Kategori arşivi: MÜSLÜMANCA YAŞAMA SANATI

Mescidlerin maddi ve manevi imarı

 

Mescidlerin İmarı

Mescid, kelime olarak secde edilen mekân manasınadır. Ayeti kerime ve hadisi şeriflerde bu kelime kullanılır. Daha umumi olan Mabed kelimesi, kendisinde ibadet edilen yer demektir. Bizdeki Cami kelimesi ise; toplayıcı manasına, daha ziyade Cuma namazı kılınan büyük mescitler için kullanılmakta iken zamanla umuma şamil olmuştur. Hepsi de aynı yeri anlatır.

Bilindiği gibi, İnsanoğlunun yaratılış gayesi Hz.Allah’ı bilip tanıması ve Ona kulluk etmektir. Onun için yeryüzündeki ilk yapı Kabe-i Muazzama olmuştur. Onun etrafı da insanların İbadet edeceği mescidi haramdır. Ki yeryüzünün en kıymetli mescididir.

Sevgili peygamberimiz(sav) de Medine-i münevvere ye hicret edince ilk iş olarak Mescid-i Nebi inşa edilmiş, buradan bütün insanlığa İslam’ın Nuru yayılmıştır. Yine hicret esnasında konakladığı Kuba’da mescid inşa etmiştir.

Hayatın merkezinde Allaha kulluk olunca, Mescitler de aynı şekilde ehemmiyet kazanmış ve Medeniyetin merkezi olmuştur. İnsanlığa ve medeniyete yol gösterecek olan mescitlerin imarı ve buna katkıda bulunmak da aynı derecede kıymet kazanmıştır. Hadisi şerifte şöyle müjdelenir: “Kim ki (Allah için) bir mescit inşa ederse Cenab-ı Hakk da ona cennette bir mislini ihsan eder.” (Sahihi Buhari ve Müslim)

Mescidlerin imarı iki türlüdür. İkisi de elzemdir ve Cenabı Hakkın emridir.

Maddi imarı; binasının güzelce yapılması, bakım ve temizliğidir.

Manevi imarı da içinde Hz.Allah’ın zikredilmesi, namazların kılınması, ilim öğrenilmesi, kalplerin huzur bulmasıdır. Maddi imar ve temizlik de ibadet ve maneviyat için ehem dir. Nitekim Kabe-i Muazzamayı yeniden inşa eden Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail in bu hizmeti Kuran-ı Kerim’de medhedilmiş, Oranın ibadet edenler için temiz tutulması ayrıca emredilmiştir.(Hac suresi 26)

Mescid-i Nebi yapılınca Ashab-ı kiramdan Temimi Dari(ra) Şam civarından kandiller getirterek içini aydınlatınca, Fahri kainat(sav) çok memnun olmuş; “Mescidimizi aydınlatan kimsenin Hz. Allah’da kabrini aydınlatsın.”(İbni Mace) buyurmuşlardır.

Efendimiz(sav) kendi hane-i saadetlerini mescidin bitişiğe inşa etmiş, aynı zamanda mescidin sofasına talebeleri olan ashabı suffe için yer yaptırmıştı. Ashabı Suffe İlim talebeleridir. Sayıları dörtyüze kadar çıkmıştır.  İslam’ı insanlığa öğretecek kadro orada yetişiyordu.

Herhangi bir yerden İslam’ı öğrenmek için talep gelince bunlardan gönderilirdi

Mescitlerde veya oranın bitişiğinde ilim okunması, mescitlerin manevi imarı içindi. İslam tarihinde ilmi hareketler buradan başlamış, daha sonra da imkanlar geliştikçe düzenli medreseler kurulmuştur. Nitekim şanlı ecdadımız asırlar boyu; içerisinde hala huzurla ibadet ettiğimiz büyük camiler inşa edip, etrafında medreseler, şifahaneler, aş evleri gibi mekanları oturtmuş, bunların devamında işyerleri ve evler yaparak, şehirler ve medeniyetler kurmuşlardır.

