Kategori arşivi: MÜSLÜMANCA YAŞAMA SANATI

İNSANIN KENDİNE VERECEĞİ EN DEĞERLİ HEDİYE

ERKEN KALKMAK                                                Her gecenin sonunda çiğ damlalarıyla süslenmiş, güllerın handan olduğu, lisanınca zikreden bülbüllerin nalan olduğu, idrak ehlinin şâdan olduğu hususi bir vakit vardır.

Güneşin batışıyla imsak vakti arasındaki zamanın son altıda birine denk düşen bu vakit, seher vaktidir. Gecenin nihayeti; sabahın bidayetidir. O vakitte sükûnet, yerini harekete bırakır. Rızıkların taksim vaktidir; âgah olanlar o demden bereket alır.
Kur’ân-ı Kerîm’de, “Örtüğü zaman geceye, açıldığı zaman gündüze…”(Leyl Sûresi, âyet-i kerime 1-2) buyurulmuş; gece istirahat, gündüz çalışma vakti olarak tayin edilmiştir. Erken kalkmak, seher vakti ayakta olmak; tüm yaratılmışlarla beraber uyanmaktır. Erken kalkmak, nefes alan sabahı yakalamaktır. Mutlak bir gece sessizliğinden sonra, kâinatın yeniden canlanışını seyretmek, kuşların cıvıltısıyla tefekküre fırsat bulmaktır.

Yatma seherde/Düşersin derde
Seher vakti, insan bedeninde fizyolojik bir uyanma gerçekleşir. O saatlerde bütün organları ve sistemleri faaliyete geçiren hayati hormonlar üretilir. Bu olaylar “biyo-ritm” adını verdiğimiz biyolojik saat tarafından denetlenir. Hazreti Allah’ın bedenimize yerleştirdiği bu “biyolojik saat”, beynimizde orta alt bölgede bulunan ve yirmi bin sinir hücresinden oluşan bir merkez tarafından yönetilir. Bu vakitte uyursak; uyku süresince organlar yavaşladığından hormonlar yeteri kadar üretilemez. Bu hale devam etmek hormon dengesizliğine, hastalıklara ve ruhsal bozulmalara yol açar. Büyüklerin “Yatma seherde/Düşersin derde!” demelerinde nice hikmetler vardır.

Ömürden nasıl tasarruf edilir?
San Diego Üniversitesi araştırmacılarına göre,
yetişkin bir insan için günde beş saat uyku yeterlidir. Saat 22.00-04.00 arası, uyku için en ideal zaman dilimidir. Bağışıklık sisteminin verimli çalışmasında önemli bir rolü bulunan melatonin hormonu, bu zaman diliminde salgılanır. Ozellikle gece 02.0004.00 saatleri arasında bu hormon, kandaki en üst düzeyine çıkar. Aydınlanmanın başladığı seher vaktinde salgısı düşer ve vücudun uyanması kolaylaşır. Gecenin verimsiz sohbetlerini terk edip uykuya kananlar, sabahın bu nurlu, bereketli vaktin kavuşurlar. “Çok uyuyan gözden sana sığınırım ey Allah’ım!” diyenler, “Az konuş, az ye, az uyu!..” (Tirmizî, Zühd 47) emrini kendilerine şiar edinirler, insana verilmiş en kıymetli sermayenin ömür olduğunu bilirler ve bu sermayeyi uykuda geçirmek istemezler.
Günde sekiz saat uyuyan bir insan, ömrünün üçte birini, altmış yıl yaşayan bir insan, yirmi yılını uykuda geçirmiş olur. Günde dört saat uyuma alışkanlığı edinilse, ömürden on yıl tasarruf edilebilir. On yıla, hedeflediğimiz birçok şey sığabilir.
Her değişiklik küçük adımlarla başlar Hedeflerimize ulaşmanın, hayallerimizi gerçekleştirmenin en iyi yolu uyanmaktır. Sabah, alarmımız çalınca iki seçeneğimiz var; ya tekrar yatıp rüya görmeye devam edeceğiz ya da uyanıp düşlediğimiz güzelliklerin peşinden gideceğiz. O esnada konfora yenik düşmek, hedeflerimiz karşısında yenik düşmektir. Er kalkan işine, geç kalkan düşüne, demişler.
Tarihte adını başarılarıyla andığımız insanların hepsi uyku vakitlerini kısa tutmuşlar ve seher vakti güne başlamışlardır. Çünkü bir ömrü değerli kılmanın ilk adımı, bir günü değerli kılmaktır. Sekiz yıllık kısacık saltanat hayatına nice fetihler sığdıran ve “Ebuzzafer” namıyla anılan Yavuz Sultan Selim Han’ın, daha şehzadelik döneminde uykusunu üç saate indirdiğini, günde beş saatini okumaya ayırdığını, tarih kitapları yazmıştır. “Cenâb-ı Hak, uykularımızı alsa da sabahlara kadar ders okusak…” sözü, gayreti diniyye açısından rehber bir sözdür.
Biz, padişahlar, âlimler ve Allah dostları kadar uyku fedakârlığı yapamayabiliriz. Ancak onların ayak izlerini takip edebiliriz. Fakat unutmayalım ki beşeriyette müsaviyiz. Bugünden itibaren fıtratımıza uygun bir düzende uyumaya ve her seher vaktini idrak etmeye niyet edebiliriz. Her değişiklik, küçük adımlarla başlar. Küçük ve sağlam adımlarla kalıcı bir erken kalkma alışkanlığı edinebiiıriz. Dr. Maxwell Maltz’e göre yeni bir alışkanlık edinmek için yirmi bir gün tekrar etmek şarttır. Güncel bir araştırmaya göre ise edinilecek alışkanlık fıtratına göre bu süre değişkenlik gösterebilir. Kırk günden edindiğimiz davranışı olgunlaştırırız, altmış altı günden sonra düşünmeden yapay hale geliriz.

