Kategori arşivi: MUHTELİF KONULAR

SABIR

Sabır kelime olarak: “Tutmak, tahammül etmek, beklemek, zorluk ve sıkıntılara katlanmak” manalarına gelir.

Dini bir terim olarak ise: “Aklın ve şeriatın gerektirdiği durumlarda nefsini hapsetmek, kendine hâkim olmaktır.”

Sabrın sonu selamettir, başarıdır.  Peygamber efendimiz(s.a.v): “Sabır cennet hazinelerinden bir hazinedir” buyurmuştur.

Müminlerin birbirlerine sabrı tavsiye etmeleri de Kur’an-ı kerimde methedilmiştir.

Yaşadığımız şu imtihan dünyasında hepimiz zaman zaman hikmetini bilemediğimiz için ilk başta hoşumuza gitmeyen ve zorlandığımız hallerle karşılaşırız. Bu durumlarda bizim imdadımıza yetişecek en güzel haslet, sabır ve teslimiyettir.

 Bu sabır, o sıkıntının zararından kurtardığı gibi, bizleri kişilik olarak olgunlaştırır. En mühimi ise Allah için gösterilen sabrın karşılığındaki büyük mükâfattır.

 (Bu mükafat dünyada da verilebilir .Ama asıl karşılık Hz.Allah’ın katındaki büyük manevi kurtuluştur.)

Yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerim’in yetmişten fazla yerinde sabırdan bahsedilir.

 Ve hiçbir amele verilmeyen mükâfat, sabır karşısında va’dedilir.

“Ancak sabredenlere ecirleri hesapsız olarak ödenecektir.” ayeti kerimesi buna delildir.(Zümer suresi 10)

İslam büyükleri sabrı üçe ayırmışlardır:
Birinci sabır; Cenab-ı Hakkın emirlerine uymakta sebat göstermektir.

 Namaz, Oruç, Hac, hep sabır gerektirir.

(Mesela: Namaz sabır’dır. Günlük iş akışı içerisinde namaz vakitleri girer ve hemen programımızı ona göre ayarlarız. Bu nefse çok ağır gelir.Oruç tamamen sabırdır. Zekatta sabır vardır. Hac ibadetinde en mühim husus sabırdır. İlim öğrenmede, cihat etmede sabır şarttır.)

(Bu sabrın karşılığında  Cenabı Hak; Cennette, her biri arzla sema arası kadar olan üç yüz derece verecektir.)

-İkincisi, haramlardan korunmakta  sabırdır .  (direnmek),

(Gözümüzü, kulağımızı, dilimizi tutmak ,yiyeceklere her daim dikkat etmek, hayatımız boyunca haramlardan sakınmak sabrın çok büyük bir kısmıdır .Derecesi diğerinden daha büyüktür.)

(Haramlar karşısında sabır elbette daha zordur. Nefisle cihadın daha üst mertebesidir. Derecesi de o nisbette büyüktür. Bunun sahibine her biri yerle yedinci kat sema  arası kadar olan altı yüz derece verilir.)

-Üçüncü ise musibetlere karşı, bilhassa ilk  geldiği anda  katlanmak, sabretmektir.

(Bunun sahibine  Hz.Allah, her biri Arş ile yeryüzü arası kadar olan yedi yüz derece verecektir.)(İhya,C.4 sabır bahsi) Bu, sabrın en zoru ve derecesi en büyük olanıdır.

Bundan dolayıdır ki Cenabı Mevla, en sevdiği kulları olan peygamberlerine en ağır musibetleri vermiş ve onların sabırlarını Kuranı keriminde methetmiştir.  “Muhakkak ki Hz. Allah sabredenlerle beraberdir.”(Bakara,153)

ayeti kerimesi, sabreden kulun Hz. Allah’ın maiyyetinde olduğunun müjdesidir ki anlayanlar için tarifi imkansız bir şereftir.

Çünkü sabrettikçe maiyyeti İlahi; yani Cenab-ı HakK’la beraber olma, ona yakın olma hali daha da artmaktadır.