Bugün yine teknolojinin ve imkanların gelişmesi ile hayır sahipleri tarafından güzel ve modern camiler kolaylıkla inşa edilmektedir. Bu işin maddi kısmıdır. Ancak hepimiz de biliyoruz ki o güzel mabedler maalesef manevi yönden aynı derecede canlı değildir. Cuma, bayram ve hususi zamanlar hariç, Camilerimiz artık, cemaatle dolup taşmıyor. Bu bakımdan Mescidlerin manevi imarı için İçini dolduracak cemaatin yetişmesi, gençlerin yetiştirilmesi gerekir.

Tevbe suresinin 18.ayeti kerimesinde şöyle buyrulur:

“Allah’ın mescidlerini ancak şunlar (maddeten ve manen) imar ederler : Allah’a ve ahiret gününe tam inanan, namazını güzelce kılan, zekatı veren ve Allah’tan başka hiç kimseden korkmayanlar. İşte hidayet üzere oldukları umulanlar bunlardır.”

***

ALLAH RIZÂSI İÇİN HAYIR YAPMANIN MÜKÂFÂTI

KUR’AN-I KERİM İLE İLGİLİ HADİS-İ ŞERİFLER

 

Maddi ve Manevi Meseleler ve Sıkıntılar için

Gece ibadetlerinin dini ve dünyevi hayatımızda çok mühim bir yeri vardır.

Gece ibadeti deyince, Farz namazlara ve ibadetlere ilave olarak gecenin seher vaktinde uykudan kalkıp, Allah rızası için namaz kılmak dua etmek, tevbe, istiğfar,zikir ve tesbihle meşgul olmak gibi güzelliklerin hepsini içine alır.

Bunlar ebedi hayatımızı kazanmamızda çok mühim olduğu gibi dünyalık işlerimizde de gece yapılan dua ve ilticalar çok tesirlidir.

Kur’an-ı Kerimin pek çok ayetinde seher vaktinde istiğfar edenlerden övgü ile bahsedilir. Gece ibadetlerinde akla ilk gelen ise teheccüt namazıdır.

Teheccüt namazı, gece uykudan kalkıp, Allah rızası için kılınan nafile bir namazdır. En azı iki rekattır. İkişerli olarak 12 rekata kadar kılınabilir.

Tavsiye edilen ise altı rekâttır.  Vakti, gündüzün öğle vakti hangi saatte giriyorsa gece ona tekabül eden vakittir. Onun için hasbelkader gece geç saatte uyanık kalmış olanlar hiç değilse iki rekât olsun bu namazdan kılabilirler. Bu da çok faziletlidir.

Ama esas olan, seher vakti insanlar uykuda iken Allah için kalkıp bu namazı kılabilmektir. İsra Suresinde şöyle buyrulur:

Ey Habibim, (Beş vakit namaza ilaveten) Gecenin bir kısmında da kalk;

sana mahsus bir nafile olmak üzere, Kur’ân ile teheccüd namazı kıl,

Umulur ki Rabbin seni  Makam-ı Mahmud’a  ulaştıracaktır.(İsra79)                                                                                                                     

Ayeti kerimede Resululah(sas)e beş vakit namaza ilave olarak teheccüt namazı da emredilmiş; karşılığında da cennetin en büyük makamı olan Makam-ı Mahmut va’dedilmiştir. Makâm-ı Mahmud; en büyük şefaat makamıdır. Peygamber Efendimiz(sas)in Cennetteki hususi makamıdır.

Bu makam için Ona teheccüt namazı emredilince; “Makamı Mahmud’a teheccüt namazı ile çıkılacağı anlaşılmaktadır.”

Onun için Cennette O’na yakın olmak isteyenler, bu namaza hep ağırlık verirler, seher vaktindeki muazzam tecelliyattan nasiplerini almak isterler.

Gecenin en kıymetli vakti ise son üçte biridir. İmsak kesilmeden önceki zaman dilimidir. İmsak tam olarak kesildiğinde ise artık sabah namazının vakti girmiştir,sabah namazının sünneti hariç herhangi bir nafile kılmak mekruh olur.