Müslüman saati
Sebat edin ki; sabahın nuruyla ömrünüz aydın olsun. Böyle yaşamaya alışırsanız, ezanî saatin yerini alan yeni saatten hayıflanan Ahmet Haşim’in “Müslüman Saati” yazısında ifade ettiği gibi, fecrin bereketini yalnız kümeslerdeki horozlara bırakmamış olursunuz.
Ahmet Haşim’e kulak verelim. “Yeni saat, Müslüman akşamının mahzun ve muşaşa (gösterişli) dakikasını dağıttığı gibi, yirmi dört saatlik yabancı “gün”un getirdiği maişet şekli de bizi fecr âleminden mehcur bıraktı (ayrı düşürdü). Artık geç uyanıyoruz, fecri yalnız kümeslerimizdeki dargın ve mağrur horozlara bıraktık. Hâlbuki fecir saati, Müslüman için rüyasız bir uykunun nihayeti; yıkanma, ibadet, neşe ve ümidin başlangıcıdır. Muslüman yüzü; kuş sesleri ve çiçek kokuları gibi fecrin en güzel tecellilerindendir.”
Öyleyse bu kıymetli vakitte uyanık olun. Uyanık olduğunuz her vakit de hayırla meşgul olun. İnsanlarda infial uyandırmayın, kuşku uyandırmayın, nefret uyandırmayın. Ulaşabildiğiniz herkesi gaflet uykusundan uyandırın, ilme karşı merak uyandırın. Kendiniz âgah olduğunuz gibi, hane halkınızı da sabahın erken vakti uyandırın. Aş da sabahın, iş de sabahın.
Unutmayın!
***

ERKEN KALKMAYI HAYATINIZA
KALICI OLARAK YERLEŞTİRMEK
İÇİN ŞU 6 MADDEYİ
UYGULAYABİLİRSİNİZ:
1- Uğrunda çaba sarf ettiğiniz bir hedefiniz, yani uyanmak için bir sebebiniz olsun. Uğrunda sabahları yatağınızdan fırlayacağınız bir davanız olursa; çalar saate bile ihtiyaç duymazsınız.
2- Yeterli gece uykusu uyuyun, sabah kalktığınızda daha dinç olursunuz.
3- Uyumadan dört saat önce yemeyi, bir saat önce sıvı alımını kesin.
Özellikle kafein almayın; daha kaliteli ve kesintisiz bir uyku uyursunuz.
4- Uyku vaktinize iki saat kala, teknolojik cihazlardan çıkan radyasyona maruz kalmayın. Kitap okuyabilirsiniz; uykuya rahat dalarsınız.
5- Hareketli bir yaşamınız olsun. Hafif bir vücutla yataktan daha kolay ayrılırsınız.
6- Alışkın olduğunuz uyku süresini yavaş yavaş azaltın. Kırk gün boyunca zorlansanız da sebat edin. Bazı güzel alışkanlıkları edinmek için kırk fırın ekmek yemek gerekir; kırk sayısında hikmet vardır, bilirsiniz.

Emine ÇETİNKAYA – İnsan ve Hayat Dergisi Ocak 2022 Sayfa 14

 

Selâmlaşmak

Selamlaşmak en kolay, ama faziletçe çok büyük bir İslami güzelliktir.

Selâm Allah’ın isimlerindendir. Kullarını tehlikelerden sâlim kılan, mahlûkatına esenlik ve selâmet veren Allahü Zülcelâl (cc), Selâm’dır.

Cenâb-ı Hakk’ın Kendi Zât-ı Akdes’i her türlü eksikliklerden ve noksanlıklardan sâlim ve münezzehtir.

Cenâb-ı Hak bu mübarek ismini kulları arasında muhabbeti artırmak, onlara huzur sağlamak için ikram etmiştir.

Hem dünyada hem ahirette bu mübarek isim bizler için bereket vesilesidir.

Bizler her namazdan; sağımızdaki ve solumuzdaki insanlara, cinlere ve meleklere selâm vererek çıkarız; selâmdan sonra da “Allahümme ente’s-Selâmü ve minke’s-Selâm..” Yani Allahım Selâm sensin ve selam selamet ve huzur,senden gelir diye söyleriz ki bu sünnettir..

Selâmı vermek sünnet-i kifâye; alması da farz-ı kifayedir.

Kifaye olması şudur: Kalabalıkta bir kişinin vermesi veya alması ile diğerleri de bu sünneti işlemiş olur.

Evet, selâm vermek sünnettir. Fakat bir farzın işlenmesine sebep olması ve İslâmî bir şiarın ihyasına hizmet etmesi bakımından almaktan daha hayırlıdır. Zira selâm veren kişi hem işlediği sünnetin ve işletmeye vesile olduğu farzın sevaplarını birlikte kazanmış olur. Bu sebeple bir hadîs-i şerifte, “İnsanların en cimrisi selamı esirgeyendir.”buyrulur.

Başka bir hadisi şerifte ise;

“İnsanların Allah’a göre en hayırlısı, selâma ilk başlayandır.” buyrulmuştur.

Nitekim Süleyman Hilmi Tunahan efendi hz.de bir talebesine nasihatlerinde şöyle buyurur: ”Dışarıya çıktığında karşına ilk gelen kişiye selam ver.onun vermesini beklersen olmaz.önce sen ver. Çünkü veren el alan elden, sunan gönül, kabul edenden azizdir.”

Rabbimiz, Kur’ân-ı Kerim’in ondan fazla yerinde biz kullarına selâm vermiştir.  Ayet-i Kerimede buyruluyor ki:

“Bir selâm ile selâmlandığımz vakit siz ondan daha güzeli ile selâmı alın veya onu ayniyle karşılayın. Şüphesiz ki Allah her şey’in he¬sabını hakkıyle arayandır.”(Nisa suresi.86).

Ayet-i Kerimede emredildiği üzere «Daha güzel» bir şekilde selâmı alabilmek için «esselâmü aleyküm» diyene «ve aleykümüs-selâm ve rahmetullah» denir.

«Esselâmü aleyküm ve rahmetüllah» diye selâm verene;

«ve aleykümüsselam ve rahmetüllahi ve berekâtü» diye selâm almalıdır. Bunların hepsini birden söyleyene ayniyle mukabele edilir.

Veya, ”ve aleyküm” denilir.

 Selâm, küçük büyük her Müslümana verilir.

Tevazua daha muvafık olduğu için binekli, yaya olana; yürüyen, oturana selâm verir.

Az olan bir topluluk, çok olana selâm verir. Yaşça ve ilimce küçük olanlar, büyük olana selâm verir. Zira büyüklere hürmet, Islâmî bir vecibedir.

Ayrıca; Kişinin eve girdiğinde kendi ehline selam vermesi de sünnettir. Berekete sebeptir. Bununla beraber; Cum’a ve bayram günlerinde hutbe irâd edilirken, hatibe veya cemaate; ilmî bir ders yapıldığı sırada o mecliste hazır olanlara selâm verilmez. Çünkü, konuşan veya dinleyeni yanıltmak ihtimali vardır.

Ezan ve ikâmet okunurken selâm verilmez.

