Kategori arşivi: MUHTELİF KONULAR

NE SANDIN

NE SANDIN VİDEO

Kaynak : https://youtu.be/V1bd8kNHY-8

NE SANDIN

Dil ne bilir, şekeri şerbeti,

Aldıgın lezzeti, baldan mı sandın!

Ne arı, ne de ağaç verir nimeti

Elmayı, narı daldan mı sandın!

Baharı gönderir al gelin gibi,

Bir hazine ki görünmez dibi,

O Cemil’dir Cemal O’nun tecellisi

Güzeli yeşilden, aldan mı sandın!

Çok istesen de inadın olmaz,

Takdirden öte muradın olmaz,

O uçurursa, senin kanadın olmaz,

Uçmayı kuştan, kartaldan mı sandın!

O’nun emriyle göktedir varlıklar,

O’nun emriyle yerde kalabalıklar

O dilerse, kavağa çıkar balıklar

Şu düzenli hayatı faldan mı sandın!

Gördüğün, göremediğin…göz O’nun

Bildiğin, bilemediğin…öz O’nun

Dediğin, diyemediğin…söz O’nun

Kelamı dudaktan, dilden mi sandın!

O dilerse, azlar çok olur,

O dilerse varlar yok olur,

O dilerse açlar tok olur,

Tokluğu paradan puldan mı sandın!

İbrahim duada Nemrut’un ateşinde,

Ateşler gülzar olur, türlü esrar işinde,

Oğul razı kurbandır babasının peşinde,

Kesmeyen bıçağı İsmail’den mi sandın!

Zulmün kucağında Musalar doğar,

Açılır Bahr-ı Ahmer küffarı boğar,

Sükut edince esbap bıldırcın yağar,

Yoksa nusreti ebabilden mi sandın!

Kah gülersin, kah dilhunsun gözyaşına,

Gün olur tuz bulamazsın aşına,

Dün, bugün ne geldiyse başına,

Eden O’dur, eyleyen O…kuldan mı sandın!!

Ateşini söndürdün, suyunda kaldın

Sütünü içtin de, koyunda kaldın,

Dünyayı evlattan maldan mı sandın,

Bülbülün zarını gülden mi sandın!

O’nun sanatı varlığın nakışında,

O’nun şefkati ananın bakışında,

O’nun rahmeti suyun akışında,

Suyu pınardan gölden mi sandın!

Ellerin titrer, fer kesilir gözde,

Kapılırsın pek amansız bir derde,

Maraz, musibet ancak bir perde,

Kul! Eceli Azrail’den mi sandın!

Amele bakarsın ateşi tartar,

Rahmete bakarsın ümidi artar,

Kurtar beni ALLAH’IM kurtar,

Gönül Necatı amelden mi sandın!

Ey gönül sen kurtuluşu amelinden mi sandın?

Şair İbrahim SAYAR

İman Nimetinin Değerini Bilmek

Cenab-ı Hakkın bahşettiği en büyük nimet, korumamız icap eden en büyük cevher imanımızdır. Dünya ve ahiret saadetimiz ona bağlıdır.

İmanın değeri, her türlü maddi ve manevi kıymetin üstündedir.

Yaptığımız bütün iyiliklerin, güzelliklerin değeri imanın varlığı ve kuvveti ile alakalıdır. O yoksa yapılan iyiliklerin hiç bir kalıcı faydası yoktur.

Bu sebeple insanlığa gönderilen bütün peygamberlerin ilk işi, halkı imana davet olmuştur. Öyle ise İslam dinine göre iman nedir?

İman, Peygamber Efendimiz (sav.) in Hazret-i Allâh tarafından getirip tebliğ buyurduğu hususların tamamını kabul ve kalben tasdik etmektir.”

İman, bu tasdikten ibarettir. Fakat kişinin, hayatında ve ölümünde kendisine Müslüman muamelesi yapılması için kelime-i şehâdeti dili ile söyleyip kalbi ile tasdik etmesi şarttır.(Muhtasar ilmihal, Fazilet neşriyat)

Buna mazhar olan bir kul artık mümindir, Hz. Allahın cennetine adaydır.

O kişi artık, Allaha itaat, haramlardan korunmak ve İbadetlerle mükelleftir. Namaz, oruç, zekat hep iman edenlere farzdır. Diğerleri muhatap bile değildir.

Tabi ki böyle muazzam bir nimet ile şereflenen kişi sahip olduğu bu cevheri daha iyi koruyabilmesi için, bazı hususlara dikkat etmelidir.

Süleyman Hilmi Tunahan efendi hz. şöyle buyurur:

“Küfrü icap eden, veya etmeyen şeyleri bilmek,(Cenab-ı Hakka) ezelde verdiğimiz ahde vefa ve kemal-i imandandır.”

Onun için ilk olarak; İman ve İslam’la alakalı hususları, amentü’de yer alan maddeleri ve bunlarla ilgili muhtevayı sahih ilmihal kitaplarından çok iyi öğrenmeli ve yutkunmadan kabullenmelidir. Çünkü İman kalpte teşekkül eder, akıl burada yardımcıdır. İmanla ilgili bazı mevzuları şu küçük dünya aklı tartamayabilir. Onun için İslam büyükleri, ”Her şey akılla ölçülemez, aklın da bir maverası vardır, o da imandır.” buyururlar.