(Nitekim İmamı Rabbani Hz. Şöyle buyuruyor: “Başa gelen belâlar, sıkıntılar, her ne kadar acı ve üzücü görünür ise de, bâtına yani kalbe, ruha tatlı gelir. Çünkü, beden ile ruh birbirinin  zıddı, tersi gibidir. Birine acı gelen, ötekine tatlı olmaktadır.” ) (159. Mektup)

(Bu, bela ve musibetin derecesine göre artar ,ama biz Cenab-ı Hak tan af ve afiyet istemeliyiz. Nitekim hadisi şerifte de “Hz.Allahtan af ve afiyet isteyin.” Buyrulur.)

Rabbimizden gelen her şeyi hoş karşılamak imanın en yüce mertebelerindendir. Eğer Cenab-ı Hak sevdiği kulunu dünyada son derece rahat ve müreffeh kılsa idi, buna en layık olan, başta Resulullah(sav)olmak üzere peygamberler ve Allah dostları olurdu. Ama biliyoruz ki; ”Belanın, imtihanın en şiddetlisi enbiyaya sonra evliyaya sonra da derece derce müminlere gelmektedir.(Ramuz ul ehadis)

Çünkü dünyadaki sıkıntılar mümin için ahirette mağfirettir, cennette derecedir.

Hadis-i Şerif’te  Peygamberimiz S.A.V. şöyle buyurmuşlardır.

 “Yorgunluk, sürekli hastalık, tasa, keder, sıkıntı ve gamdan; ayağına batan dikene varıncaya kadar Müslümanın başına gelen her şeyi; Hz.Allah, onun hatalarını bağışlamaya, mağfirete vesile kılar.”(Buhari)

KALPLER NE İLE YUMUŞAR?

Ebû Hafs Ömer bin Sâlih et-Tarsûsî şöyle anlattı: 

Evliyanın büyüklerinden Yahyâ bin Cellâ ile birlikte İmâm Ahmed bin Hanbel Hazretlerini ziyarete gitmiştik. Etrafında talebelerden bazıları da vardı. İmâm Ahmed’e:

“Efendim, kalplerdeki kasvet, katılık nasıl giderilir, kalpler ne ile yumuşar?” diye sordum.

İmâm Ahmed (rah.), yanındaki talebelerin cevap vermesi için onlara baktı. Onlardan bir ses çıkmayınca bir müddet başını eğdi, biraz tefekkürden sonra;

“Evladım! Helâlinden yemekle” cevabını verdi. 

Sonra Bişr-i Hâfî Hazretlerini ziyarete gitmiştik. Ona da “Efendim, kalpler ne ile yumuşar?” diye sordum. 

“…Haberiniz olsun ki kalpler, ancak Allâh’ı zikirle mutmain olur.” meâlindeki Ra‘d Sûresi’nin 28. âyetini okudu.

“Bunu İmâm Ahmed’e de sormuştum, ‘Helâl yemekle.’ cevabını vermişti.” dedim. “O, sana işin aslını öğretmiş.” buyurdu. 

Daha sonra evliyadan Abdülvehhâb bin Ebu’l-Hasen’e uğradığımda ona da aynı suâli sordum. O da Ra‘d Sûresi’nin 28. âyet-i celîlesiyle cevap verdi.

Ben, “İmâm Ahmed’e uğramıştım, ona da bunu sordum.” deyince sevindi: “O ne buyurdu?” diye sordu. “Helâlinden yemekle, cevabını verdi” deyince şöyle dedi: “Sana en kıymetli cevheri bildirmiş, işin aslı onun dediği gibidir.” 

***

Haramlardan Sakınmak

***

HELAL EKMEĞİ NEDEN YEMEDİ? TIKLAYINIZ…

***

Tavuk yemeden önce okuyun!(Fiziksel olarak bozuk olan yiyecekler nasıl insanı fiziken rahatsız ediyorsa ve hayatımız söz konusu olabiliyorsa, dinimize uygun olmadan hazırlanan gıda ve içeceklerde manevi hayatımızı etkiler.)