Kumar masası başında oyun oynayanlara, helâda bulunanlara, hamamda tesettürü terk etmiş kimselere selâm verilemez.

Beşerin hayatının başlangıcında selâm,- devamında selâm vardır.

 Selâm, hayırlı bir duadır. Dünya ve âhirette selâmette olmamız için yapılan bir niyazdır. Selam, cennete girmenin en kolay yollarından biridir.

Cennete girerken ve cennette hep selam vardır.

Esasen Cennet; dârü’s-Selâm’dır, yani selâm yurdudur.

Bu sebeple Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır:

“Selâm Allah’ın isimlerinden büyük bir isimdir. Onu kulları arasına bir teminat vesilesi kılmıştır. Dolayısıyla Müslüman, Müslüman’a selam verince artık selam verdiği kimseyi hayrın dışında bir şeyle anması haramdır.” (Deylemi)

«Selâmı yayınız, yemek yediriniz, akrabalık (vazifelerin) i devam ettiriniz ve halk uyurken namaz kılınız, selâm (ve selâmet) ile cennete giresiniz» (Tirmizi-İbni Mace)

EN YÜCE KELİME: “LÂ İLÂHE İLLALLÂH MUHAMMEDÜN RESÛLULLAH”

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdular: “Meleklerin büyüğü Cebrâil (a.s.) dedi ki:

Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah kelimesinden daha yüce ve daha büyük bir kelimeyle yeryüzüne inmedim. Gökler ve yerler bu kelimeyle ayakta durur. Ağaç, taş, toprak, deniz her şey bu kelime ile devam eder. Bu kelime terazinin bir kefesine, gökler ve yerler de diğer kefesine konulsa, muhakkak bu kelime ağır gelir.”

Lâ ilâhe illallah” kelime-i tevhîdi, “Muhammedün Resûlullah” ile birlikte söylenmesi meşhûr olduğundan her ne vakit yalnız birincisi söylense yahut yazılsa ikincisi de söylenmiş ve yazılmış olur. Aksi halde yalnız “Lâ ilâhe illallâh” tevhîdi ile bir kısım Yahudi ve Hıristiyanların tevhidi arasında ne fark kalırdı? “Muhammedün Resûlullah” bu farkı meydana çıkarmaktadır.

Tevhîd, Resûlullâh Efendimiz’in (s.a.v.) peygamberliğine inanmadıkça fayda vermez. Çünkü bu iki kelime arasında kuvvetli bir alâka vardır. İkisi birlikte söylenince tamam olur.

Lâ ilâhe illâllah” denilince, bundan “Muhammedün Resûlullâh” da birlikte kasdedilmiş oluyor. Yahudiler de, hattâ Hıristiyanlardan bir kısmı da Lâ ilâhe illâllah diyor, ama hiçbiri bundan Muhammedün Resûlullâh’ı kasdetmiyor. O halde “Lâ ilâhe illâllah” İslam dininde iki şehâdetin, yani;

Lâ ilâhe illâllah, Muhammedün Resûlullâh”ın alemi olmuştur. Fetih sûresinin 28 ve 29. âyetlerinde buna işaretle şöyle buyuruluyor: – meâlen-:

“O, O Allâh’tır ki resûlünü hidâyet rehberi ve Hak dîni(; İslâm) ile gönderdi ki (İslâm Dinini) diğer bütün din(ler)in hepsinin üzerine galip kılmak için. Şâhid olarak da Allah yeter: Muhammed Resûlullah’dır. Onunla beraber bulunanlar, kâfirlere karşı çok şiddetli, birbirlerine karşı ise pek merhametlidirler.”

Kaynak:Fazilet Takvimi 16/04/2014

Sır Saklamak

Hazret-i Ali (kerremallâhü vecheh) buyurdu: “Sırrın senin esîrindir. Onu söylediğinde sen onun esiri olursun.”

Hazret-i Muâviye (radıyallâhü anh): “Sırrımı her kime bu muhakkak uzun pişmanlıklar çekmişimdir. Onu kalbime gömdüğümde hep bana yücelik ve iyilik kazandırmıştır” buyurdu.

Hazret-i Muâviye’ye (r.a.): “Sırrını -vezîrin ve en büyük müsteşârın- Amr bin Âs’a da söylemez misin?” dediler.

“Evet, ona da söylemem” dedi. Hz. Muâviye (r.a.): “Düşmanından sakladığın şeyi dostundan dahi sakla” derdi.

Amr bin Âs (r.a.) “Sırrımı bir dostuma söylesem ve o da onu ifşâ eylese burada suç bana aittir” dedi. Birisi “Bu nasıl olur?” deyince “Çünkü ben kendi sırrımı saklamaya dostumdan daha layıktım” buyurdu.

Ömer bin Abdülaziz (rah.): “Kalpler kapalı kaplardır. Onun kilitleri ağızlar, anahtarları dillerdir. Herkes sırlarının anahtarına sahip olsun.” demiştir.

Her kim sırrını saklarsa irâdesi elinde olur.

Töhmet yerlerine (itham edileceği mekanlara) giden kimse kendi hakkında sûizanda bulunanları ayıplamasın.

Kardeşinin işini kendi işini yapar gibi en iyi şekilde yap.

Arkadaşların doğru dürüst kimseler olsun. Zira, sâdık dost bolluk ve zenginlik zamanında ziynettir, belâ ve darlık zamanında sana yardımcıdır.

Sırrını saklarsan selâmet bulursun, ifşâ edersen pişman olursun. Sırrı saklamaya sabretmek, ifşâ edip de pişman olmaktan daha kolaydır. Bir insanın hırsız çalmasın diye malını saklarken kalbindeki sırrını ifşâ ederek kendisini düşmanına teslîm etmesi ne kötüdür.

Şirkten Sakınmak

Her mümin için en büyük tehlike, küfür ve ona eşdeğer sayılan şirktir.

Kur’an-ı Kerimde şirk; büyük bir zulüm olarak bahsedilmiş, pek çok ayeti kerimede onun fenalığı ifade edilmiştir.

Hadis-i şerifte Resulullah efendimiz (sas) ashabına hitaben:

 “Size büyük günahların en büyüğünü haber vereyim mi?” buyurmuş ve bunu üç kere tekrar etmişlerdi. Ashab “Evet!” deyince şöyle buyurmuşlardı:

 “(En büyük günah) Allah’a şirk koşmaktır.” (Kütüb-ü sitte terc.15/36)

İş bu kadar vahim olunca; hepimiz şirkin ne olduğunu, hangi hallerin şirk sayıldığını çok iyi bilmeli, öğrenmeli, ondan şiddetle korunmaya çalışmalıyız.