Diğer bir husus; bununla beraber imanın devamının şartlarını ve İslami yaşayışla ilgili hususları da öğrenmektir. Çünkü cahillik dinin en büyük düşmanıdır.

Hâlbuki bu mevzular, sayfalar dolusu karmaşık metinler de değil, akıllı her insanın rahatlıkla öğrenebileceği kadar kolay ve net bilgilerdir. Öğrenmekte farz sevabı vardır.

İkinci olarak da bu öğrendiklerimizle amel etmeye çalışmak, imanımızı zayi edecek şeylerden şiddetle sakınmak ve ibadetlere de sımsıkı sarılmak gerekir.

Çünkü ibadetler, imanın koruyucu kaleleridir.

İslam âlimlerine göre,“İbadetlerimizi; yani farzlar, vacipler, sünnetler, müstehap ve mendupları yapmak ve bir de Hz. Allahın yasaklarından sakınmak, imanı koruyan kalelerdir. Îman, bu ibadetlerle çerçevelenip kale içine alınarak korunur. İmanı koruyan bu kaleleri yıkanlar yani, farzları, vacipleri, sünnetleri terk edenler,ve haramlara ve kul haklarına dalanlar imanlarını kolay kolay muhafaza edemezler.” (Muhtasar ilmihal)

İnandığı gibi yaşamayan gün gelir yaşadığı gibi inanmaya başlar.

Bir mümin açıkça haram olan bir şeyi yaptığında önce üzülür, pişman olur. Aslında bu üzüntü ve pişmanlık bile affın başlangıcıdır.

Ama bu haramı işlemekte devamlı ve ısrarlı olurca; artık o,hayatının bir parçası haline gelir.Neticede, “bundan bir şey olmaz, her günahım böyle olsun” gibi değişik tevillerle o haramı önce hafife almaya, sonra da helal görmeye başlarsa; işte bu, iman nurunun sönmesine sebep olur.

Hadis-i Şerifte şöyle buyrulur:

“Kur’ân-ı Kerîm’in haram ettiği şeyleri helâl sayan, Kur’ân’a imân etmemiştir.  (Sünen-i Tirmizî)

 Ali İmran suresinin 102.ayeti kerimesinde ise Yüce Mevla’mız şöyle buyuruyor: 

”Ey iman enler! Allah’tan hakkı ile korkup (kötülüklerden sakının) ve sizler, ancak Müslümanlar olarak ölünüz.”

Demek ki Allahımıza itaat ve Onun haramlarından sakınmakla Müslüman olarak ölmek arasında mühim bir irtibat vardır.

Bütün bunların yanında en büyük düşman olan nefsi emmare ve Şeytanı aleyhillane nin şerrinden ve imansız gitmekten daima korkmalı ve dua iltica ve sadaka ile yüce Mevla’mızdan yardım dilemelidir. Çünkü itibar sonadır.

Peygamberler, Ashabı Kiram, büyük İslam âlimleri hep bu endişeyi taşımış, onun için Cenab-ı Hakka daima dua ve niyazda bulunmuşlardır.

Ayrıca Hadisi şerifte ifade buyrulan; ”Sadaka vermek kötü ölüme mani olur.” müjdesince sadaka vermeye,  Allah yolunda hizmete ağırlık vermeliyiz. 

 “Sizler nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle diriltilirsiniz.”

sözü hükmünce; iman, itaat, ihlas ve dua ile, daima ahireti düşünerek yaşayanların ölümleri de hep kendilerine yakışır şekilde olmuştur.

Ölürken kelime-i şahadetle, tevhitle, zikirle meşgul ve abdestli olanlar;

ilim, ibadet, Allah yolunda hizmet ve hayırlı işler peşinde iken ölenler, kabirlerinden yine aynı güzellikte kalkacaklar.

 Ölüm onlar için korku ve hüzün değil, ebedi saltanatın bir başlangıcıdır.

İÇİMİZDEKİ DÜŞMAN: NEFİS

Şeytanın Namazla İlgili Vesvese ve Hileleri

Şeytan sizi ne etsin?

ŞEYTANIN HİLELERİNDEN: İBADETİ TERK ETTİRMEK

Mekke-i Mükerreme’nin fethi

İslam tarihinde 03 Ocak veya 11 Ocak 630 , Mekke-i Mükerreme’ nin fethi dir.

Bildiğiniz gibi İslam’ın zuhur ettiği, Kur’anın inzal olduğu Mekke-i Mükerreme döneminde, (Efendimiz (sav)in 23 senelik fiili peygamberliğinin ilk 13 senesinde) Müslümanlar, türlü eziyetlere, işkencelere, boykotlara maruz kaldılar.

Nihayet (pek çok peygamberde olduğu gibi,) Sevgili Peygamberimiz (sav) ve onun ashabına da hicret emri geldi.