***

YEMEK ADABINDAN BAZILARI. TIKLAYINIZ…

***

elma“…Baban o elmayı ısırmasaydı…” tıklayınız…

CENÂB-I HAKK’IN LÜTUF VE CEZASININ HİKMETİ

 

Allâhü Teâlâ hem rahmet edenlerin en merhametlisi, hem de azabı en şiddetli olandır. Eğer yüce zâtına karşı isyan eden kimselere azab edemeyecek olsaydı acizlik ile vasıflanmış olmaz mıydı? Hâlbuki Allâhü Teâlâ’nın yüce şanında acizlik olması aslâ düşünülemez. Sonra Hak Teâlâ Hazretleri zâtına ve yarattıklarına karşı birtakım günahları ve suçları işleyen kullarına azap etmeyecek olsa büyüklüğünü muhafaza, umumun haklarını müdafaa edememiş ve neticede adaletsizlik göstermiş sayılmaz mıydı? Böyle bir hâl ise Allâhü Teâlâ’nın yüce şanına -hâşâ- lâyık olabilir mi?

Şu kıssa ile bu mesele daha iyi anlaşılır:

“Mûsâ aleyhisselâm, bir gün, ‘Yâ Rabbi! Mahlûkâtı yaratırsın, sonradan onları öldürürsün, bundaki ilâhî hikmetin nedir?’ diye sual eder. Bunun üzerine Allâhü Teâlâ, Mûsâ aleyhisselâm’a ekin ekmesini emir buyurur. 

Hazret-i Mûsâ tarlaya ekin eker, onu sular ve yetişinceye kadar gözetir. Sonra da hasat edip harman yapar. Bu esnada şöyle bir ilahî vahiy tecelli eder: ‘Yâ Mûsâ! Şu kadar emek vererek yetiştirdiğin ekinleri neden biçtin?’

Hazret-i Mûsâ (a.s.) da derki: ‘Yâ Rabbi!… Malumundur ki, bu ekinlerin içinde hem tane var, hem de saman. Tane samanlığa konulamaz, saman da tane ile bir ambarda bulunmaya lâyık olamaz. Bunları karıştırmak uygun olmadığı için ayırıyorum. Tanelerini ambara koyuyorum…’ 

Allâhü Teâlâ, ‘Geriye ne bıraktın?’ diye sordu.

Hz. Mûsâ: ‘Yâ Rabbi! Faydası olmayanları bıraktım’ dedi.

Bunun üzerine Allâhü Teâlâ, ‘Ey Mûsâ! Ben de kendinde hayır olmayanları cehenneme koyarım. Bunlar ‘Lâ ilâhe illallah’ demekten yüz çeviren kimselerdir.’ buyurdu.” 

Velhasıl Hak Teâlâ Hazretlerinin kulları hakkındaki lütuf ve ihsanı da, azab ve cezası da hikmettir. Bizim vazifemiz ise ilâhî azaba düşürecek hareketlerden kaçınarak Allâhü Teâlâ’nın muhafazasına iltica etmektir.

/ FAZİLET TAKVİMİ 12 Eylül 2021, Pazar

Okumak ve İlim Sahibi Olmak

Yüce İslam dini okumaya ve ilim sahibi olmaya en yüksek değeri vermiştir. Kur’an-ı Kerim’in pek çok ayetinde Cenab-ı Hak okumayı, ilmi emretmiştir.

Sevgili peygamberimiz (sav) de Hadis-i Şeriflerinde ilmi ve okumayı daima teşvik etmiş, Alimin mürekkebinin şehidin kanından daha üstün olduğunu ifade buyurmuştur. Peygamber efendimiz (sav) kendi hayatında da ilmi ve okumayı hep ön planda tutmuştur. Nitekim Bedir harbinde esir düşen Mekkeli müşriklerin kurtulması için fidye yerine Medinelilerden on kişiye okuma yazma öğretmeyi yeterli görmüştür. Bunu yapan esirleri serbest bırakmıştır.

Yine ashabı Kiram dan tan Zeyd bin Sabit’e; o devirde geçerli olan yabancı dillerden İbrani ve Süryani dillerini öğrenmesini istemiş, o da bunları kısa zamanda öğrenmişti. Bu vesile ile kendi devrinde ihtiyaç olan yabancı dilleri öğrenmek bizim için sünnet sayılmıştır.

“İlim talep etmek her Müslüman erkek ve kadına ayrı ayrı farzdır.” hadisi şerifinde de her Müslümanın kendisine yetecek kadar dini bilgisinin olması mecburi kılınmış, cehaletten şiddetle sakındırılmıştır.

