ı Farisi hazretleri bu ağlamanın sebebini anlayamamış ve Efendimize şöyle sormuş

 – Ey ALLAH’ın resulü ağlamanızın sebebi nedir? dedi Resul-ü Ekrem Efendimiz

 – Ya Selman! bu kabirde yatan bir delikanlıdır. Ona şiddetli azap olunmaktadır. Onun azabının şiddeti beni ağlatıyor, dedikten sonra devam ettiler

 – Kardeşim Cebrail bana geldi. Ben bu delikanlıya neden bu kadar azap ettiğini sordum. Cebrail, bu gencin dünyada iken annesine asi olduğunu ve annesinin de ona hakkını helal etmediğini, bu sebeple de kıyamete kadar azabının devam edeceğini, söyledi. Ya Selman! Sen şimdi Medine’ye git Bilal’e söyle, bütün Medine halkını buraya çağırsın buyurdular.

Selman-ı Farisi Hazretleri gidip Hazreti Bilal’e Peygamberimizin emrini bildirdi. Hazreti Bilal yüksek bir yere çıkıp, Peygamberimizin emrini Medine halkına duyurdu.  Medineliler bölük, bölük kabristana gelmeye başladılar.

Peygamberimiz herkese sahibi olduğu kabrin başına varmalarını emir buyurdu. Kendileri de azap gören o kabrin başına vardığı halde o azap gören kabrin başına kimse gelmiyordu. Hayli zaman geçtikten sonra elinde bastonu olduğu halde yaşlı bir kadın geldi, Peygamber efendimizin başında beklediği kabrin yanına gelip durdu.

Efendimiz ona:

– Burada yatan senin neyin oluyor ana? diye sordu.Kadın oğlu olduğunu söyledi. Peygamberimiz

 – Oğluna dargın mı idin? diye sordu. Kadıncağız dargın olduğunu söyledi ve oğlunun kendisine yaptığı eziyeti şöyle anlattı.

– Bir gün eve geç gelmişti. Kapıyı bir kaç defa çalmış, bense onun çaldığını duymamıştım. Kapıyı geç açtığım için beni eliyle itti, kolumu ve gönlümü incitti.

– Ondan sonra da çok geçmedi, dünyadan göçüp gitti. Bu sebeple ona hakkımı helal etmemiştim. dedi

Peygamberimiz, kadına analık hakkını helal etmesini, oğlunun kabir azabı çektiğini söyledi ise de kadın, ona karşı kalbinin kırık olduğunu ve hakkını helal etmeyi gönlünün istemediğini söyledi.

Bu defa Peygamberimiz, ihtiyar kadına:

– Ana bak oğlunun haline! Eğer sen hakkını helal etmezsen oğlun kıyamete kadar kabir azabı, sonra da cehennem azabı çekecek, diyerek gözlerinden dünya perdesini kaldırdı. Bunun üzerine kadın kabrin içindekileri görmeye başlar.

Baktı ki oğlu dört yandan hücum eden ateşler içinde kıvranıyor ve:

– Ah anneciğim nerdesin, beni kurtar, diye bağırıyordu. Oğlunun bu halini gören ihtiyar anne dayanamadı

– Ya Rabbi ! oğlumu affet, ben ona analık hakkımı helal ettim diye ALLAH’a yalvardı.

Hazreti ALLAH da hemen kabir azabını kaldırıp gencin kabrini cennet bahçesine çeviriverdi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz:

– Siz kabri ne zannettiniz, kabir, ya cennet bahçelerinden bir bahçe, veya cehennem çukurlarından bir çukurdur, buyurdular.

Zira
Resulullah S.A.V.  şöyle buyurdular;

“İnsanoğlu öldüğü zaman, bütün amellerinin sevabı da sona erer.
Şu üç şey bundan müstesnadır:
Sadaka-i câriye, istifade edilen ilim, kendisine dua eden hayırlı evlat…”

***

MEZARLIKTA SEVAP PAYLAŞIMI

 

Ölümün Ön Habercileri

Zehril Riyazda rivayet edildiğine göre Hz. Yakub (A.S.) ölüm meleği (azrail) ile dosttu. Bir gün Azrail, Hz. Yakub’u ziyarete gider. Hz. Yakub O’na «Ya Azrail, görüşmeye mi geldin, yoksa canımı almaya mı» diye sorar. Azrail «gelişim ziyaret içindir» cevabını verir.