 Hadis-i Şerifte. ”Ey Mekke, vallahi sen Allah katında yeryüzünün en hayırlı yerisin. Bana da en sevimli yersin. Vallahi eğer buradan çıkmaya mecbur bırakılmasaydım, çıkmazdım” buyurduğu üzere Efendimiz(sav)ve ashabı; vatanlarını, mallarını mülklerini bırakıp, Allah yolunda hicret ettiler.

Medine-i Münevvere’de ise, buranın nasipli ve güzel insanlarının yardımları ile tarihte eşi görülmemiş kardeşlik ve kaynaşma ile Müslümanlar güçlendi.

Sırası ile Bedir, Uhut, Hendek imtihanlarını başarı ile geçtiler.

Hudeybiye’de gösterilen muazzam bağlılık ve biatleri ile Hz. Allah’ın rızasını kazandılar ve  ayet-i kerime ile de Mekke’nin fethi müjde edildi.

Nihayet şartlar tahakkuk edip bu yüce fetih de kan dökmeden nasip oldu.

Alemlerin efendisi, Mekke-i Mükerreme’ ye girerken, zafer kazanmış bir komutan edasıyla gururlu ve başı dik değildi. Tam tersine, Hz.Allah’ın nimetlerine şükrün ve onun karşısında tevazuun bir nişanesi olarak, devesinin üzerinde boynu eğik, secde halinde girdi. Günlerden Cuma idi. Önce Kâbe-i Muazzama’yı tavaf etti. Bütün Mekke halkı orada toplan­mıştı. Her taraf hıncahınç doluydu. Vaktiyle Resûlullâh’a vermiş oldukları eziyetleri hatırlayıp bugün kendilerine ne yapılacağını düşünüyorlardı. Hâlbuki Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hepsini affetti, “Haydi gidiniz, hepiniz hürsünüz!” buyurdu. Beytullâh’ın etrafındaki ve içindeki putları kırdırıp Kâbe-i Muazzama’yı temizletti.

Bilâl-i Habeşî (r.a.), Kâbe-i Muazzama’nın üstüne çıkıp Ezân-ı Muhammedî’yi okudu.

Büyük Fetihten sonra İslamiyet kısa zamanda bütün Arabistan’a yayıldı.

Çünkü pek çok kabile İslam’a meyletmiş, ancak Kureyş’ten çekinmişlerdi.

Onlar bertaraf olunca çabucak İslam’la şereflendiler.

Nasr suresinde müjdelendiği gibi, birer birer değil; gruplar, kitleler halinde Müslüman oldular. Hatta Onlardan önce Mekkeliler Müslüman oldu.

Cenab-ı Hakk’ın hidayet nuru, kalpleri fethetmişti.

Düşmanlık yerini kardeşliğe, zulmet yerini Nur’a terk etti.

Yeni Müslüman olanlar da bundan sonra hayatlarının sonuna kadar İslam için hizmet ve cihat eden sahabeler kervanına katıldılar, İslam’ı bütün dünyaya yaydılar.

Bir hususa dikkat çekmek istiyorum.

Amellerin derecesi zorluğuna göredir.

Bu sebeple sıkıntılı ve çileli devirlerde iman edip, Allah yolunda hizmet edenlerin manevi dereceleri, diğerlerinden hep daha büyük olmuştur.

Sonraki ashabı kiram ,ne kadar çok çalışsalar da ilklerin derecesine çıkamamışlardır.

Hadid suresinin 10.Ayeti kerimesinde Şöyle buyruluyor:

“(Ey müminler!) Size ne oluyor ki, Allah yolunda (mallarınızı) harcamıyorsunuz? Hâlbuki göklerin ve yerin mirası (zaten) Hz. Allah’ındır.

 Sizlerden; Fetihten (Mekke’nin fethinden) evvel, Allah yolunda (mallarını) harcayıp Allah yolunda savaşanlarınız, diğerleri ile eşit değildir.

 Onlar, sonradan iman edip, Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihat edenlerden, fazilet ve derece bakımından daha üstündürler.

 Bununla beraber Hz. Allah (bu iki zümreden) hepsine en güzel olanı (yani Cenneti) va’d etmiştir. Allahü teala bütün yaptıklarınızdan haberdardır.”

İslam’ın garip zamanlarında, yardıma ihtiyaç varken Allah yolunda koşturanlarla, rahat zamanlarında bu işi yapanların asla bir olmayacağını bu ayeti kerimeden daha güzel  ne anlatabilir.

Bu tür zamanlar kıyamete kadar tarihin değişik devirlerinde olagelmiştir.

Gayret edenler en büyük manevi kazancı elde etmişlerdir.    

Kimine Acı Kimine Tatlı: Ecel Şerbeti 

Ecel…

Anması bile insanı ürküten ölüm vakti, ölümün tadıldığı an…

Anması soğuk da olsa, ne ölümden kaçış var ne de ecel şerbetini içmemek imkânsız.

Kaçmak zaten mümkün değil de, kaçmak istesen nereye kaçacaksın? Her yer Allah’ın mülkü, her mekân Allah’ın hükmü altında.

Eynel mefer / kaçacak yer neresi?