Bunlar ebedi hayatımız için elzem olan bilgilerdir, bilmemek mazeret değildir.

İslami bir terim olarak şirk; Hz. Allah’ın ilahlığında, sıfat ve fiillerinde ve Rabb oluşunda ortağının, benzeri ve eşinin olduğunu kabul etmek demektir.

Ayrıca; yapılan ibadetlerde Allahtan başkasını gözetme, riya (gösteriş) gibi kötü hasletler için de şirk kelimesi kullanılır.Riya da küçük(veya gizli) şirktir.

 Allahü Teâlâ; noksan sıfatlardan münezzeh, kemal sıfatlarla muttasıftır.

Şeriki (yani ortağı) ve benzeri yoktur. Şirkten, ortaklıktan en uzak ve en beri olan Zatı Ecell-i A’la dır. Cenab-ı Hakka bu şekilde zati ve sübuti sıfatlarıyla inanıp tasdik etmek tevhit, bunun aksi ise küfür ve şirktir.

Şirk, Hz. Allaha hiç inanmamak değildir. Ona inanmakla beraber, layık olduğu şekliyle inanmayıp ona başkalarını da ortak koşmaktır.

Nitekim asrı sadette Sevgili peygamberimiz (sav)in en azılı düşmanları olan Ebu Cehil ve avenesi de Hz. Allah’ın varlığını inkâr etmiyorlardı. Ancak onun yanında kendi putlarını da sözüm ona ufak tefek ilahlar olarak görüyor, onlara da paye veriyorlardı. Bu sebeple onlara Allah’a şirk koşan manasına müşrik diyoruz. Yine Kur’an-ı kerimde ifade buyrulduğu üzere; Yahudiler, Üzeyr (as)’a, Hıristiyanlar da İsa (as)’a Allah’ın oğlu diyerek şirke düştüler.

Ateşe, güneşe, putlara tapanlar vb.de müşriktirler.

Müslüman uyanık olmalı, diğer batıl inançların kendi kutlama ve merasimlerini benimsemenin insanı şirke götüreceğini bilmelidir.

(Bir hıristiyan sevinince kendi inancına göre teslis işareti ile dua yapabilir. Ama bir Müslümanın onu tasvip etmesi caiz değildir.)

Bunların yanında değişik şekilde dilimize ve kültürümüze sokulmaya çalışılan eski Yunan, eski Hind vb. eski sapık inançların, mitolojilerin sözüm ona; şu tanrısı, bu tanrıçası gibi saçmalıklar da tamamen şirktir.

Bunları belli markalarımıza, ticarethanelerimize isim olarak vermemeliyiz.

Yine konuşmalarımızda haşa; ”Tanrılar şöyle yaptı, böyle istedi” vb. ifadeler de aynı derecede sakıncalıdır. Şaka ile de olsa bu tabirler caiz değildir.

 Cenab-ı Hakkın gazabına sebeptir. En değerli varlığımızı, imanımızı zayi eder.

Geçtiğimiz yıllarda bizlere dayatılmaya çalışılan dinler arası diyalog vb. şeyler de şirktir. İslamiyet ortaklık kabul etmez. İmamı Rabbani hz. şöyle buyurur:

 ”İki dini tasdik eden kişi şirk ehlinden sayılır… Hâlbuki küfürden uzaklaşmak İslam’ın şartıdır, gereğidir. Şirk şaibesinden (şüphesinden dahi) sakınmak tevhittir.” (Mektubat c.3 m.41))

Ayeti kerimede yüce Mevla’mız şöyle buyuruyor:

“Doğrusu Hz. Allah, kendisine şirk (yani ortak) koşulmasını asla affetmez. Ondan başkasını (yani diğer günahları) ise, dilediği kimseler için bağışlar ve mağfiret buyurur. Her kim Allah’a şirk koşarsa gerçekten pek büyük bir günah ile iftira etmiş olur.” (Nisa suresi 48)

Bu ayeti kerimeden anlıyoruz ki:

Küfür ve şirkin cezası Cehennemdir. Öyle ki iman sahibi bir kişi bile küfür ve şirk sıfatları olduğu halde bu dünyadan göçerse onun da cezası cehennemdir. Ancak; küfür ve şirk bulaşığı ile ölen müminler bu sıfatlardan temizleninceye kadar cehennemde yanıp, orada temizlendikten sonra cennete gireceklerdir. Tamamen küfür ve şirk içerisinde ölen ise ebedi azap içerisindedir.

İmamı Rabbani hz. nin buyurduğuna göre; ”Cehennem azabı küfür ve küfür sıfatlarına mahsustur.

Geçici cehennem azabı küfür sıfatının cezasıdır, ebedi cehennem azabı ise bizatihi küfrün cezasıdır.”(Mektubat-ı İmam-ı Rabbani, c.1.M.266)

Tam bu noktada Süleyman Hilmi Tunahan efendi hz. bizlere büyük bir müjde vererek  buyuruyorlar ki:

 “(Cehennem küfür ve şirkin cezası olduğuna göre) küfür ve şirk bulaşığı olmadan, sadece diğer günahlarla ölen müminlerin; ölüm anında çektiği zorluklar, kabir azabı, mahşer sıkıntısı gibi hallerle günahlarından temizlenip; hiç cehennem azabı tatmadan Cennete girmeleri Yüce Allah’ın sonsuz fazlından ve kereminden ümit olunur.”(Mektuplar ris.  s.74)

Hal böyle olunca, hepimiz şu kısacık dünya hayatımızda dikkat ve sabırla bu tehlikelerden sakınmalı, iman ve salih amellerle dopdolu bir şekilde ömrümüzü tamamlayıp Cennet ve Cemali ilahi ile şereflenmenin gayreti ve heyecanı içerisinde olmalıyız. 

İman Nimetinin Değerini Bilmek

Cenab-ı Hakkın bahşettiği en büyük nimet, korumamız icap eden en büyük cevher imanımızdır. Dünya ve ahiret saadetimiz ona bağlıdır.

İmanın değeri, her türlü maddi ve manevi kıymetin üstündedir.

Yaptığımız bütün iyiliklerin, güzelliklerin değeri imanın varlığı ve kuvveti ile alakalıdır. O yoksa yapılan iyiliklerin hiç bir kalıcı faydası yoktur.

Bu sebeple insanlığa gönderilen bütün peygamberlerin ilk işi, halkı imana davet olmuştur. Öyle ise İslam dinine göre iman nedir?