Secde suresinin 16. ve 17. ayeti kerimelerinde mealen şöyle buyrulur;

“(Bizim âyetlerimize iman edenler öyle kimselerdir ki)

Onların vücutları (gece teheccüt namazı kılıp ibadet etmek için,) yataklarından uzaklaşır, korku ve ümit içinde Rablerine dua ederler ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan (Allah yolunda) hayra sarf ederler.

Onların dünyada yaptıkları bu fedakârlıklara karşılık; kendilerini mutlu edecek, gözlerini aydın kılacak, gönüllerini ferahlatacak, Allah katında ne gibi mükâfatların, ne büyük nimetlerin saklandığını hiç kimse bilemez.”

Görülüyor ki; Gece tatlı uykumuzdan, yine uyku gibi tatlı gelen paramızdan ve dünyalıklarımızdan küçük bir fedakârlık yapmak, bizlere ne muazzam kazançlar sağlıyor. Üstelik bizim fedakârlıklarımız basit ve geçici; Rabbimizin ikramları ise çok büyük ve ebedidir.

Bilal-i Habeşi Hz. nin Rivayet ettiği Hadis-i Şerifte şöyle buyrulur:

“(Ey ümmet ve ashabım)Size geceleyin kalkıp ibadet etmeyi tavsiye ederim. Çünkü o, sizden önce yaşayan sâlihlerin âdetidir; Rabbinize yakınlık (vesilesi) dir; günahlardan koruyucudur; kötülüklere keffârettir ve bedenden hastalığı kovucudur.” (Tirmizî)

Mevsim itibarı ile uzun geceleri yaşamaktayız. İmsak kesilip sabah namaz vakti girmesi, bu günlerde 06.30’ları buluyor.

Vakitlice kalkıp, elimizi çabuk tutup teheccüd namazı, istiğfar, dua gibi vazifelerle daha çok meşgul olup, ayeti kerimelerdeki muazzam müjdelere kavuşabiliriz. Bu fırsatları heba etmeyelim.

Seher vakti Mevla’mızın huzuruna kabul ettiği, gözyaşı döken; sayısız nimet ve ihsanlara gark olan nasipli kullardan olmak için gayret ve dua edelim.       

Yaratılışımızın gayesi Yüce Mevla’mıza kulluk etmektir. Bu şuurda olan insanlar, zamanları, mekanları, hadiseleri hep o gözle görür ve öyle değerlendirir.

İçerisinde bulunduğumuz kış mevsimi bazılarımız için belki, soğuk ve zorlukları ile akla gelebilir. Ancak bu günler aynı zamanda gündüzleri en kısa ve geceleri de en uzun olması sebebi ile ibadete elverişli günlerdir. Bu günleri ve gecelerini iyi değerlendirmek, hepimiz için, dünya ve ahiret saadetimizi kazanma adına çok mühimdir. Bir hadisi şerifte şöyle buyrulur:

Kış müminin baharıdır. Gündüzleri kısadır, onda oruç tutar, geceleri de uzundur, onda bol bol İbadet eder.”

Kur’an-ı Kerimin pek çok ayetinde seher  vaktinde istiğfar edenlerden övgü ile bahsedilir. Al-i İmran suresinde Mevla’mız şöyle buyurur:                               

….. Takva sahipleri için Rablerinin katında, altlarından ırmaklar akan cennetler vardır,  onlar orada ebedi kalıcıdırlar ve onlar için tertemiz eşler ve hem de Allah’ın rızası vardır. Allah, o kullarını görmektedir.                                                                                                                   – “Onlar derler ki, “Ey Rabbimiz! Biz inandık, iman ettik, artık günahlarımızı mağfiret et ve bizi cehennem azabından koru!”                                   

-Onlar, sabredicidirler, doğruluktan şaşmazlar, kulluk ve duaya devam ederler, Allah yolunda mallarını infak ederler ve seher vakitlerinde (namaz kılıp) istiğfar ederler.” (Al-i İmran suresi Ayet 15,16,17)

Bu ayet-i Kerimelerde ebedi kurtuluşa, Allah’ın rızasına ve Cennetine kavuşan müminlerin güzel vasıfları beyan ediliyor. Bunlar; İman etmek,  Allah’tan korkup günahlardan sakınmak, ibadette, haramlar karşısında ve sıkıntılarda sabırlı olmak, dürüstlük, Cenab-ı Hakk’ın divanına durup yalvarmak, Allah yolunda infakta bulunmak, yani cömertlik… Ve bütün bu hasletlerin yanında onları tamamlayan bir güzellik olarak da seher vakitlerinde ibadet ve istiğfar etmek.