Ölümden kaçış olmadığına göre, mühim olan ölmeden önce ölmek, yani ölüm gelmeden önce ölüme hazırlanmak.

Nitekim Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) “Ölmeden önce ölünüz” buyuruyor.

Yani nefsî, şeytâni ve dünyevî isteklerinizi öldürünüz demek.

Çünkü nefsânî ve şeytânî hislerle ve dünya sevgisiyle cennete girmek imkânsız..

Her canlının, Rabbimizin tayin buyurduğu, bizce meçhul ve bilmemiz mümkün olmayan bir eceli var.

Zamanı geldiğinde, her canlı istese de istemese de ecel şerbetini içiyor ve içecek.

Ölüm hak ve gerçek olduğuna göre, her akıl ve iman sahibinin yapması gereken, bu değişmez sona iyi hazırlanmak ve o korkutucu köprüyü rahat geçmeye yarayacak şeyler yapmaktır.

Bu da sağlam ve pürüzsüz bir iman ve ihlasla yapılan ibâdetlerle mümkün.

Dünya sıkıntılarından bunalan, âhiretin nasıl olduğunu düşünemeyen bazı kimseler, “Ölsem de kurtulsam” derler.

Eceli geldiği zaman yaşamaya devam etmek isteyenlerin yaşamalarının mümkün olmadığı gibi, ölmek isteyenler de istedikleri zaman ölemezler. Çünkü ölmek de rabbimizin emriyledir.

Ölüm herkes için ayrı tesir eder. Kimine bir müjde gibidir, kimine de felâketlerin en çetini.

Bazıları için kurtuluş ve ebedî kurtuluşun başlangıcıdır. Bazıları içinse ebedî felâketin başlangıcı.

Ölünce sıkıntılarından kurtulacak olanlar, sadece hayatta rablerine hakkıyla ibâdet edenlerdir. Onlar, ölüp dünya sıkıntılarından kurtulur kurtulmaz, tarifi imkânsız bir rahatlığa kavuşurlar.

Bu rahatlık bile geçicidir ve sadece kıyamete kadardır. Sonsuz ve esas rahatlık ve saâdet ise cennette kendilerini beklemektedir.

İmansız ve ibâdetsiz olanlar ise, ölünce hatta ölüm sırasında can boğaza gelip hırıldamaya başlayınca gerçek sıkıntının ne olduğunu anlarlar.

Onların sıkıntıları da ölünce başlayacak ve kıyamete kadar devam edecektir. Esas ve sonsuz felâket ise cehennemde onları beklemektedir.

Ecel ve ölümün, kâinâtın sahibinin emriyle olduğunu bilmeyen veya düşünemeyenler, bir yakınları öldüğü zaman “Daha zamanı değildi. Çok zamansız öldü” gibi akıl, mantık ve inanç dışı, mânâsız sözler söylüyorlar.

Bilmiyorlar ki, değişmez kanun şöyledir:

Eceli gelince bir an ne geri bırakılırlar, ne öne alınırlar. (A’râf sûresi, âyet: 34)

Bunu kabul etmeyip, yakınları öldüğü zaman “Zamansız öldü” diyenler, buyursunlar ecel ve ölümü kendi istedikleri zamana alsınlar veya tamamen kaldırıversinler.

***

Dünyaya gelen ölmeye gelmiştir. Tarihte iyi-kötü, imanlı-imansız nice meşhurlar yaşamış ama hiç biri ölümden yakasını kurtaramamıştır.

Açın ansiklopedileri, bakın. Geçmişte her meşhur kimsenin bir doğum tarihi vardır, bir de ölüm tarihi. Doğup da ölmeyen olmamıştır, ölmeyecek olan da yoktur.

Çünkü âlemdeki canlı cansız her şeyi yaratan Hâlık Teâlâ, onları şu kanunla yaratmıştır:

Her nefis / her can sahibi ölümü tadacaktır.” (Âl-i İmrân sûresi, âyet: 185)

Ölecek değil, ölümü tadacak. Tadacak ama ölümün tadı nasıl olacak?

Yukarıda söylediğimiz gibi, bir kısmına şeker, bal; hatta baldan da tatlı, bir kısmına da zehirden acı…

Bakın bu acının başlangıcı bile nasıl acı ve nasıl aşağılayıcı:

“Bir de görseydin, melekler o küfredenlerin / kâfirlerin yüzlerine ve arkalarına vura vura ve “Tadın cehennem azabını” diyerek nasıl canlarını aldıklarını.” (Enfal sûresi, âyet: 50)

….

Rabbim cümlemizin âhirete göçmüş olan yakınlarına ve bütün iman sahiplerine rahmet eylesin.