İman, Peygamber Efendimiz (sav.) in Hazret-i Allâh tarafından getirip tebliğ buyurduğu hususların tamamını kabul ve kalben tasdik etmektir.”

İman, bu tasdikten ibarettir. Fakat kişinin, hayatında ve ölümünde kendisine Müslüman muamelesi yapılması için kelime-i şehâdeti dili ile söyleyip kalbi ile tasdik etmesi şarttır.(Muhtasar ilmihal, Fazilet neşriyat)

Buna mazhar olan bir kul artık mümindir, Hz. Allahın cennetine adaydır.

O kişi artık, Allaha itaat, haramlardan korunmak ve İbadetlerle mükelleftir. Namaz, oruç, zekat hep iman edenlere farzdır. Diğerleri muhatap bile değildir.

Tabi ki böyle muazzam bir nimet ile şereflenen kişi sahip olduğu bu cevheri daha iyi koruyabilmesi için, bazı hususlara dikkat etmelidir.

Süleyman Hilmi Tunahan efendi hz. şöyle buyurur:

“Küfrü icap eden, veya etmeyen şeyleri bilmek,(Cenab-ı Hakka) ezelde verdiğimiz ahde vefa ve kemal-i imandandır.”

Onun için ilk olarak; İman ve İslam’la alakalı hususları, amentü’de yer alan maddeleri ve bunlarla ilgili muhtevayı sahih ilmihal kitaplarından çok iyi öğrenmeli ve yutkunmadan kabullenmelidir. Çünkü İman kalpte teşekkül eder, akıl burada yardımcıdır. İmanla ilgili bazı mevzuları şu küçük dünya aklı tartamayabilir. Onun için İslam büyükleri, ”Her şey akılla ölçülemez, aklın da bir maverası vardır, o da imandır.” buyururlar.

Diğer bir husus; bununla beraber imanın devamının şartlarını ve İslami yaşayışla ilgili hususları da öğrenmektir. Çünkü cahillik dinin en büyük düşmanıdır.

Hâlbuki bu mevzular, sayfalar dolusu karmaşık metinler de değil, akıllı her insanın rahatlıkla öğrenebileceği kadar kolay ve net bilgilerdir. Öğrenmekte farz sevabı vardır.

İkinci olarak da bu öğrendiklerimizle amel etmeye çalışmak, imanımızı zayi edecek şeylerden şiddetle sakınmak ve ibadetlere de sımsıkı sarılmak gerekir.

Çünkü ibadetler, imanın koruyucu kaleleridir.

İslam âlimlerine göre,“İbadetlerimizi; yani farzlar, vacipler, sünnetler, müstehap ve mendupları yapmak ve bir de Hz. Allahın yasaklarından sakınmak, imanı koruyan kalelerdir. Îman, bu ibadetlerle çerçevelenip kale içine alınarak korunur. İmanı koruyan bu kaleleri yıkanlar yani, farzları, vacipleri, sünnetleri terk edenler,ve haramlara ve kul haklarına dalanlar imanlarını kolay kolay muhafaza edemezler.” (Muhtasar ilmihal)

İnandığı gibi yaşamayan gün gelir yaşadığı gibi inanmaya başlar.

Bir mümin açıkça haram olan bir şeyi yaptığında önce üzülür, pişman olur. Aslında bu üzüntü ve pişmanlık bile affın başlangıcıdır.

Ama bu haramı işlemekte devamlı ve ısrarlı olurca; artık o,hayatının bir parçası haline gelir.Neticede, “bundan bir şey olmaz, her günahım böyle olsun” gibi değişik tevillerle o haramı önce hafife almaya, sonra da helal görmeye başlarsa; işte bu, iman nurunun sönmesine sebep olur.

Hadis-i Şerifte şöyle buyrulur:

“Kur’ân-ı Kerîm’in haram ettiği şeyleri helâl sayan, Kur’ân’a imân etmemiştir.  (Sünen-i Tirmizî)

 Ali İmran suresinin 102.ayeti kerimesinde ise Yüce Mevla’mız şöyle buyuruyor: 

”Ey iman enler! Allah’tan hakkı ile korkup (kötülüklerden sakının) ve sizler, ancak Müslümanlar olarak ölünüz.”

Demek ki Allahımıza itaat ve Onun haramlarından sakınmakla Müslüman olarak ölmek arasında mühim bir irtibat vardır.

Bütün bunların yanında en büyük düşman olan nefsi emmare ve Şeytanı aleyhillane nin şerrinden ve imansız gitmekten daima korkmalı ve dua iltica ve sadaka ile yüce Mevla’mızdan yardım dilemelidir. Çünkü itibar sonadır.

Peygamberler, Ashabı Kiram, büyük İslam âlimleri hep bu endişeyi taşımış, onun için Cenab-ı Hakka daima dua ve niyazda bulunmuşlardır.

Ayrıca Hadisi şerifte ifade buyrulan; ”Sadaka vermek kötü ölüme mani olur.” müjdesince sadaka vermeye,  Allah yolunda hizmete ağırlık vermeliyiz. 

 “Sizler nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle diriltilirsiniz.”

sözü hükmünce; iman, itaat, ihlas ve dua ile, daima ahireti düşünerek yaşayanların ölümleri de hep kendilerine yakışır şekilde olmuştur.

Ölürken kelime-i şahadetle, tevhitle, zikirle meşgul ve abdestli olanlar;

ilim, ibadet, Allah yolunda hizmet ve hayırlı işler peşinde iken ölenler, kabirlerinden yine aynı güzellikte kalkacaklar.

 Ölüm onlar için korku ve hüzün değil, ebedi saltanatın bir başlangıcıdır.

İÇİMİZDEKİ DÜŞMAN: NEFİS

Şeytanın Namazla İlgili Vesvese ve Hileleri

Şeytan sizi ne etsin?

ŞEYTANIN HİLELERİNDEN: İBADETİ TERK ETTİRMEK

Güzel Yönetim ve Sonucu

Bahar aylarından bir gün Nûşîrevan, rahatlamak ve ferahlamak amacıyla gezintiye çıktı. Yemyeşil bahçeler, meyveli ağaçlar ve güzel kokulu çiçeklerin arasından geçerken üzerinde salkım salkım üzümlerin bulunduğu güzel bir asma gördü. Hemen atından indi ve secdeye kapandı; Rabbine şükretti. Uzun zaman yüzünü topraktan kaldırmadı. Kafasını kaldırdığında etrafındakilere şöyle dedi; “Unutmayın! Bu senelerin bolluk içinde olması, yöneticinin adaletinden ve halkına karşı güzel niyetindendir. Allah’a şükürler olsun ki o, benim güzel niyetimi diğer şeylerde de ortaya çıkardı. Eğer padişah, köylünün bir elmasını zorla yerse etrafındakiler, ağacı kökünden çıkarırlar, o bahçeyi talan ederler.”