Demek ki Seher vakitlerini değerlendirmek, müminin Allah katındaki derecesini artıran manevi güzellikler içerisinde mühim bir yer işgal etmektedir.

Bundan mahrum kalmak İmanın, İslam’ın kemalatından ve bu vakitteki pek çok ilahi ikramlardan da mahrum kalmaktır.

Zariyat suresinde ise şöyle buyrulur:

“Şüphesiz ki takva sahipleri Rablerinin kendilerine verdiği sevabı almış olarak cennet bahçelerinde ve pınar başlarında bulunacaklardır. Çünkü onlar bundan önce (yani dünyada iken)iyilik yapıyorlardı.

Onlar geceleyin az uyurlardı Ve seher vakitlerinde istiğfara devam ederlerdi.

Ve Mallarından isteyenlerin ve yoksulların hakkını ayırırlardı.(Zâriyât,15-19)

Dikkat edilirse her iki sure-i Celile de Cennet ehli olmak ile gece ibadet ve istiğfar etmek  ve bir de ikram ve infak; yani cömertlik hep birbirine yakın ve Cennetin en kolay yollarından biri olarak gösterilmiştir.

Cennet için bu ikisi birbirinden ayrılmamıştır.

Demek ki gece ibadeti, güzel ahlaklar içerisinde en sevimlisi olan cömertlik duygusunu da geliştirmekte ve cennet yollarını açmaktadır.

Nitekim bir hadisi şerifte şöyle buyrulur:

 “Selamı yayın, akrabayı gözetin, insanlara ikram edip yemek yedirin, gece insanlar uykuda iken kalkıp namaz kılın ki Selametle Allah’ın Cennetine girin.”

Efendimiz (sas) gece ibadetlerine o kadar ağırlık verirdi ki namaz kılmaktan adeta ayakları şişer, ümmetine dua ve ilticalarda bulunur, ”Farz namazlardan sonra en faziletli namaz, gece namazıdır.”(Müslim) buyurarak bizleri de teşvik ederlerdi.

Peygamberler başta olmak üzere bütün Allah dostları da gece ibadetlerine ağırlık vermiş, O saatte Cenab-ı Hakk’la baş başa kalmanın, gözyaşı dökmenin manevi hazzını doya doya yaşamışlardır.

 Sadece manevi hususlar değil, maddi meselelerini, dünyevi sıkıntılarını ve hacetlerini bile gece ibadeti, dua ve iltica ile Cenabı Hakka arz etmişlerdir.

Nitekim, bir İslâm büyüğü de:

“Evlatlarım hacet namazı deyip geçmeyin, biz bir çok hacetimizi hacet namazları ile hallettik.” buyurmuşlardır.

Gece ibadeti ile ilgili olarak da “İcabet (yani duaların reddedilmediği) saat üçtür: Ramazan-ı şerifte iftar vakti,her hafta Cuma gününde bir saat ve her gecenin  seher vaktinde bir an. Ramazan-ı Şerif senede bir defa gelir, onun için bir sene beklersin. Cuma günü haftada birdir. Onun için de bir hafta beklersin. Ama seher vakti her gecede vardır. Bundan mahrum kalmamalı.” buyurmuşlardır.

Bizler de Yüce Mevla’mızın, seher vakti huzuruna kabul buyurup in’am ve ihsanlarda bulunduğu, nuru ile tecelli ettiği nasipli kullarından olmak için gayret edelim, dua edelim.

En Kıymetli Dua

DUALARIN KABUL OLMASI İÇİN

Bir Dua – Allah’ım!

Dua Köşesi

İbadetin Özü Dua

BELÂLARDAN KURTULMANIN YOLU:DUÂ

Hasta Yanında Nasıl Dua Edilir?