Hayatta olanlarımıza da rızkıyla beraber, sıhhatli ve hayırlı uzun ömür ihsan buyursun…

Ali Eren Hocaefendi

https://www.facebook.com/176260699585163/posts/895001194377773/

 

ALLAH İÇİN VERİLEN SADAKA AHİRET AZIĞI OLUR

Bir kimse, sadaka verdiği kişiden dua, teşekkür ve övgü beklememelidir. Nitekim Hazret-i Allah şöyle buyuruyor: 

“(Allâhü Teâla’nın müttakî kulları) Biz, size ancak Allâh’ın rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür isteriz. (derler.)” (İnsan Sûresi, âyet 9) 

İşte bundan dolayı, sadaka verilen kişiden dua dahi istememeli, menfaati kendisine dönecek bir şeyden dolayı tasaddukta bulunmamalı, sırf Allah rızası için vermelidir. 

Kişi, kapısına geleni azarlamamalı, verecek bir şeyi yoksa geleni ‘Allâhü Teâlâ, sizi de bizi de rızıklandırsın.’ gibi ifadeler ile yumuşak bir şekilde geri çevirmelidir.

İbrahim bin Edhem Hazretleri buyuruyor ki: “Kapımıza gelip bir şeyler isteyenler ne güzel kimselerdir. Âhirete, bizim için azık taşıyorlar.”

İbrahim en-Nehaî rahimehullah şöyle buyurdu:

“Kapınıza gelip bir şeyler isteyen kişi, şöyle demek ister: Âhiretteki ehlinize; akrabanıza bir şeyler gönderecek misiniz?” 

Resûlullah Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem şöyle buyurdular: 

Kıyamet gününde fakir (ve takvâ ehli) bir kul getirilir. Hazret-i Allah, onu dünyada fakir kılmasındaki hikmetleri beyan eder ve şöyle buyurur:

“İzzet ve Celâl’im hakkı için sana fakirlik vermem, seni hor ve hakir görmemden değildi. Senin için birçok fazilet ve kerametler hazırlamak içindi. Mahşer saflarına çık, benim rızamı düşünerek seni kim giydirdi yahut yedirdi ise onun elini tut, onu sana bağışladım” buyurur. O zamanda diğer insanlar, terler içerisinde boğulmaktadır. O da safların arasında dolaşarak, kendisine yardım edenlerin elinden tutarak onları cennete götürür.

/ FAZİLET TAKVİMİ 11 Kasım 2021, Perşembe

ALLAH RIZÂSI İÇİN HAYIR YAPMANIN MÜKÂFÂTI

IŞIĞI ÖNÜNE AL…

 

SABIR

Sabır kelime olarak: “Tutmak, tahammül etmek, beklemek, zorluk ve sıkıntılara katlanmak” manalarına gelir.

Dini bir terim olarak ise: “Aklın ve şeriatın gerektirdiği durumlarda nefsini hapsetmek, kendine hâkim olmaktır.”

Sabrın sonu selamettir, başarıdır.  Peygamber efendimiz(s.a.v): “Sabır cennet hazinelerinden bir hazinedir” buyurmuştur.

Müminlerin birbirlerine sabrı tavsiye etmeleri de Kur’an-ı kerimde methedilmiştir.

Yaşadığımız şu imtihan dünyasında hepimiz zaman zaman hikmetini bilemediğimiz için ilk başta hoşumuza gitmeyen ve zorlandığımız hallerle karşılaşırız. Bu durumlarda bizim imdadımıza yetişecek en güzel haslet, sabır ve teslimiyettir.

 Bu sabır, o sıkıntının zararından kurtardığı gibi, bizleri kişilik olarak olgunlaştırır. En mühimi ise Allah için gösterilen sabrın karşılığındaki büyük mükâfattır.

 (Bu mükafat dünyada da verilebilir .Ama asıl karşılık Hz.Allah’ın katındaki büyük manevi kurtuluştur.)

Yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerim’in yetmişten fazla yerinde sabırdan bahsedilir.

 Ve hiçbir amele verilmeyen mükâfat, sabır karşısında va’dedilir.

“Ancak sabredenlere ecirleri hesapsız olarak ödenecektir.” ayeti kerimesi buna delildir.(Zümer suresi 10)

İslam büyükleri sabrı üçe ayırmışlardır:
Birinci sabır; Cenab-ı Hakkın emirlerine uymakta sebat göstermektir.

 Namaz, Oruç, Hac, hep sabır gerektirir.

(Mesela: Namaz sabır’dır. Günlük iş akışı içerisinde namaz vakitleri girer ve hemen programımızı ona göre ayarlarız. Bu nefse çok ağır gelir.Oruç tamamen sabırdır. Zekatta sabır vardır. Hac ibadetinde en mühim husus sabırdır. İlim öğrenmede, cihat etmede sabır şarttır.)

(Bu sabrın karşılığında  Cenabı Hak; Cennette, her biri arzla sema arası kadar olan üç yüz derece verecektir.)

-İkincisi, haramlardan korunmakta  sabırdır .  (direnmek),

(Gözümüzü, kulağımızı, dilimizi tutmak ,yiyeceklere her daim dikkat etmek, hayatımız boyunca haramlardan sakınmak sabrın çok büyük bir kısmıdır .Derecesi diğerinden daha büyüktür.)

(Haramlar karşısında sabır elbette daha zordur. Nefisle cihadın daha üst mertebesidir. Derecesi de o nisbette büyüktür. Bunun sahibine her biri yerle yedinci kat sema  arası kadar olan altı yüz derece verilir.)