Hz. Yakub «senden bir ricam var» der. Azrail «nedir» der. Hz. Yakub «ölümümün yaklaştığını, canımı almaya hazırlandığını bana önceden bildirmeni istiyorum» der, Azrail «hay hay, sana iki veya üç haberci gönderirim» karşılığını verir.

Hz, Yakub’un ömrü dolunca bir gün yine ölüm meleği karşısına dikilir. Hz. Yakub yine sorar, «ziyaretçi misin, yoksa canımı almaya mı geldin» Azrail «canını almaya geldim» cevabını verir.

Hz. Yakub «sen bana daha önce iki veya üç haberci göndereceğini söylemedin mi» diye sorar. Azrail şu cevabı verir, «söylediğimi yaparak sana üç haberci gönderdim: Önce siyah iken sonra ağaran saçın, güçlü iken halsizleşen vücudun ve dimdik iken kamburlaşan vücudun, ey Yakub, işte bunlar benim ademoğullarına gönderdiğim ön habercilerdir.»

Kaynak : Kalplerin Keşfi / Mükaşefetül Kulub , Salih Uçan,İmam Gazali

MÜMİN ÖLÜMÜN ACISINI NEDEN HİSSETMEZ?

Âriflerden bir zât, Peygamberimizin (s.a.v.) ‘Müminin ruhu cesedinden, kılın hamurdan çıktığı gibi (kolayca) çıkar.’ hadîs-i şerîfini kuvvetlendirecek bir âyet-i kerîme var mıdır? diye tefekkür etmiş. Bu düşünce ile Kur’ân-ı Kerîm’i hatmetmiş, fakat bir şey bulamamış. Hatmi bitirdiği gece Peygamberimizi (s.a.v.) rüyasında görmüş ve: “Yâ Resûlallah, Cenâb-ı Hak (meâlen):Yaş ve kuru (hiçbir şey) müstesnâ olmamak üzere hepsi apaçık bir kitapta (Kur’ân-ı Kerîm’de)dir.” buyuruyor. Fakat ben sizin şu hadîs-i şerîfinizin mânâsını Kur’ân-ı Kerîm’de bulamadım.” demiş. Peygamberimiz (s.a.v.) ona: 

“Onun manasını Yûsuf Sûresi’nde ara.” buyurmuşlar. 

Uyanınca hemen Yûsuf Sûresi’ni okumuş ve hadîs-i şerîfin mânâsını (meâlen): ‘Ve ey Yûsuf, onların karşılarına çık, dedi. Onu görür görmez, (gözlerinde) pek büyüttüler (güzelliği karşısında hayrette kaldılar) ve kendi ellerini kesiverdiler…’(Yûsuf Sûresi, 31.) âyet-i kerîmesinde bulmuş. 

Yani kadınlar Yûsuf Aleyhisselâm’ın fevkalâde güzelliğini görünce onu seyretmekle meşgul oldular da ellerini kesmelerinin acısını hissetmediler. İşte mümin de ölüm esnasında melâike-i kirâmı, cennetteki makâmını ve orada kendisi için hazırlanan nîmetleri görünce kalbi bunlarla meşgul olur ve ölümün acısını hissetmez.  

/ FAZİLET TAKVİMİ Pazar-24-Kasım-2019

Rızık az ve çok olunca

Ne karınca zayıf oldugu için aç kalır,

ne de aslan pençesinin zoruyla karnını doyurur.

Rızık yalnızca Allah’tandır.”

Kimi insana az verir,

kimine de çok.

Ama ikisini de imtihan eder.

Az verdiğinden SABIR,

Çok verdiğinden ise ŞÜKÜR ister.

NİMETLERE ŞÜKÜR.

Kelime olarak şükür: Yapılan iyiliğin karşılığını ve kıymetini bilip makbule geçtiğini dile getirmek, iyilik edeni övmek, nankör olmamak demektir.