Kaynak : Nasıl Yönetirdi Sayfa 107

Doğruluk

Doğruluk, dürüstlük müminin en belirgin özelliklerindendir.

Mümin, içi-dışı,özü-sözü doğru, güvenilir kimsedir. Kalbindeki temizlik ve güzellik; diline, simasına ve bütün vücuduna akseder.

 Ondaki iman nuru, doğru düşünmeye, düzgün hareket etmeye sevk eder.

Yüce Mevlamızın 99 Güzel isminden birisi ‘’Sadık’’, yani doğru olan demektir. Peygamberlerin beş sıfatından birincisi de yine ‘’Sıdk’’, yani doğru sözlü olmalarıdır. O halde Allah’ın ve onun Peygamberlerinin güzel sıfatları ile sıfatlanmaya her mümin gayret etmeli, özen göstermelidir.

Hepimiz imtihan dünyasındayız. İctimai hayat, ticaretin ve iş hayatının sıkıntıları bizleri bazen zorlayabilir. Bütün bunlar imtihandır. Mümin hiçbir zaman doğruluğunu dürüstlüğünü kaybetmemeli, sapasağlam durmalıdır.

Ayeti Kerime’de ’‘Ey İman edenler Hz.Allahın emirlerine karşı gelmekten sakının ve doğru söz söyleyin’’ buyrulur Devamında ise, bunun karşılığı şöyle müjdelenir: ’’Cenabı Hak da sizin işlerinizi düzeltir, günahlarınızı mağfiret eder. Kim ki Allaha ve Resulüne itaat ederse o çok büyük bir kurtuluşa ermiştir.’’(Ahzab suresi,70-71)

Görülüyor ki bazen ilk etapta hoşumuza gitmeyecek olsa bile Allah için doğru sözlü olmak neticede işlerimizin düzgün olmasına ve Cenab-ı Hakkın Rızasına ve mağfirete sebep olmaktadır.

Abdullah ibn Mes’ûd (R.anh)dan rivayet edildiğine göre Peygamber efendimiz (sav) şöyle buyurdular:

 “Şüphesiz sözde ve işte doğruluk iyiliğe götürür, iyilik te cennete götürür. Kişi doğru söyleye söyleye Allah katında çok doğru kişi diye yazılır. Yalancılık insanı kötülüklere, kötülükler de cehenneme götürür.Kişi yalan söyleye söyleye Allah katında çok yalancı diye yazılır.”(Buhârî, Edeb 69; Müsli, Birr 103)

Süleyman Hilmi Tunahan (ks) Hazretleri de nasihatlerinde şöyle buyurur:

“Allah yolunda ol, dosdoğru ol, verdiğin sözün eri ol. Evladım, ağzın laf ediyorsa, dilinle doğru ol, sözünle doğru ol. Sana inanan kişilere karşı sözünden cayma. Eğer sözünü tutarsan ‘söz’ olur ve seni cennete götürür, tutmazsan ‘köz’ olur. Elinle doğru ol. Kolunu muzırda değil, yardım işinde kullan. Tartıyla iş yapıyorsan, terazinde, ölçüyle iş yapıyorsan metrende ve litrende doğru ol. Doğrunun doğruluğu bütün sülalesine akseder, hepsini hayra götürür.”

Doğruluk imanın alametlerinden biri olduğu gibi, yalancılık da münafıklığın alametlerindendir. Diliyle yalana alışan, zamanla hareketlerinde de dürüstlüğünü kaybeder.

 (Efendimiz(sas) şöyle buyurdular.

’’Dikkat edin şu üç şey kimde bulunursa o münafıktır: “Konuştuğu zaman yalan söyler,söz verdiği zaman sözünde durmaz,ve emanete ihanet eder.”

Başka bir hadisi şerifte ’’Yalandan sakının çünkü o Facirlerle, yani bozuk kimselerle beraberdir. Her ikisi de cehennemdedir.’’buyurarak tehlikenin büyüklüğüne işaret buyurmuşlardır.

Büyük fikir adamı Ali Fuat Başgil, Gençlere nasihatlerinde ilk olarak şunu söyler:

’’Hayatta yalan söyleme. Çünkü yalan söyleyen, yakalanmaktan korkan hırsız gibidir. Yalanını kapatmak için sürekli yeni yalanlar uydurmak zorunda kalır.”

Dil kalbin tercümanıdır. Dışımız, içimizin aynasıdır.Testinin içinde ne varsa dışına da o sızar.O halde Evvela kalbin ıslah edilmesi, varsa içerisinden fısk-u fücurun, bozuk düşüncelerin temizlenmesi gerekir.

Süleyman Efendi hazretleri şöyle buyurur: ”İşi düzgün olanın içi de düzgün olur.” Hadisi şerifte ise Efendimiz (s.a.v.) “Kalbi dürüst olmadıkça kulun imanı doğru olmaz. Dili doğru olmadıkça kalbi de doğru olmaz,” buyurarak doğruluğun direkt imanla alakalı olduğunu beyan etmişlerdir.

Yine bir gün Efendimiz(sas),bir yere dayanmış vaziyette;

‘’Size Günahların En büyüğünü haber vereyim mi? Allaha şirk koşmak, ana babaya asi olmak, dedikten sonra dayandığı yerden doğruldu ve dikkat ediniz bir de yalan söylemektir.’’ buyurdu.

Dayanmışken kalkıp doğrulması yalanın büyük günah olduğuna dikkat çekmek içindi.

Diğer bir Hadisi şerifte yalanın kötülüğü şöyle anlatılır:

“Yalan, rızkı azaltır. Yalan söyleyen kişiden yayılan kötü koku sebebi ile melekler ondan bir mil uzaklaşır.”

Yalanın caiz olduğu sadece üç yer vardır:

 Bunlar, Savaşta düşmana sır vermemek, iki müminin arasını düzeltmek ve karı kocanın arasını düzeltmek gibi güzelliklere vesile olmak içindir.

 Bunun dışında şaka için bile olsa yalan caiz değildir. Nitekim Efendimiz(sas)in müjdesi şöyledir:

 ‘’Ben şaka için bile olsa yalan söylemeyi terk eden kimse için Cennetin ortasında bir eve kefilim.’’