-Üçüncü ise musibetlere karşı, bilhassa ilk  geldiği anda  katlanmak, sabretmektir.

(Bunun sahibine  Hz.Allah, her biri Arş ile yeryüzü arası kadar olan yedi yüz derece verecektir.)(İhya,C.4 sabır bahsi) Bu, sabrın en zoru ve derecesi en büyük olanıdır.

Bundan dolayıdır ki Cenabı Mevla, en sevdiği kulları olan peygamberlerine en ağır musibetleri vermiş ve onların sabırlarını Kuranı keriminde methetmiştir.  “Muhakkak ki Hz. Allah sabredenlerle beraberdir.”(Bakara,153)

ayeti kerimesi, sabreden kulun Hz. Allah’ın maiyyetinde olduğunun müjdesidir ki anlayanlar için tarifi imkansız bir şereftir.

Çünkü sabrettikçe maiyyeti İlahi; yani Cenab-ı HakK’la beraber olma, ona yakın olma hali daha da artmaktadır.

(Nitekim İmamı Rabbani Hz. Şöyle buyuruyor: “Başa gelen belâlar, sıkıntılar, her ne kadar acı ve üzücü görünür ise de, bâtına yani kalbe, ruha tatlı gelir. Çünkü, beden ile ruh birbirinin  zıddı, tersi gibidir. Birine acı gelen, ötekine tatlı olmaktadır.” ) (159. Mektup)

(Bu, bela ve musibetin derecesine göre artar ,ama biz Cenab-ı Hak tan af ve afiyet istemeliyiz. Nitekim hadisi şerifte de “Hz.Allahtan af ve afiyet isteyin.” Buyrulur.)

Rabbimizden gelen her şeyi hoş karşılamak imanın en yüce mertebelerindendir. Eğer Cenab-ı Hak sevdiği kulunu dünyada son derece rahat ve müreffeh kılsa idi, buna en layık olan, başta Resulullah(sav)olmak üzere peygamberler ve Allah dostları olurdu. Ama biliyoruz ki; ”Belanın, imtihanın en şiddetlisi enbiyaya sonra evliyaya sonra da derece derce müminlere gelmektedir.(Ramuz ul ehadis)

Çünkü dünyadaki sıkıntılar mümin için ahirette mağfirettir, cennette derecedir.

Hadis-i Şerif’te  Peygamberimiz S.A.V. şöyle buyurmuşlardır.

 “Yorgunluk, sürekli hastalık, tasa, keder, sıkıntı ve gamdan; ayağına batan dikene varıncaya kadar Müslümanın başına gelen her şeyi; Hz.Allah, onun hatalarını bağışlamaya, mağfirete vesile kılar.”(Buhari)

KALPLER NE İLE YUMUŞAR?

Ebû Hafs Ömer bin Sâlih et-Tarsûsî şöyle anlattı: 

Evliyanın büyüklerinden Yahyâ bin Cellâ ile birlikte İmâm Ahmed bin Hanbel Hazretlerini ziyarete gitmiştik. Etrafında talebelerden bazıları da vardı. İmâm Ahmed’e:

“Efendim, kalplerdeki kasvet, katılık nasıl giderilir, kalpler ne ile yumuşar?” diye sordum.

İmâm Ahmed (rah.), yanındaki talebelerin cevap vermesi için onlara baktı. Onlardan bir ses çıkmayınca bir müddet başını eğdi, biraz tefekkürden sonra;

“Evladım! Helâlinden yemekle” cevabını verdi. 

Sonra Bişr-i Hâfî Hazretlerini ziyarete gitmiştik. Ona da “Efendim, kalpler ne ile yumuşar?” diye sordum. 

“…Haberiniz olsun ki kalpler, ancak Allâh’ı zikirle mutmain olur.” meâlindeki Ra‘d Sûresi’nin 28. âyetini okudu.

“Bunu İmâm Ahmed’e de sormuştum, ‘Helâl yemekle.’ cevabını vermişti.” dedim. “O, sana işin aslını öğretmiş.” buyurdu. 

Daha sonra evliyadan Abdülvehhâb bin Ebu’l-Hasen’e uğradığımda ona da aynı suâli sordum. O da Ra‘d Sûresi’nin 28. âyet-i celîlesiyle cevap verdi.

Ben, “İmâm Ahmed’e uğramıştım, ona da bunu sordum.” deyince sevindi: “O ne buyurdu?” diye sordu. “Helâlinden yemekle, cevabını verdi” deyince şöyle dedi: “Sana en kıymetli cevheri bildirmiş, işin aslı onun dediği gibidir.” 

***

Haramlardan Sakınmak

***

HELAL EKMEĞİ NEDEN YEMEDİ? TIKLAYINIZ…

***

Tavuk yemeden önce okuyun!(Fiziksel olarak bozuk olan yiyecekler nasıl insanı fiziken rahatsız ediyorsa ve hayatımız söz konusu olabiliyorsa, dinimize uygun olmadan hazırlanan gıda ve içeceklerde manevi hayatımızı etkiler.)