VAKIA SURESİ DUASI, MANASI VE VAKIA SURESİNİ OKUMA USULÜ   

Reklam                        

    

Nimete Şükür, Belalara Sabır etmek

Bir kimseye Allâhü Teâlâ’dan bir nimet ulaşınca şükretmeli, kendisini ona ehil görmemeli, bu nimetin sırf Allâh’ın ihsânı olduğunu bilmelidir.

Başına bir musîbet geldiğinde de ona sabretmeli, Allâhü Teâlâ’nın kazâ ve takdirine râzı ve teslîm olmalıdır. Zira mü’min, başına gelen musibet ve belâlar sebebiyle Cenâb-ı Hakk’ın mağfiretine nâil olur.

Yahûdîlerden bir adam Müslüman olduktan sonra gözlerini kaybetti, malı telef oldu, evladı öldü. Hemen Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimize gelip: “Müslüman olmak üzere sana ettiğim bey‘atimi bozmak istiyorum” dedi. Peygamberimiz (s.a.v.) “İslâm bey‘ati bozulmaz” buyurdu. Adam: “Ben bu dinimden hayır görmedim; gözlerim kör oldu, malım telef oldu, evladım da öldü” dedi. Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “Ey Yahûdi! Ateşin, demir, gümüş ve altından pası kiri temizlediği gibi İslâm da insanları temizler” buyurdu. Bunun üzerine: “İnsanlardan öylesi de vardır ki Allâh’a inhirâf (tereddüd) üzere ibâdet eder. Eğer ona bir hayır isâbet eder (gelir)se yüreği rahat eder ve eğer bir mihnet isâbet eder (belâ gelir)se yüzü üzerine dönüverir. O, dünyasını da âhiretini de kaybetmiştir. İşte apaçık ziyan budur” (meâlindeki Hac sûresinin 11. âyeti) nâzil oldu. (Dürrü’l-Mensur)

İbn-i Abbâs (r.anhümâ) Hazretleri anlattı: “Peygamberlerden bir zât şöyle duâ etti: “Yâ Rabbi, mü’min bir kulun sana itâat eder, yasakladıklarını terkeder. Sonra sen ondan dünyayı uzaklaştırır, onu belâlara uğratırsın. Kâfir ve âsîlere ise küfür ve isyanlarına rağmen onlardan belâları uzaklaştırır dünyâyı onlara verirsin.” Allâhü Teâlâ buyurdu ki:

“Kullar benim kullarımdır, belâ da ancak benim takdirimle iner. Mü’min kulun bir günahı olur, dünyayı ondan uzaklaştırıp belâlara mârûz kılarım, o günahına keffâret olur. Bana günahsız olarak kavuştuğunda da, hayırlı amellerinin mükâfâtını veririm.

Kâfirin iyi işleri olur, ona bol rızık vererek ve belâları ondan uzaklaştırarak dünyada iken mükâfâtını veririm. Huzuruma hiçbir hayırlı ameli kalmadığı halde gelir, günahlarıyla da cezalandırırım.” (Mişkâtü’l-Envâr)

İyilik ve Takva’da Yardımlaşmak

İyilik ve takva’da yardımlaşmanın İslami ve insani güzellikler içinde çok mühim bir yeri vardır.

Dünya ve ahirette saadet ve selametin kaynağı olan Yüce İslam dini bizleri kardeş ilan etmiş, kardeşliğin bir gereği olarak da din ve dünya işlerinde birbirimize yardımcı olmayı, faydalı olmayı emretmiştir. Efendimiz (sav) de Müslümanları bir vücuda benzetir.

Nasıl ki vücudun bir uzvu ağrıdığında bütün vücut ıstırap çekerse, müslüman da din kardeşinin dertleri ile dertlenmeli, hali ile hallenmelidir.