O halde bizlere düşen bu dini emirleri dikkate alarak İlim yolunda gayretimizi arttırmak, hiçbir engel tanımamaktır.

Okumak, ilim sahibi olmak her zaman teşvik edilmişken bunda da dikkat edilmesi gereken mühim hususlar vardır.

Evvela bu Allahın (cc.) rızasına uygun bir okuma olmalıdır.

İnsana bozuk fikirler aşılayan, insanların ve hatta toplumların maddi ve manevi yıkımlarına sebep olan şeylerle meşgul olmak, okumak, dinlemek elbette dinimize uygun değildir.

 Zümer suresinin 9.ayeti kerimesinde şöyle buyruluyor:

 “Yoksa o gece saatlerinde ibadete kalkan, secdeye kapanıp, kıyama durarak daima vazifesini yapan, ahireti hesaba katan ve Rabbinin rahmetini uman kimse diğerleri gibi olur mu?

“De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? (Bunu) Ancak temiz akıl sahibi olanlar idrak edip anlar.” (Zümer-9)

Bu ayeti kerimede ilim sahibi olan kişinin gece ibadete kalkan, Allaha secde  eden olarak vasfedilmesinden de anlıyoruz ki İlim bizleri Allaha yaklaştırır ve öyle olmalıdır. İnsanı Cenab-ı Haktan, dinden, kitaptan uzaklaştıracak, nefsin ve şeytanın emellerine hizmet eden bilgiler ne olursa olsun ondan uzak durulmalıdır. Nitekim Resulullah (sav)efendimiz dualarında;

”Allahım fayda vermeyen ilimden sana sığınırım.”buyurmuşlar, böyle dua etmemizi tavsiye etmişlerdir. Faydası olmayan şeyleri okumak, zihnimizi boş şeylerle meşgul etmek bile istenmezken; zararlı şeylerin okunması, dinlenmesi, onlarla meşgul olunması, elbette daha çok mahzurludur.

 Müslümanın boşa geçirecek ne zamanı ne de enerjisi vardır.

 Konuşması, okuması, bütün meşguliyeti anlamlı olmalıdır.

Bizi hayra delalet eden şeyleri okumalı, dünyalık da olsa faydamıza olan işlerle meşgul olmalıyız.

Bunların içerisinde bir husus da var ki dünyada ahirette değerine paha biçilemez.

O da Allahın kitabı Kur’an-ı Kerimi, onun hükümlerini, emirlerini ve yasaklarını; özetle Kuran ilimlerini, dini ilimleri okuyup okutmaktır.

Bununla meşgul olanlar, Sevgili Peygamberimizin beyanları ile; dünya ve ahirette insanların en hayırlıları, en şereflileridir..

Resulullah (sav) efendimiz buyuruyorlar ki:

 İlim; İslam’ın hayatıdır, İmanın direğidir.

ŞEYTANIN HİLELERİNDEN: İBADETİ TERK ETTİRMEK

Şeytanın, insana yaptığı hilelerinden birisi de ibadeti terk ettirmektir. O kişi, onun bu vesveselerine düşmemek için şöyle düşünmelidir: “Ben fâni dünyadan elbette âhirete gideceğim. Bir daha da dünyaya gelmem mümkün değildir. Benim, Allâh’a ibadet ve itaat ederek âhiret hazırlığı hazırlamam gerekir. Zira Allâhü Teâlâ Bakara Sûresi’nin 197. âyet-i kerîmesinde buyurmuştur ki -meâlen-: “Ve azık tedârik edin. Zira azığın en hayırlısı takvâdır.” 

Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.) buyurmuşlardır ki: “Ey Ebû Zer! Gemiyi onar, zira deniz derindir. Azığını çokça hazırla, zira yolculuk uzundur. Yükünü az tut, zira yol korkuludur. Amellerini ihlasla, saf ve hâlis ayarda işle, zira onu kabul edecek Mevlâ-yı Müteâl onun kıymetini pek iyi bilir.”