Bize küçük bir iyiliği dokunan kimseye teşekkür etmek insani bir meziyettir. Resulü Ekrem (sas)efendimiz şöyle buyuruyor: İnsanlara teşekkür etmeyen, Allahü teâlâya da şükretmez. Aza şükretmeyen de, çoğa şükretmez. Rabbimizin nimetini anmak şükür, hiç bahsetmemekse nankörlüktür. (Beyhaki)

Öyleyse, Lütufları sayıya sığmayan, nimetlerinin ardı kesilmeyen Rabbimize karşı şükür, her Müslüman için mühim bir kulluk görevidir ve  farzdır.

Sayılamayacak kadar çok olan bu nimetlerden faydalanan bizler; ancak şükretmekle, nimetin sahibine minnet duymakla karşılığını vermeye çalışırız.

İslam âlimlerine göre Şükrün çoğu üç şeydedir:

1-Allah-u Teâlâ’nın ihsanına karşılık, onu vereni görüp hamd etmendir.

 2-Sana verilene razı olmandır.

3-Verilen şeyin faydası sende, kuvveti bedeninde olduğu müddetçe Allah’a âsi olmamandır.                                                                                                                                                   

O halde Kul; Allahın lütuf ve nimetlerini kalben ve lisanen anar, ondan dolayı Allah’a karşı minnet duyarsa bu bir şükürdür.Onun için hepimiz, Cenab-ı Hakkın üzerimizdeki muazzam nimetlerini tefekkür etmeliyiz.Bilhassa dünya nimetleri hususunda kendimizden yukarıda olanlara değil, aşağıda olanlara bakmalıyız.

Çünkü Mevlamız her insana ihtiyacı kadar nimet verir. Ama nefsin tavanı yoktur. Daima kendinden üsttekilere bakan kimse, kendisine verilen nimetleri göremez, küçümser. Bu ise nankörlük olur.

Onun için;”Kim dünya hususunda kendisinden düşük olana, din hususunda kendisinden üstün olan bakarsa Hz.Allahın o kimseyi sabredici ve şükredici olarak yazacağı” hadisi şerifle müjdelenmiştir.(Süneni Tirmizi, Kıyame 59)

Kulun, Hz.Allahın verdiği nimetlerden helal ve temiz olarak ve israfa kaçmadan yemesi, içmesi, giyinmesi, başkalarına da bu nimetlerden istifade ettirmesi; yani nimeti saklamaması da bir şükürdür. Hadis-i şerifte şöyle buyrulur:

 ”Cenab-ı Hak, nimetinin eserini kulunda görmekten hoşnut olur.” (Buhari, İbni Mace)

Ayrıca; nimeti yerli yerinde kullanmak da bir şükürdür. Mesela yediğimiz bir yemekten sonra yemek duası yaparak Allaha hamd etmek, bununla birlikte; o yemekten aldığı gıdayı ve kuvveti ibadet ve hizmet ve hayırda kullanmak bir şükürdür. Hadis-i şerifte;

Hz.Allah’ın ikram ettiği yemeği yiyip de şükreden kimse, oruç tu­tup da sabreden kimse gibidir.” buyrulmaktadır. (İbn Mâce, no. 1765)

Bir mümin için; hayatı boyunca Mevlâ’mızın emirlerini yapmak, yasaklarından sakınmak da şükrün tabii lazımındandır.

Rabbimizin bize ihsan etmiş olduğu nimetleri saymamız mümkün değildir.

Ayeti kerime’de şöyle buyrulur: “Eğer Allah’ın bunca nimetlerini birer birer saymak isterseniz sayamazsınız. Hatta adetleri katlayarak bile onları saymak isteseniz, yine güç yetiremezsiniz” (Sure-i İbrahim Ayet 34)

O halde Bize verdiği sayısız nimetlerinden dolayı Cenab-ı Hakkı anmak, zikretmek,ona minnet ve şükran duymak ve gereğini yerine getirmek bir ibadettir ve imanın gereğidir.Bunun tersi ise nankörlüktür.

Dikkat edilirse, inançsız ve inkarcılar için Rabbimizin kullandığı sıfat Küfür’dür. Küfür, nimeti inkar etmek, üzerini örtmek, görmezden gelmek,yani nankörlük etmektir. Şükür İmanın bir icabı olduğu gibi; tersi de küfrün bir icabıdır.