***

YEMEK ADABINDAN BAZILARI. TIKLAYINIZ…

***

“…Baban o elmayı ısırmasaydı…” tıklayınız…

CENÂB-I HAKK’IN LÜTUF VE CEZASININ HİKMETİ

 

Allâhü Teâlâ hem rahmet edenlerin en merhametlisi, hem de azabı en şiddetli olandır. Eğer yüce zâtına karşı isyan eden kimselere azab edemeyecek olsaydı acizlik ile vasıflanmış olmaz mıydı? Hâlbuki Allâhü Teâlâ’nın yüce şanında acizlik olması aslâ düşünülemez. Sonra Hak Teâlâ Hazretleri zâtına ve yarattıklarına karşı birtakım günahları ve suçları işleyen kullarına azap etmeyecek olsa büyüklüğünü muhafaza, umumun haklarını müdafaa edememiş ve neticede adaletsizlik göstermiş sayılmaz mıydı? Böyle bir hâl ise Allâhü Teâlâ’nın yüce şanına -hâşâ- lâyık olabilir mi?

Şu kıssa ile bu mesele daha iyi anlaşılır:

“Mûsâ aleyhisselâm, bir gün, ‘Yâ Rabbi! Mahlûkâtı yaratırsın, sonradan onları öldürürsün, bundaki ilâhî hikmetin nedir?’ diye sual eder. Bunun üzerine Allâhü Teâlâ, Mûsâ aleyhisselâm’a ekin ekmesini emir buyurur. 

Hazret-i Mûsâ tarlaya ekin eker, onu sular ve yetişinceye kadar gözetir. Sonra da hasat edip harman yapar. Bu esnada şöyle bir ilahî vahiy tecelli eder: ‘Yâ Mûsâ! Şu kadar emek vererek yetiştirdiğin ekinleri neden biçtin?’

Hazret-i Mûsâ (a.s.) da derki: ‘Yâ Rabbi!… Malumundur ki, bu ekinlerin içinde hem tane var, hem de saman. Tane samanlığa konulamaz, saman da tane ile bir ambarda bulunmaya lâyık olamaz. Bunları karıştırmak uygun olmadığı için ayırıyorum. Tanelerini ambara koyuyorum…’ 

Allâhü Teâlâ, ‘Geriye ne bıraktın?’ diye sordu.

Hz. Mûsâ: ‘Yâ Rabbi! Faydası olmayanları bıraktım’ dedi.

Bunun üzerine Allâhü Teâlâ, ‘Ey Mûsâ! Ben de kendinde hayır olmayanları cehenneme koyarım. Bunlar ‘Lâ ilâhe illallah’ demekten yüz çeviren kimselerdir.’ buyurdu.” 

Velhasıl Hak Teâlâ Hazretlerinin kulları hakkındaki lütuf ve ihsanı da, azab ve cezası da hikmettir. Bizim vazifemiz ise ilâhî azaba düşürecek hareketlerden kaçınarak Allâhü Teâlâ’nın muhafazasına iltica etmektir.

/ FAZİLET TAKVİMİ 12 Eylül 2021, Pazar

Okumak ve İlim Sahibi Olmak

Yüce İslam dini okumaya ve ilim sahibi olmaya en yüksek değeri vermiştir. Kur’an-ı Kerim’in pek çok ayetinde Cenab-ı Hak okumayı, ilmi emretmiştir.

Sevgili peygamberimiz (sav) de Hadis-i Şeriflerinde ilmi ve okumayı daima teşvik etmiş, Alimin mürekkebinin şehidin kanından daha üstün olduğunu ifade buyurmuştur. Peygamber efendimiz (sav) kendi hayatında da ilmi ve okumayı hep ön planda tutmuştur. Nitekim Bedir harbinde esir düşen Mekkeli müşriklerin kurtulması için fidye yerine Medinelilerden on kişiye okuma yazma öğretmeyi yeterli görmüştür. Bunu yapan esirleri serbest bırakmıştır.

Yine ashabı Kiram dan tan Zeyd bin Sabit’e; o devirde geçerli olan yabancı dillerden İbrani ve Süryani dillerini öğrenmesini istemiş, o da bunları kısa zamanda öğrenmişti. Bu vesile ile kendi devrinde ihtiyaç olan yabancı dilleri öğrenmek bizim için sünnet sayılmıştır.

“İlim talep etmek her Müslüman erkek ve kadına ayrı ayrı farzdır.” hadisi şerifinde de her Müslümanın kendisine yetecek kadar dini bilgisinin olması mecburi kılınmış, cehaletten şiddetle sakındırılmıştır.

O halde bizlere düşen bu dini emirleri dikkate alarak İlim yolunda gayretimizi arttırmak, hiçbir engel tanımamaktır.

Okumak, ilim sahibi olmak her zaman teşvik edilmişken bunda da dikkat edilmesi gereken mühim hususlar vardır.

Evvela bu Allahın (cc.) rızasına uygun bir okuma olmalıdır.

İnsana bozuk fikirler aşılayan, insanların ve hatta toplumların maddi ve manevi yıkımlarına sebep olan şeylerle meşgul olmak, okumak, dinlemek elbette dinimize uygun değildir.