 

İslâmın Üstünlüğü ve Teşebbüh(Benzeme, benzetme, özenme, taklit etme)

Yüce İslam dini, bütün insanlığa en son ve en mükemmel bir din olarak gönderildiği için, kendi mensuplarına da bu şuuru layık görmüş, onları İslam’dan mahrum olanlardan daima üstün kılmıştır. Her Müslüman bunun farkındadır.

Nitekim Sen Müslüman mısın diye sorulduğu zaman “evet Müslüman’ım“ şeklinde değil; ”Elhamdülillah Müslüman’ım” diye cevap verilip, İslam’ın bir nimet olduğunun hatırlatılması ve hamd edilmesi bundandır.

Hadis-i Şerifte İslam’ın bu üstünlüğü şöyle ifade edilir:                                                     

“İslamiyet daima yücedir, üstündür, hiçbir şey ondan daha üstün olamaz.”

İşte bu üstünlük şuuru sebebi ile Müslümanlara; gayri Müslimlerle her türlü ticari, insani ve medeni münasebetlerde izin verilmişken; onlarla kalben beraber olacak, kalplerini yabancılara meylettirecek durumlar caiz görülmemiştir.

Nitekim her namazda ve her rekâtta okuduğumuz, Kuran-ı Kerim’in anahtarı olan Fatiha suresinin son ayetinde; “Ğayril mağdubi aleyhim ve lad dallin” derken, Yahudiler ve onlar gibi Allahın gazabına uğrayanlardan, Hıristiyanlar ve onlar gibi Allahın yolundan sapanlardan uzak olmak için Mevla’mıza dua etmekteyiz.

Yine bundan dolayıdır ki; Namaz gibi en mühim bir ibadeti, güneşe tapanlara benzememek için; güneşin doğduğu, zirvede olduğu ve battığı anda kılmak, ateşe tapanlara benzememek için ateşe karşı kılmak, mekruhtur.

(Muharrem’in onuncu günü oruç tutan sevgili Peygamberimiz (sav)’e, bu günde Yahudiler de tutuyor, denince; ”öyle ise biz de onlardan ayrılmak için seneye dokuzu ila beraber tutarız.” Buyurmuşlardır.)

Peygamber efendimiz (s.a.v.) Medine-i Münevvere’ ye geldiklerinde Ensar’ın yılın iki gününde eğlendiklerini gördü de onlara; “Bu iki gün nedir?“ diye sordu. Onlar da; Cahiliye döneminde bu iki gün bizim bayramımızdı dediler.

Bunun üzerine buyurdular ki:“Allahü teala sizin bu iki gününüzü onlardan daha hayırlısı ile değiştirdi. O da Kurban ve Ramazan bayramıdır.” (Ebu Davud, 1134)

 Ayrıca bayramların, dinlerin sembolü olduğunu açıklayarak şöyle buyurmuştu: “Her kavmin bir bayramı vardır. Bizim bayramımız da bunlardır.”(Buhari, 909)

Böylece Müslümanlar kendi bayramlarına kavuşup, cahiliye adetlerinden uzaklaşmış oldular.

Bu mevzuda şu soru akla gelebilir. Bizim niyetimiz yabancılara benzemek değil; şeklen benzerliğin ne mahzuru var? Evet, niyet zaten asıldır.

Ama unutmayalım ki Allah Resulünün niyeti elbette hepimizden sağlamdır. Ama bu mevzu o kadar mühim ki Yüce Mevla’mız şeklen bile benzerliğe razı değil. İslam her şeyi ile diğerlerinden ayrı ve özeldir. Ortaklık yani şirk kabul etmez.

 ( Büyük İslam âlimi İmamı Rabbani Hz. şöyle buyurur:

 “İki dini tasdik etmek şirktir. Gayr-i Müslimlerin kendi dinlerince değerli saydıkları hususi günlerine onlar gibi katılıp rağbet etmek (Allah muhafaza) şirktir ve küfür’ dür.” (Mektubat-ı şerif, c.3/ m.41)

Yabancılara benzemenin toplumlara zararını Sosyolojinin ilminin kurucusu olarak kabul edilen büyük İslam âlimi İbn-i Haldun, şöyle anlatır:

”Benzemek, taklit etmek onu güzel görüp benimsemeye yol açar. Hâlbuki mağlup ve geri olan topluluklar, kendinden üstün gördüklerine özenip taklit ederler. Bu taklit onları ilerletmediği gibi, bir de kendi benliklerinden, manevi değerlerinden uzaklaşıp mahrum kalmalarına ve neticede tamamen çökmelerine sebep olur.”(İbn-i Haldun, Mukaddime Terc.465/22)

Bu bakımdan, sadece son birkaç asır, batı Hıristiyan âleminin maddi yönden gelişmişliği, Müslümanlardaki inanç ve üstünlük şuurunu zedelememelidir.

Maddi üstünlük zamanla el değiştirir durur. Bu da bir imtihandır.

Asıl olan maneviyat ve ebedi hayattır. Al-i İmran suresinin 139. Ayet-i Kerimesinde bu husus şöyle ifade ediliyor:

”(Ey müminler)Sakın gevşeklik göstermeyin, hüzünlenmeyin, eğer gerçekten inanıyorsanız, en üstün olan daima sizlersiniz.”

 (Asrı  saadetten bir misal : Uhud harbi her yönden ibretlerle doludur. Müslümanlar, Bedir’den sonra burada da müşriklere galip gelmişlerdi.

Ancak; okçuların yerini terk etmesi ile çok büyük sıkıntılar yaşadılar,kayıplar verdiler.

Harbin sonunda Müşriklerin reisi Ebu Süfyan galip bir eda ile şunu söyledi:

Harp sıra iledir. Bu gün Bedrin karşılığıdır. Bunun üzerine Hz.Ömer (ra), Resulü Ekrem (sav) efendimizden izin alarak ona şu cevabı verdi:

 Hayır! Siz hiçbir zaman üstün değilsiniz. Çünkü bizim ölülerimiz şehittir,Cennettedir, Sizinkiler ise Cehennem’dedir. İşte hakiki iman budur.)

Böyle bir imanı kalbinde taşıyan kimse, başkalarına rağbet etmez.

Gayri Müslimlerin ne yılbaşı’ları, ne yortuları, ne bozuk inanç ve aile yapıları; ne de bozuk yaşantıları, hangi ambalaj içinde gelirse gelsin, nasıl empoze edilirse edilsin, onları etkilemez.