Şükür kelimesinin yanında en çok kullandığımız bir kelime daha vardır.

O da Hamd’dir. Kur’anı Kerimin anahtarı olan Fatiha suresinin ilk ayeti;

 “Hamd, Alemlerin Rabbi olan Allaha mahsustur.” denilerek, hamd ile başlar.

Şükür veya teşekkür kullara da yapılabilir; hamd ise ancak Hz.Allah’a karşı olur.

Hamd; Zatında, sıfatında ve fiillerinde Cenab-ı Hakk’ın övgüye ve şükredilmeye layık olması demektir. Hamd kelimesinin içinde şükür de vardır.

Ancak şükür nimetlere karşı yapılır. Hamd ise ister nimet olsun, isterse bela, musibet, hastalık vb. haller olsun; Rabbimizden gelen her şeyi hoş karşılamak, Cenabı haktan geldiği için ona razı ve hoşnut olmaktır.

Nitekim Efendimiz(sas),”Her hale karşı Allaha hamd olsun.” Buyururlardı

Onun için belaya şükredilmez ama hamd edilir. Çünkü şükredilen şeyi arttırmak, va’di ilahidir.  Ayet-i kerimede şöyle buyrulur:

“Hatırlayın ki Rabbiniz size şunu bildirmişti: And olsun! Eğer şükür ederseniz elbette sizin nimetlerinizi artırırım. Eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz benim azabım cidden çetindir.”(Sure-i İbrahim-7)

 Ne mutlu! kendisine verilen sayısız nimetlere şükredip, hem nimetini artıran hem de Cenabı hakkın Rızasına nail olanlara..

ŞÜKÜRLER OLSUN.

Rızık az veya çok verilince ne yapmak gerekir.

Nimete Şükür, Belalara Sabır etmek.

TEVBENİN FAZİLETİ

Nûr Sûresi’nin 31. âyet-i kerîmesinde -meâlen-: “…Ve ey müminler! Allâhü Teâlâ’ya hepiniz tevbe edin ki felâh bulasınız.” buyurulmuştur. Resûlullah Efendimiz (s.a.v.), “Günahtan tevbe eden, günah işlememiş gibidir. Allâhü Teâlâ bir kulunu sevdiğinde, (geçmiş ve tevbe etmiş olduğu) günahı ona zarar vermez.” buyurdular. Sonra; “…Muhakkak Allah, çok tevbe edenleri de sever, çok temizlenenleri de sever” meâlindeki, Bakara Sûresi’nin 222. âyet-i celîlesini okudular.

Tevbe, sabun gibidir. Sabun nasıl bedendeki zâhirî kirleri gideriyorsa tevbe de insandaki manevî kirleri, yani günahları temizler. Kul, bir hata edince derhal Gaffâr olan Cenâb-ı Hakk’a, pişmanlık ve istiğfâr ile yönelmelidir. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz, çok istiğfâr eder ve müminlere de bunu emrederek buyururlardı ki: “Ey iman edenler! Allâh’a tevbe edin! Muhakkak ben, Allâh’a günde yüz defa istiğfâr ederim.”

İbn-i Abbâs (r. anhümâ) Hazretleri, “Her kim tevbe etmeye devam ederse Allâhü Teâlâ o kimseye her sıkıntısından çıkış, her üzüntüsünden kurtuluş ihsân eder ve onu hiç ummadığı yerden rızıklandırır.” buyurmuştur.

Hz. Ali (r.a.), buyurdular ki: “Hazret-i Âdem yaratılmadan dört bin sene önce Arş-ı A’lâ’nın etrafına: ‘Muhakkak ben (Allâhü Azîmüşşân), tevbe edip sâlih ameller işleyen kullarımı çok bağışlayıcıyım.’ yazılmıştır.”

Bir kul günahından dönüp sâlih amel işlerse, Cenâb-ı Hak onun her hâlini ıslah eder ve günahı sebebiyle elinden çıkmış olan nimetleri ona iade eder. Şüphe yok ki sâlih ameller, hataları siler, temizler. Nitekim âyet-i celîlede -meâlen- “…Şüphe yok ki iyilikler, kötülükleri giderir…” (Hûd Sûresi, âyet 114) buyurulmuştur.