Fakîh Ebulleys (rah.) demiştir ki: “Burada onarmak ile murad, îmân-ı hakîkîyi elde etmektir. Denizden murad cehennemdir. Azıktan murad ibadettir. Zira cenneti kazandıran, Mevlâ’ya itaat etmek, cehenneme düşüren de ona isyan etmektir. Yükten maksat, günahlardır. Kabul edecek zâttan maksat da Cenâb-ı Hak’tır.”

Yani Ey Ebû Zer! Kalbinde olan imanı sağlamlaştır, zira cehennem pek derin ve azâbı çok şiddetlidir. Çok ibadet et, zira cennete gidilecek yol uzaktır. Yükünü az tut, yani günah işlememeye gayret et, zira yol korkuludur. Amelini hâlis kıl, acele ve riyâ ile işlemekten sakın, zira Cenâb-ı Hak, amellerin hâlis olanını ve olmayanını en iyi bilendir.

Rivâyet olunduğuna göre,Hem içinizden hiçbiri yoktur ki mutlak ona (cehenneme) uğrayacak olmasın…” meâlindeki (Meryem Sûresi’nin 71.) âyet-i celîlesinde buyurulduğu üzere müminler cehenneme geldiklerinde, Allâhü Teâlâ, kalplerinde olan tevhidin sevabını bir gemi kılar. O geminin ipleri Kur’ân, yelkeni namaz, kaptanı Muhammed Mustafâ sallallâhü aleyhi ve sellem’dir. Müminler o gemi içinde selâmetle cehennemin üzerinden geçerler.” 

/ FAZİLET TAKVİMİ 02 Eylül 2021, Perşembe

NİMETLERE ŞÜKÜR.

Kelime olarak şükür: Yapılan iyiliğin karşılığını ve kıymetini bilip makbule geçtiğini dile getirmek, iyilik edeni övmek, nankör olmamak demektir.

Bize küçük bir iyiliği dokunan kimseye teşekkür etmek insani bir meziyettir. Resulü Ekrem (sas)efendimiz şöyle buyuruyor: “İnsanlara teşekkür etmeyen, Allahü teâlâya da şükretmez. Aza şükretmeyen de, çoğa şükretmez. Rabbimizin nimetini anmak şükür, hiç bahsetmemekse nankörlüktür.” (Beyhaki)

Öyleyse, Lütufları sayıya sığmayan, nimetlerinin ardı kesilmeyen Rabbimize karşı şükür, her Müslüman için mühim bir kulluk görevidir ve  farzdır.

Sayılamayacak kadar çok olan bu nimetlerden faydalanan bizler; ancak şükretmekle, nimetin sahibine minnet duymakla karşılığını vermeye çalışırız.

İslam âlimlerine göre Şükrün çoğu üç şeydedir:

1-Allah-u Teâlâ’nın ihsanına karşılık, onu vereni görüp hamd etmendir.

 2-Sana verilene razı olmandır.

3-Verilen şeyin faydası sende, kuvveti bedeninde olduğu müddetçe Allah’a âsi olmamandır.                                                     O halde Kul; Allahın lütuf ve nimetlerini kalben ve lisanen anar, ondan dolayı Allah’a karşı minnet duyarsa bu bir şükürdür.Onun için hepimiz, Cenab-ı Hakkın üzerimizdeki muazzam nimetlerini tefekkür etmeliyiz.Bilhassa dünya nimetleri hususunda kendimizden yukarıda olanlara değil, aşağıda olanlara bakmalıyız.

Çünkü Mevlamız her insana ihtiyacı kadar nimet verir. Ama nefsin tavanı yoktur. Daima kendinden üsttekilere bakan kimse, kendisine verilen nimetleri göremez, küçümser. Bu ise nankörlük olur.