Hakiki iman sahibinin; ne yılbaşı ile, ne onun eğlencesi ile, ne de piyango adı altında içimize sokulmak istenen kumarla işi olur.

Hakiki müminlerin gözü, gönlü; İslam’dan, Kuran’dan ve Resulullah’ tan başka bir şey görmez.

Bu sebeple onlar, Ayet-i kerimede müjdelendiği gibi daima üstündürler.

Böylesi kâmil bir imana sahip olmaktan daha büyük bir zenginlik olabilir mi?

NİMETİ İDRAK EDEBİLMEK

Nimeti İdrak Edebilmek Okumayanlar mutlaka okumalı!

İhlas ve Riya

İhlas’ın dini hayatımızda çok mühim bir yeri vardır.

İman sahibi her Müslümanın ebedi hayatını kazanmak için üç hususa ihtiyacı vardır. Bunlar; İlim, amel ve ihlastır.

Mümin evvela; dünya ve ahiret saadeti için zaruri olan dini bilgileri öğrenmeli, öğrendiği sağlam dini bilgileri hayatında tatbik etmeli, Cenab-ı Hakkın haramlarından sakınıp farzları, vacipleri ve bunları tamamlayan sünnet ve diğer nafile ibadetleri bihakkın yerine getirmeye çalışmalıdır.

Bununla beraber iman ve ibadetlerimizin ruhu mesabesinde bir husus daha vardır ki, bu da İhlastır. İhlas da dinin tamamlayıcı üçüncü kısmıdır.

İhlas olmadan yapılan ibadetler yok mesabesindedir.

İbadetlerimiz ancak onunla değer kazanır, derecesi yükselir, Hakka vasıl olur.

Peki İhlas nedir? İslami bir mefhum olarak İhlas, kalbin saflığını bozan küdurattan (kirlerden) kalbi temizlemek, ibadetlerde riyayı (gösterişi) terk edip Allah’ı görür gibi ibadet etmek manalarına gelir. Yani, Sadece Cenabı Hak için olan kulluk vazifelerine başka bir şeyi ortak etmemektir. Çünkü Cenabı Hak ortaklıktan yani şirkten en münezzeh olandır, ortak kabul etmez.

İhlasın zıddı riyadır, yani gösteriş için ibadet yapmaktır ki gizli şirk sayılır.

Hadisi şerifte Peygamberimiz(sav);

“Sizin üzerinize en çok korktuğum şey küçük şirktir.” buyurdu. Eshabı Kiram;

 “Ya Resulallah küçük şirk nedir?” dediler. “Riyadır” buyurdu (ve şöyle devam etti).”Cenabı Hakk; kendisinde şüphe olmayan o günde amelleriyle insanlara mükafat vereceği zaman riyakarlara,”Kendilerine gösteriş yaptığınız kimselere gidin. Bakalım onlar katında bir mükafat bulabilecek misiniz?” buyurur.

Hepimiz Cenab-ı Hakk katında birbirimizden aciz kullarız. Hiçbirimizin ne cenneti ne de cehennemi var. Birbirimize dünyada bile yardımımız sınırlı. O bile ancak Cenab-ı Hakkın dilemesi iledir. Cenabı Hak tan başka ibadete layık hiçbir şey olamaz. Aslında hepimiz bunun bilincindeyiz.

Her namazda Fatiha-i Şerife’yi okurken; ”Ancak sana kulluk eder, ancak senden yardım dileriz.” diye yüce Mevla’mıza arz da bulunuyoruz.

Bununla beraber Nefsi emmare ve Şeytanı aleyhilla’ne boş durmayıp daima ibadetlerimize sızmaya, içerisine riya yani gösteriş sokup onu kirletmeye çalışır. Bunun için hepimiz dikkatli, uyanık olmalı, kendimizi ve niyetlerimizi sık sık kontrol etmeli, kalbimizde o tür hastalıklara yer vermemeliyiz.

İslam büyüklerinden Sehl bin Abdullah et Tüsteri hz.ne; Nefse en ağır gelen şey nedir diye sorulunca; ”İhlas tır. Çünkü ihlasta nefsin payı hiç yoktur.” buyurdu.

Nefse en ağır gelen böyle bir zenginliği kazanmak hepimizin arzusu ve hedefidir. Ancak bu o kadar kolay değildir.Hadisi kutsi de Mevla’mız şöyle buyuruyor;

“İhlas benim sırlarımdan bir sırdır.Onu sevdiğim kulumun kalbine koyarım. Onu ne melek görüp yazabilir, ne de şeytan görüp bozabilir.”

Demek ki İhlasın yeri kalptir ve oraya onu ancak Cenab-ı Hakk ihsan etmektedir. Bunun için, Evvela çok kuvvetli bir nefis terbiyesi, kalbin nuru ilahi ile, zikrullah ile meşgul olması ve yüce Mevla’mıza kulluk, dua ve ilticaya devam etmeliyiz.

İhlasın mükafatı yaptığımız amellerden çok daha fazladır.

O amellerin değerini kat kat artırır.

İhlasla yapılan az amel bile çok kıymetli, ihlassız ise hiçbir iş kıymetli değildir.

Eshabı Kiram am dan Muaz İbni Cebel (R.A)Resulullah efendimiz(sav)den nasihat isteyince ona ; ”Dininde ihlaslı ol. Az amel bile sana kafi gelir.” buyurmuşlardır. Bir İslâm büyüğü şöyle müjdeler.

 “İhlasın manası; Bir zarardan (mazarrattan) korkmadan ve bir menfaat beklemeden, yalmz îlâ-i Kelimetillah yolunda Allah rızası için çalışıp, “El-Mücahid fi sebilillah, el-Müştâk ilâ Cemalillah” Sırrına mazhar olmaktır ki; İşte bu kimse hem sekerât-ı mevt geçidini, hem mizam, hem de sıratı kolayca geçerek cennet ve cemali ilahi ile müşerref olacak hakiki kuldur.”

Sure-i Kehfin son ayeti kerimesinde şöyle buyruluyor:

“Ey Habibim! De ki ben sırf sizin gibi bir insanım, ancak bana şöyle vahyolunuyor: İlâhınız ancak bir tek İlâhtır, onun için her kim Rabbisine kavuşmayı (ve ahiretteki büyük mükafatı) arzu ederse salih amel işlesin ve Rabbisinin ibâdetine hiç bir kimseyi ortak etmesin.”

Ne mutlu, bu güzelliklere ve müjdelere layık olanlara..

İHLAS’IN NETİCESİ

HÂLİS NİYET