İbrahim bin Edhem Hazretleri demiştir ki: “İsrâîloğullarından bir adamın, bir hayvana merhametsizce davranışı sebebiyle bir eli kurudu (felç oldu). Bir gün bu adam, bir yerde otururken önüne, yuvasından bir kuş yavrusu düştü. O yavru kuşun hâline acıdı ve alıp yuvasına geri koydu. Cenâb-ı Hak, bundan dolayı ona rahmet eyledi ve eline sıhhat verdi.”

Öyle ise günahları terk edip pişmanlık içinde itaate yönelmeli, âkıbeti düşünmelidir.

Hakîkî Tevbe Eden Kimdir?

Tevbe Etmek

TEVBE VE İSTİĞFAR

Bir Şükre Otuz Yıl Tevbe

UNUTKANLIĞIN BİR SEBEBİ VE BAZI ÇÂRELERİ

NAFİLE İBADETLER

Nafile ibadetlerin dini hayatımızda mühim bir yeri vardır.

 Farz ve vaciplerin dışında kişinin kendi isteği ile gönüllü olarak yaptığı ibadetlere Nafile ibadet denir.

 Geniş manası ile sünnetler de nafileler içerisinde yer alır.

 Namazın, Orucun, Zekâtın, Haccın hülasa bütün ibadetlerin nafilesi vardır.

 Bu yazımızda nafile namazların faziletinden bahsetmek istiyorum.                        

Nafileler bizi farz ibadetlere hazırlar ve farzlardaki eksiklerimizi telafi ederler. Özellikle namazlardan önce ve sonra kılınan sünnetler bu kabildendir. Hadis-i şerifte ifade edildiği üzere; “Ahirette kişinin farz namazlarda eksiği olduğu zaman bu nafile namazlarla; farz olan zekatlarında eksiği olduğu zaman bu diğer hayır ve hasenatı ile tamamlanacaktır.”

 Sünnet ibadetlere devam etmek, Resulullah Efendimiz (sas)in şefaatine sebeptir. Çünkü bizler,  Ahirette kendi amellerimizle değil; Efendimiz(sas)in büyük şefaati ile kurtulma ümidindeyiz.

Ayrıca her bir Nafile ibadete mahsus sayısız faziletler vardır.

Özellikle mübarek gün ve gecelerde tavsiye edilen nafile ibadetler gibi.

Bunları yerine getiren o faziletlere de hak kazanır.

Diğer bir faydası ise  Hadis-i kutsi’de  ifade buyrulmaktadır;

”Kulum fazlarla benim azabımdan kurtulur;(farzlarla beraber)nafilelere devam ederek de bana yakınlaşır”.

Nafilelerde Allaha yakınlık sırrı olması hepimiz için büyük bir müjdedir.

Sünnet namazlar, kuvvetlilik derecesine göre; Müekket sünnet, gayr-i Müekket sünnet, Müstehap gibi kısımlara ayrılır.

Ayet-i kerimelerde şöyle buyruluyor:

“Haydi, akşama girerken, sabaha ererken Allâhı tesbih edin (namaz kılın).

Göklerde ve yerde, ikindileyin de, öğleye erdiğiniz zaman da hamd

(ve ibadetler) O’na mahsustur.”

Ayeti kerimelerden de anlıyoruz ki, farz olsun nafile olsun, günün her zaman diliminin ibadette ayrı değeri, ayrı yeri vardır. Sünnet Namazların en Kuvvetlisi sabah namazının sünnetidir. (ki vacip derecesinde bir sünnettir.

Sonra bunu, öğlenin ilk sünneti ve diğer sünnet namazlar takip eder.

Bir hadisi şerifte öğlenin ilk sünneti ile alakalı olarak şöyle buyrulmuştur:

 “Bu vakit (yani öğle vakti,) gök kapılarının açıldığı bir zamandır.

 O saatte iyi bir amelimin Allah’ın huzuruna çıkmasını isterim”

Öğlenin son sünneti, akşamın sünneti ve yatsının son sünneti de Resulullah (sas) efendimizin devam ettiği namazlardandır.