Onun için;”Kim dünya hususunda kendisinden düşük olana, din hususunda kendisinden üstün olan bakarsa Hz.Allahın o kimseyi sabredici ve şükredici olarak yazacağı” hadisi şerifle müjdelenmiştir.(Süneni Tirmizi, Kıyame 59)

Kulun, Hz.Allahın verdiği nimetlerden helal ve temiz olarak ve israfa kaçmadan yemesi, içmesi, giyinmesi, başkalarına da bu nimetlerden istifade ettirmesi; yani nimeti saklamaması da bir şükürdür. Hadis-i şerifte şöyle buyrulur:

 ”Cenab-ı Hak, nimetinin eserini kulunda görmekten hoşnut olur.” (Buhari, İbni Mace)

Ayrıca; nimeti yerli yerinde kullanmak da bir şükürdür. Mesela yediğimiz bir yemekten sonra yemek duası yaparak Allaha hamd etmek, bununla birlikte; o yemekten aldığı gıdayı ve kuvveti ibadet ve hizmet ve hayırda kullanmak bir şükürdür. Hadis-i şerifte;

Hz.Allah’ın ikram ettiği yemeği yiyip de şükreden kimse, oruç tu­tup da sabreden kimse gibidir.” buyrulmaktadır. (İbn Mâce, no. 1765)

Bir mümin için; hayatı boyunca Mevlâ’mızın emirlerini yapmak, yasaklarından sakınmak da şükrün tabii lazımındandır.

Rabbimizin bize ihsan etmiş olduğu nimetleri saymamız mümkün değildir.

Ayeti kerime’de şöyle buyrulur: Eğer Allah’ın bunca nimetlerini birer birer saymak isterseniz sayamazsınız. Hatta adetleri katlayarak bile onları saymak isteseniz, yine güç yetiremezsiniz” (Sure-i İbrahim Ayet 34)

O halde Bize verdiği sayısız nimetlerinden dolayı Cenab-ı Hakkı anmak, zikretmek,ona minnet ve şükran duymak ve gereğini yerine getirmek bir ibadettir ve imanın gereğidir.Bunun tersi ise nankörlüktür.

Dikkat edilirse, inançsız ve inkarcılar için Rabbimizin kullandığı sıfat Küfür’dür. Küfür, nimeti inkar etmek, üzerini örtmek, görmezden gelmek,yani nankörlük etmektir. Şükür İmanın bir icabı olduğu gibi; tersi de küfrün bir icabıdır.

Şükür kelimesinin yanında en çok kullandığımız bir kelime daha vardır.

O da Hamd’dir. Kur’anı Kerimin anahtarı olan Fatiha suresinin ilk ayeti;

 “Hamd, Alemlerin Rabbi olan Allaha mahsustur.” denilerek, hamd ile başlar.

Şükür veya teşekkür kullara da yapılabilir; hamd ise ancak Hz.Allah’a karşı olur.

Hamd; Zatında, sıfatında ve fiillerinde Cenab-ı Hakk’ın övgüye ve şükredilmeye layık olması demektir. Hamd kelimesinin içinde şükür de vardır.

Ancak şükür nimetlere karşı yapılır. Hamd ise ister nimet olsun, isterse bela, musibet, hastalık vb. haller olsun; Rabbimizden gelen her şeyi hoş karşılamak, Cenabı haktan geldiği için ona razı ve hoşnut olmaktır.

Nitekim Efendimiz(sas),”Her hale karşı Allaha hamd olsun.” Buyururlardı

Onun için belaya şükredilmez ama hamd edilir. Çünkü şükredilen şeyi arttırmak, va’di ilahidir.  Ayet-i kerimede şöyle buyrulur:

“Hatırlayın ki Rabbiniz size şunu bildirmişti: And olsun! Eğer şükür ederseniz elbette sizin nimetlerinizi artırırım. Eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz benim azabım cidden çetindir.”(Sure-i İbrahim-7)

 Ne mutlu! kendisine verilen sayısız nimetlere şükredip, hem nimetini artıran hem de Cenabı hakkın Rızasına nail olanlara..

ŞÜKÜRLER OLSUN.

Rızık az veya çok verilince ne yapmak gerekir.

Nimete Şükür, Belalara Sabır etmek.

‘Şükür Bayramı’ nasıl ‘Şeker Bayramı’ oldu?

İÇİMİZDEKİ DÜŞMAN: NEFİS

Âlemlerin Rabbi ,insan nefsini yarattığı vakit ona, ‘Beni bildin mi?’ diye bir sual tevcih buyurdu. Nefis, ‘Sen sensin, ben de benim’ diye cevap verdi. İşte benlik davası burada başladı nefsin. Bu benlik davasından vazgeçmesi, binlerce yıllık cehennem azabından sonra aç bırakılmasıyla ancak mümkün olmuştu.