Ancak bu yardımlaşma, birbirimizi ifsat etmede değil, hayırda güzel işler yapmada olmalıdır. Çünkü insanın zaman zaman sıkıntılı ve zayıf halleri olabilir. Böyle durumlarda Nefsi emmare ve Şeytan-ı Aleyhilla’ne onu hataya sürüklemek ister. İşte hakiki mümin, bu tür durumlarda tabiri caizse yangına körükle gitmez, kardeşini nefsin ve şeytanın eline bırakmadan onu hayra sevk eder. Ayet-i celilede Yüce Mevla’mız, “Ve İyilik ve Takvada yardımlaşın, günahta ve düşmanlıkta yardımlaşmayın ve(bu hususta) Allah’tan korkun, Muhakkak Allah’ın azabı şiddetlidir .” buyurmaktadır. (Maide,2) 

Bir hadisi şerifte ise şöyle buyrulur:

Müslüman Müslüman’ın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu yardımsız bırakmaz; onu tahkir etmez.“(Sonra üç defa kalbine işaret ederek,şöyle buyurdular) “Takva şuradadır.  Müslüman kardeşini hakir görmesi kişiye kötülük olarak yeter. Her Müslüman’ın namusu, kanı, malı ve haysiyeti Müslüman’a haramdır. ““(Müslim, “Birr”, 32)

Resulullah (sav) pek çok hadis-i şeriflerinde iyilik ve güzelliği teşvik etmiş, mübarek hayatlarında da bizlere örnek olmuştur.

İnsanlara, hayvanlara ve bitkilere dahi yapılan her iyiliğin sadaka olduğunu beyan etmiş, hatta yaptığımız iyilik ve sadakalarımıza ölmüşlerimizi de ortak etmemizi yani hediye etmemizi tavsiye etmiştir.

Ebû Mûs’a el Eş’arî (ra) den rivayet edildiğine göre bir gün Efendimiz (sav) efendimiz ashabına hitaben;

 “Sadaka vermek her Müslüman’ın vazifesidir.” buyurmuşlardı.

 Bunu üzerine Ashabı kiram;
– Sadaka verecek bir şey bulamazsa? Dediler,
– “Amelelik yapar, hem kendisine faydalı olur, hem de sadaka verir.” buyurdu.
– Buna gücü yetmez (veya iş bulamaz) ise? Dediler,

– “Darda kalana, ihtiyaç sahibine yardım eder.” Buyurdu

– Buna da gücü yetmezse? dediler, “İyilik yapmayı tavsiye eder.” Buyurdu.
– Bunu da yapamazsa? dediler,
-“Kötülük yapmaktan uzak durur. Bu da onun için sadakadır.” buyurdu.(Buhari)

Bir yönetici halkı için geniş bir yol yaptırmaya karar verdi. Yapımı tamamlanan yolu halka açmadan önce, bir yarışma düzenlemeye karar verdi. İsteyenin bu yarışmaya katılabileceğini ilan ettiren yönetici, yoldan en güzel geçecek kişiyi belirleyeceğini söyledi.

    Yarışma günü, insanlar akın ettiler. Bazıları en güzel arabalarını, bazıları en güzel elbiselerini getirmişti. Gençlerden bazıları spor kıyafetler içinde yol boyunca koşmaya hazırlanıyordu.

    Nihayet, tüm gün insanlar yoldan geçtiler, fakat yolu kat edip tekrar yöneticinin yanına döndüklerine hepsi aynı şikayette bulundu: Yolun bir yerinde büyükçe bir taş ve moloz yığını vardı ve bu moloz yığını yolculuğu zorlaştırıyordu.

    Günün sonunda yalnız bir yolcu da bitiş çizgisine yorgun argın ulaştı. Üstü başı toz toprak içindeydi, ama idareciye büyük bir saygıyla yönelerek elindeki altın kesesini uzattı:

    “Yolculuğum sırasında, yolu tıkayan taş ve moloz yığınını kaldırmak için durmuştum. Bu altın kesesini onun altında buldum. Bu altınlar size ait olmalı.”

  İdareci gülümseyerek cevap verdi:

 ‘O altınlar sana ait delikanlı.’

 “Hayır, benim değil. Benim hiçbir zaman o kadar çok param olmadı.”