 Onun için mümkün mertebe terk edilmemelidir.

İkindi ve Yatsı’nın ilk sünneti ise Resulullah Efendimiz (sas) bazen terk ettiği için gayr-i müekked sünnetlerdir.

Bunların yanında gün içerisinde kılınması tavsiye edilen, üç namaz daha vardır. Bunlar Duha, Evvabin ve Teheccüt namazlarıdır.

Bunlar iki rekatta bir selam verilerek kılınır.İki rekattan 12 rekata kadar kılınabilir.Ama umumiyetle altı rekat olarak tavsiye edilir.

 Evvabin namazı, Akşam namazının  hemen ardından -mümkünse dünya kelamı konuşmadan- kılınır. Bu namazı kılanlara; on iki senelik nafile ibadet sevabı verileceği hadisi şerifte müjdelenmiştir.(Tirmizi)

Kuşluk vaktinde kılınan Duha namazı hakkında ise Efendimiz (sas) şöyle buyurur: ”Kuşluk vaktinde Allah (cc)rızası için iki rekat namaz kılan, o gün gafillerden yazılmaz, dört rekat kılan abidlerden(yani ibadet ehli olanlardan) yazılır,altı rekat kılanı o gün hayırda başka kimse geçemez,ancak bu namazı kılan bir başka kişi geçebilir.”

Bu namazın vakti güneşin doğuşundan, 48 dakika sonra başlar ve Öğle namazına 15-20 dakika kalıncaya kadar devam eder.

İslam büyükleri şöyle müjdelemişlerdir: Duha namazında yüz bereket vardır, 75’i dünyada,25’i ahrette verilir. Evvabin namazında da yüz fazilet vardır, bunun da 25’i Dünyada, 75’i ahirette ihsan edilir.

 Bu üç namazın en faziletlisi  ise Teheccüt  namazıdır. Gece seher vaktinde uykudan kalkıp kılınan bu namazın, faziletleri saymakla bitmez ve onu anlatmaya kelimeler yetmez.

Bir hadis-i Kutsi ile  tamamlamak istiyorum.

Resûlullah (sav) ın beyanına göre; “Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: Kulum, kendisine emrettiğim farzlardan, daha sevimli herhangi bir şeyle bana yakınlık sağlayamaz. Kulum bana (farzlara ilâveten işlediği) nâfile ibadetlerle durmadan yaklaşır; nihâyet ben onu severim. Kulumu sevince de (âdeta) ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Benden ne isterse, onu mutlaka veririm, bana sığınırsa, onu korurum.”

“FARZ BORCU BULUNANIN NAFİLESİ SAHİHDİR.”

40 SENE NAFİLE ORUÇ

ŞEFAAT HAKTIR

Şefaat, suçlu veya yardıma muhtaç olanlar hakkında meydana gelen af veya lütuf ricası demektir.

Dinimizde şefaat; Âhiret gününde yalnız.  bir kısım günahkâr müminlerin affedilmeleri, itaatkâr müminlerin de daha yüksek makamlara ermeleri için Peygamber Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem’in ve Allâhü Teâlâ tarafından izin verilen diğer kulların Allâhü Teâlâ’dan niyaz ve istirhamda bulunmalarıdır.

Ehl-i Sünnet’in bütün âlimlerine göre; peygamberlerin, şehitlerin, sâlih kimselerin ve Kur’ân-ı Kerîm, oruç, Kâbe-i Muazzama gibi Şeâir-i İslâm’ın şefaatleri haktır. Şefaatin hak olması Kitap, Sünnet ve İcmâ-ı Ümmet ile sabit olan bir husûstur. Şefaati inkâr eden, ehl-i bidatten olur.

Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) buyurdular ki:

Ümmetimden büyük günah sahipleri için şefaatim haktır.”

Her peygamberin ümmetine yapacağı bir duası vardır, onunla dua ettiler ve kabul olundu. Ben de duamı, ümmetime şefaat etmek için âhirete bıraktım.”

“Kıyamet günü üç kısım insan şefaat eder: Peygamberler, sonra âlimler ve sonra da şehitler.”