 Zümer suresinin 9.ayeti kerimesinde şöyle buyruluyor:

 “Yoksa o gece saatlerinde ibadete kalkan, secdeye kapanıp, kıyama durarak daima vazifesini yapan, ahireti hesaba katan ve Rabbinin rahmetini uman kimse diğerleri gibi olur mu?

“De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? (Bunu) Ancak temiz akıl sahibi olanlar idrak edip anlar.” (Zümer-9)

Bu ayeti kerimede ilim sahibi olan kişinin gece ibadete kalkan, Allaha secde  eden olarak vasfedilmesinden de anlıyoruz ki İlim bizleri Allaha yaklaştırır ve öyle olmalıdır. İnsanı Cenab-ı Haktan, dinden, kitaptan uzaklaştıracak, nefsin ve şeytanın emellerine hizmet eden bilgiler ne olursa olsun ondan uzak durulmalıdır. Nitekim Resulullah (sav)efendimiz dualarında;

”Allahım fayda vermeyen ilimden sana sığınırım.”buyurmuşlar, böyle dua etmemizi tavsiye etmişlerdir. Faydası olmayan şeyleri okumak, zihnimizi boş şeylerle meşgul etmek bile istenmezken; zararlı şeylerin okunması, dinlenmesi, onlarla meşgul olunması, elbette daha çok mahzurludur.

 Müslümanın boşa geçirecek ne zamanı ne de enerjisi vardır.

 Konuşması, okuması, bütün meşguliyeti anlamlı olmalıdır.

Bizi hayra delalet eden şeyleri okumalı, dünyalık da olsa faydamıza olan işlerle meşgul olmalıyız.

Bunların içerisinde bir husus da var ki dünyada ahirette değerine paha biçilemez.

O da Allahın kitabı Kur’an-ı Kerimi, onun hükümlerini, emirlerini ve yasaklarını; özetle Kuran ilimlerini, dini ilimleri okuyup okutmaktır.

Bununla meşgul olanlar, Sevgili Peygamberimizin beyanları ile; dünya ve ahirette insanların en hayırlıları, en şereflileridir..

Resulullah (sav) efendimiz buyuruyorlar ki:

 İlim; İslam’ın hayatıdır, İmanın direğidir.

ŞEYTANIN HİLELERİNDEN: İBADETİ TERK ETTİRMEK

Şeytanın, insana yaptığı hilelerinden birisi de ibadeti terk ettirmektir. O kişi, onun bu vesveselerine düşmemek için şöyle düşünmelidir: “Ben fâni dünyadan elbette âhirete gideceğim. Bir daha da dünyaya gelmem mümkün değildir. Benim, Allâh’a ibadet ve itaat ederek âhiret hazırlığı hazırlamam gerekir. Zira Allâhü Teâlâ Bakara Sûresi’nin 197. âyet-i kerîmesinde buyurmuştur ki -meâlen-: “Ve azık tedârik edin. Zira azığın en hayırlısı takvâdır.” 

Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.) buyurmuşlardır ki: “Ey Ebû Zer! Gemiyi onar, zira deniz derindir. Azığını çokça hazırla, zira yolculuk uzundur. Yükünü az tut, zira yol korkuludur. Amellerini ihlasla, saf ve hâlis ayarda işle, zira onu kabul edecek Mevlâ-yı Müteâl onun kıymetini pek iyi bilir.”

Fakîh Ebulleys (rah.) demiştir ki: “Burada onarmak ile murad, îmân-ı hakîkîyi elde etmektir. Denizden murad cehennemdir. Azıktan murad ibadettir. Zira cenneti kazandıran, Mevlâ’ya itaat etmek, cehenneme düşüren de ona isyan etmektir. Yükten maksat, günahlardır. Kabul edecek zâttan maksat da Cenâb-ı Hak’tır.”

Yani Ey Ebû Zer! Kalbinde olan imanı sağlamlaştır, zira cehennem pek derin ve azâbı çok şiddetlidir. Çok ibadet et, zira cennete gidilecek yol uzaktır. Yükünü az tut, yani günah işlememeye gayret et, zira yol korkuludur. Amelini hâlis kıl, acele ve riyâ ile işlemekten sakın, zira Cenâb-ı Hak, amellerin hâlis olanını ve olmayanını en iyi bilendir.

Rivâyet olunduğuna göre,Hem içinizden hiçbiri yoktur ki mutlak ona (cehenneme) uğrayacak olmasın…” meâlindeki (Meryem Sûresi’nin 71.) âyet-i celîlesinde buyurulduğu üzere müminler cehenneme geldiklerinde, Allâhü Teâlâ, kalplerinde olan tevhidin sevabını bir gemi kılar. O geminin ipleri Kur’ân, yelkeni namaz, kaptanı Muhammed Mustafâ sallallâhü aleyhi ve sellem’dir. Müminler o gemi içinde selâmetle cehennemin üzerinden geçerler.” 

/ FAZİLET TAKVİMİ 02 Eylül 2021, Perşembe