Tasavvufi cihetten bakıldığında nefis konusu, sayfalarca ancak anlatılabilir. Lügatlerde nefis, “id” ve “ego” kelimeleri olarak karşımıza çıkar. Bu çerçevede nefsi kısaca, “ego” ve “bitmeyen istekler” diye tanımlayabiliriz. id’i ise “islam’ın hilafına benlik” manasında kullanabiliriz.

Nefisle nasıl mücadele edilir?

Peygamber Efendimiz (s.a.v) ashabıyla harpten dönerlerken onlara hitaben;

“Küçük cihattan büyük cihata döndük.” buyurarak nefis tehlikesini ve onun her zaman tuzaklar peşinde olduğunu işaret ediyorlardı.

Hz. Âişe validemiz, Peygamber Efendimiz’e:

“İnsan rabbini ne zaman tanır?” diye suâl ettiğinde Alemlerin Efendisi,

“Nefsini tanıdığı zaman” diye cevaplamışlardır.

İnsanın içinden gelen her türlü kem düşünce, kötü fiil ve ahlaksızlığın sebebi nefistir. Nitekim bu hususu Hz. Yusuf Aleyhisselam, “Ben nefsimi temize çıkarmam. Muhakkak nefis, mübalağa ile kötülüğü emredicidir. Ancak Rabbimin rahmet ettikleri müstesna. Suret-i katiyyede benim Rabbim Gafurdur, Rahimdir.” (Yusuf Sûresi, 53) buyurarak dile getirmiştir.

Nefsi terbiye mümkün müdür?

Nefsin temizlenmesi için ilk adım olarak kişinin can u gönülden azmi ve gayreti lazımdır. Nefisle tek başına mücadele etmek imkânsızdır. Bu noktada bir Mürşid-i Kâmil şarttır. Kişi dua ederek ve arayarak bu mürşidi bulur, ona bağlanırsa feyz-i Muhammedî sayesinde nefsin tasallutundan kurtulabilir. Yalnız bu tam bir kurtuluş olmaz. Bir nevi nefsi uyuşturur. Bu hâl kişinin mürşidine olan bağlılığı süresince devam eder. Eğer bağı koparırsa nefsin tuzağına düşmesi kaçınılmaz olur.

“Mürşid-i Kâmil’i nasıl bulacağız?” diye soranlara, Ebu’l Fâruk Silistrevî Hazretleri şu şekilde cevap veriyor: “Ağaç nasıl ki gövdesinden değil de, meyvesinden iyi anlaşılırsa, mürşid-i kâmil olan kişiler de, gösterişli zahir hallerinden değil, meyve ve mensuplarından, yani yetiştirdikleri kimselerin güzel hallerinden anlaşılır. Ve bu suretle kendilerine tâbi olmak, manevi feyzinden her hususta istifade etmek caiz ve sahih olur. Şöhreti arşa çıksa, hakiki mürşidin misali, meyvesidir.”

Gerçek manâda mürşid-i kâmil, vefatından sonra da kendi ruhâniyetinden yardım ve feyz talep edene yardım eder ve feyzinden istifade ettirir. Mesela, Veysel Karâni Hazretleri Yemen diyarından Peygamber Efendimiz’i ziyarete gelmişler, fakat dünya gözüyle O’nu görmek kendisine nasip olmamıştı. Buna mukâbil Peygamberimiz’in ruhâniyetinden istimdâd ederek irşâd olmuştur.

Aklıyla hareket ederek bu yazılanları mantık dışı ve hayali zannedenlere de söyleyelim ki, akıl nefis ve ruhun ortasındadır. Ona kim hükmederse ona göre çalışır. Aklını kullanarak nefsin sözüyle hareket edenler derler ki; “insan olarak farkımız olmalı.” Evet, biz de aynısını söylüyoruz: Farkımız olmalı. Ama hayvandan, melekten değil.

“Nefsin tezkiyesi için günümüzde çâre nerede?” diye sorulursa, kim bilir belki yanı başınızda, belki aynı mahallede, aynı köyde, belki aynı ilçede, aynı şehirde çok çareler var.