Yûnus Sûresi’nin 3. âyet-i kerîmesinde (meâlen): “…onun izni olmadan hiçbir şefaatçi şefaat edemez.” buyurulmuştur. Yani Allâhü Teâlâ dilerse, şefaat kapısı açılır ve şefaate izinli olanlar, kendi dilediklerine değil, yine Allâh’ın dilediklerine şefaat ederler. Müddessir Sûresi’nin 48. âyet-i kerîmesinde şöyle buyurulmuştur: “Fakat onlara (kâfirlere) şefaat edecek olanların şefaati bir fayda verecek değildir.” Yani imansız gittikleri için kâfirlere, şefaatçilerin şefaati fayda vermez. Bu âyet-i kerîmeden, o gün müminlere şefaat edileceği anlaşılıyor.

Peygamber Efendimiz (s.a.v), en büyük şefaatin sahibidir. İrşâd ve tasarruf sahibi olan vârisleri de, bu şefaate verâseten sahip olup, ümmet-i Muhammed’den milyarlarcasına şefaat edeceklerdir. Âyet-i kerîme, hadîs-i şerîf ve icmâ ile sabit olan şefaati inkâr edenler, dünya ve âhiret hüsranına uğrarlar.

Cehennem’e götüren meleklerin elinden nasıl kurtulunur?

Kaynak : 06 Şubat 2022 Fazilet Takvimi

Cehennem Kapılarının Yedi Olması ile Cennet Kapılarının Sekiz Olmasının Hikmeti

Kur’an-ı Kerîm’de Cehennem’in yedi kapısının olduğu belirtilmektedir.”

“Cehennemin yedi kapısı olup, onlardan her bir kapı için bir grup ayrılmıştır.” (Hicr, 44).

Onun, o cehennemin yedi kapısı vardır. Yani gireceklerin çokluğundan dolayı yedi giriş kapısı veyahut azgınlığın çeşit ve derecelerine göre, önce Cehennem, sonra Lezzâ, sonra Hutame, sonra Sa’îr, sonra Sekar, sonra Cehîm, sonra Hâviye isminde yedi tabakası vardır. Her kapı için, onlardan (o azgınlardan) bir grup ayrılmıştır.

Ebu’s-Suûd Tefsiri’nde deniliyor k:

Muhtemelen yedi kapı ile sınırlanması, helak eden şeylerin beş duyu ile hissedilen şeylerle şehvet ve öfke kuvvetlerini gereğine mahsus olmasındandır.” Bununla beraber bunda diğer bir ihtimal vardır ki, şeriat dili açısından akla daha uygundur. Çünkü cehennem kapılarının yedi olması ile cennet kapılarının sekiz olması arasında apaçık bir ilişki vardır. Bundan dolayı denebilir ki, bu kapıların mükellef organlarla ilgili olması düşünülür.

Bilindiği gibi insanın mükellef organları sekiz tanedir: Kalb, dil, kulak, göz, el, ayak, ağız, cinsel organ. Bunların yedisi açık, birisi gizlidir ki, o da kalbdir. Doğrudan doğruya Allah’a bakan kalp kapısı açık olursa, bu sekiz organın her biri Allah’ın emri üzere hareket ederek cennete birer giriş kapısı olabilir. Ve bu şekilde cennete sekiz kapıdan girilir.

Fakat içte ruh körlenmiş, kalb kapısı kapanmış bulunursa dıştaki yedi organın her biri cehenneme açılmış birer giriş kapısı olurlar. İşte cennet kapıları sekiz olduğu halde, cehennem kapılarının her birine ayrılmış bir grup olmak üzere yedi olması, Allah daha iyi bilir ki bu hikmetten dolayıdır. “Ve ona ruhumdan üflediğim zaman…” (Hıcr, 15/29) ifadesinin şerefine nail olmakla iman ve marifet kapısı olan kalb, cehenneme kapalıdır. Ondan yalnız cennete girilir, Allah’a erişilir. Kalbi açık olan kimse şeytana uymaz, Allah’ı inkâr etmekten ve O’na isyan etmekten sakınır.

Kaynak:  Elmalı Tefsiri

http://biriz.biz/cennet/