“Evet” dedi idareci. “Bu altınları sen kazandın, zira yarışmanın galibi sensin. Yoldan en güzel geçen kişi sensin. Çünkü, yoldan en güzel geçen kişi, ardından gelenler için yoldaki engelleri kaldıran kişidir.”

Peygamberimiz bir şöyle buyurmuşlardır. :“Yolda, gelip geçenlere eza verecek bir taşı kaldırmak dahi büyük bir sadakadır” (Tecrid-i Sarih Tercümesi, V, 356-358)

Bütün ibadetlerde olduğu gibi sadakanın da kendi içinde dereceleri vardır. Yoksula yapılan sadaka, akrabaya yapılan sadaka, anne ve babaya yapılan sadaka hep diğerinden daha üstündür.

Allah yolunda hizmet edenlere vermekse, sadakanın derecesi ise hudutsuzdur.

Sevgili peygamberimiz (sav) bir Hadis-i Şeriflerinde;

“Her kim Allah’ı Rabb, İslam’ı din, Muhammed(SAV)’i peygamber kabul edip  razı olursa, kendisine cennet vacip olur.” buyurduktan sonra,

“Bir diğer iyi amel daha vardır ki Allahü Teâlâ o amel sebebi ile kulunu cennette yüz derece yükseltir. Bu derecelerden her ikisinin arası yer ile gök arası kadardır.” buyurur. Bunun üzerine Ebu sâid (ra),”O amel nedir,” deyince; Efendimiz SAV: “Allah yolunda cihat, Allah yolunda cihat (Din-i Celil-i İslam’ın yayılması için çalışmak, hizmet etmektir.)” cevabını verir (Müslim )

MÜSLÜMAN NASIL OLMALIDIR?


Müslüman ferasat sahibidir, açıkgöz değildir

Müslüman tebessüm edendir, yılışan değil.. 

Müslüman yardım edendir, başa kakan değil.  

Müslüman sevdirendir, nefret ettiren değil. 

Müslüman vakar sahibidir, kibirli değil.. 

Müslüman sabredendir, korkak değil. 

Müslüman affedendir, cezalandıran değil.. 

Müslüman cömerttir, müsrif değil. 

Müslüman iktisat edendir, cimri değil. 

Müslüman tevazu sahibidir, haset eden değil…

Müslüman mütevekkildir, tembel değil..

Müslüman kendi nefsini hesaba çeker, başkasınınkini değil…

Müslüman etrafının kandilidir, kendisinin değil.. 

Müslüman hizmete taliptir, ücrete değil…

Müslüman tefekkür edendir, kötü düşünen değil…

Müslüman vakar sahibidir, kibirli değil…

Müslüman sabredendir, korkak değil…

Müslüman affedendir, cezalandıran değil…

Müslüman cömerttir, müsrif değil…

Müslüman iktisat edendir, cimri değil…

Müslüman tevazu sahibidir, haset eden değil…

Müslüman mütevekkildir, tembel değil..  

Müslüman kendi nefsini hesaba çeker, başkasınınkini değil…

Müslüman etrafının kandilidir, kendisinin değil…

Müslüman hizmete taliptir, ücrete değil…

Müslüman tefekkür edendir, kötü düşünen değil…

Müslüman inanandır, inkâr eden değil…

Müslüman dua edendir, beddua eden değil…

Müslüman taklit edilendir, taklit eden değil…

Müslüman Allah’ın kuludur, başkasının değil…

Rabbim bizleri kendine hakiki kul olanlardan eylesin.

Dünya ve ahirette en büyük iyilik

Malumunuz, yaz tatili sona erdi.  Okullar başladı.

Milyonlarca çocuğumuz, iyi bir gelecek için okul yollarında olacaklar. Çocuklarımız en kıymetli çağlarını, ömürlerinin geri kalanı için harcamakta.

Halbuki onları ve bizleri, çok daha önemli ve ebedi bir hayat bekliyor.

Bu nedenle evlat terbiyesine çok ehemmiyet verilmesi gerekiyor.

Bizleri yoktan var eden Yüce Mevla’mız; zamanı geldiğinde bu imtihan dünyasına göndermekte, imtihanı tamamlayanı da geri almaktadır.