Tarihten ibret tabloları

Firavun’un Nefis Davası

Firavun, ömrünü ilahlık davasıyla geçirdi ve hüsrana uğradı. Firavun her ne kadar acziyetinin farkında olsa da nefsinin esiri olduğu için geri adım atmak istemiyordu. Şeytan bir defasında Firavun’un kapısını çalmış ve Firavun “Kim o?” diye seslendiğinde şeytan oralı bile olmamıştı. Şeytan bu şekilde üç defa kapıyı çaldığında Firavun dayanamayıp kapıyı açtı. Şeytanı karşısında gören Firavun:

– “Dostum sen miydin? Niye girmedin?” dediğinde şeytan Firavun’a şu ibretlik sözleri söyledi:

– “Yahu sen ne alçak birisin! ilahlık davasında bulunuyorsun ama daha kapının ardında kim olduğunu bilemiyorsun!”

Şeddad’ın Sahte Cenneti

Şeddad bin Âd’ın hikâyesi de nefsin insanoğlunu nasıl alçalttığını gösteren sarih misallerden biri. Kur’an-ı Kerim’de kıssası anlatılan Şeddad bin Âd putlara taparak hayatını sürdüren Âd kavminin hükümdarıydı. Cenab-ı Hak bu kavme Hz. Hûd Aleyhisselam’ı peygamber olarak gönderdi.

Şeddad nefsinin esareti altında kendisini o kadar güçlü görüyordu ki, bütün insanlara kendine boyun eğmeleri hususunda zulüm yapıyor ve putlar üzerinden kurduğu siyasi otoritesini tanımalarını istiyordu. Şeddad ve kavmi, tebliğ için gelen Hz. Hûd Aleyhisselam’ı dinlemediler. Hûd Aleyhisselam onları îkaz ettikçe onlar iftiraya başlayıp Peygamberi suçladılar. Hatta Şeddad o kadar ileri gitti ki, Hazreti Hûd Aleyhisselam’a:

– “Yâ Hûd! Senin ilahın o dünyada yaptığı cennetle övünüyorsa, ben de bu dünyada öyle bir cennet yapayım ki, onun cennetinden daha şahane olsun!” diyerek meşhur “irem Bağı”nı yaptırdı.

Bu hususta Kur’an-ı Kerim’de, “işte Âd kavmi! Onlar Allah’ın âyetlerini bilerek inkâr ettiler ve peygamberlerine isyan ettiler ve her inatçı zorbanın emrine uydular. Bu dünyada da, kıyamet gününde de lânet cezasına tâbi tutuldular.” (Hûd Sûresi, 59-60) buyrularak akıbetleri haber verilmektedir.

Ebrehe’nin Fil Ordusu

Peygamber Efendimiz’in dünyaya teşriflerine az bir zaman kalmıştı. Yemen diyarında Ebrehe adında biri, Mekke’nin hac ve ticaret merkezi

olmasını içine sindiremiyordu. Mekke’ye mukaddes bir belde hüviyeti kazandıran Beytullah’ı yıkma düşüncesine kapıldı ve yollara düştü. Ordusuyla Mekke’ye yaklaştığında, ordunun başında yürüyen ‘Mahmut’ isimli fil bütün zorlamalara rağmen Kâbe cihetine bir adım dahi atmadı.

Nefsine söz geçiremeyen bu bedbaht insana en güzel cevabı Fahr-i Kâinat Efendimiz’in dedeleri Abdülmuttalip veriyordu. Ebrehe’nin gasp ettiği develerini ondan geri istediğince, Ebrehe:

–    ”Ben Kâbe’yi yıkmaya geldim, sen Kâbe’nin korunmasını isteyeceğine kendi develerini istiyorsun.” deyince Abdülmuttalip:

–    ”Ben develerin sahibiyim. Kâbe’nin de sahibi var, O onu korur” dedi.

İşte Ebrehe de nefsinin zincirlerini kıramayarak küfrünü daha da arttırmış, neticede Ebâbil kuşlarının attığı taşlardan kurtulamamıştı.                              

Kaynak : http://insanvehayat.com/icimizdeki-dusman-nefis/

Bu konuyu beğendiyseniz diğer AĞLA EY NEFİS! yazımızı da ziyaret edebilirsiniz.