Bu gelişlerimiz, Cenabı Hakkın ezelde takdir ettiği şekilde anne ve babalar vasıtası ile olmaktadır. Evlat, anne ve baba için yeryüzünün en büyük zenginliği, en tatlı nimetidir, ama çok büyük de bir emanettir.

O emanete karşı mesuliyetlerimiz de vardır. Hadisi şerifte; ”Hepiniz çobansınız ve hepiniz maiyetinizden mesulsünüz” buyrulur.(Buhari)

Evladına güzel bir isim koymak, onları en güzel bir şekilde yetiştirmek, rızklarını helalinden temin etmek, aralarında adaletli davranmak, vakti geldiğinde münasip biri ile evlendirmek ve belki de en zoru; ama en mühimi, onları İslami bir terbiye ile yetiştirmek, bu emanete karşı vazifelerimizdendir.

Bunun şuurunda olan her Müslüman, evladının maddi ihtiyaçları için hiçbir fedakârlıktan kaçınmadığı gibi, manevi ihtiyaçları hususunda da aynı hassasiyeti gözetir. Maneviyatı ihmal etmek, hele böyle bir devirde çocuklarımızı içerisinde bulunduğumuz ortamın her türlü tehlikesine karşı, savunmasız bırakıp sadece güzel temennilerle yetinmek, hem kendimizin hem de çocuklarımızın felaketi ve ebedi mahrumiyeti ile sonuçlanabilir. İman ve hidayetten mahrum bırakılan bir çocuk Cenab-ı Hakk’ın huzurunda anne ve babasından davacı olacaktır.

 Bu, hiç birimizin arzu etmediği ve telafisi de olmayan bir durumdur.

 Enfal suresinin 28. ayeti kerimesinde şöyle buyrulur:

İyi biliniz ki mallarınız ve evlatlarınız sizin için muhakkak bir imtihandır. Esas büyük mükâfat ise Allah (cc) katında olandır.

Evlatlar aynı zamanda bir imtihan vesilesi olduğuna göre elbette farklı zorlukları olacaktır. Bunda muvaffak olmak, önce sağlam bir inanç ve niyet ister. Fedakarlık, sabır, dikkat, dua ve iltica ister.

Fakat, bu hususta gösterilen en küçük bir gayret ve fedakarlık bile bir ibadettir, Allah yolunda cihattır.

Samimiyetle gayret edenler, Ayet-i kerimede müjdelenen, Allah (cc) katındaki o büyük mükâfata kavuşacaklardır.

Hadisi şerifte müjdelendiği üzere; çocuğun okuduğu bir besmele bile anne ve babası için rahmettir, mağfirettir cennette derecedir.(Müsned)

Yetişmekte olan çocuklara yapacağımız en güzel iyilik onların ebedi hayatlarını, yani manevi dünyalarını imar etmektir. Bunun için çocuklarımızı;

Hiç bir ebeveynin evinde veremeyeceği İslami, ahlaki donanımı onlara kazandıran; bunu yaparken de o çok önemsediğimiz maddi derslerinden de hiç fedakarlık yapmayan, hatta o hususta da çok büyük katkılar sağlayan, ilim irfan yuvası müesseselere vererek mesuliyetten kurtulabiliriz.

Bu tür müesseselerin olması insanımız için büyük bir kolaylıktır, nimettir.

Yetişme çağında kendi çocuğumuz yoksa, bir başka yakınımızın, tanıdığımızın elinden tutup bu nimetlerle buluşturabiliriz. Bu iyiliğe paha biçilmez.

Dünya ve ahirette en büyük iyilik, en büyük sevap ve mükafat; ruhları, gönülleri imar etmektir.

(Bir Hadisi şerifte Hz. Muhammed (sav) şöyle buyurmuştur:

 “İnsanoğlu öldüğü zaman amel defteri kapanır. Ancak üç sınıf insanın (amel defteri) kapanmaz:

Sadaka-i cariye (yani; dikili ağaçlar, cami, kuran kursu gibi kalıcı hayır eseri) bırakanlar (ve onlara katkıda bulunanlar),

Hayırlı, faydalı ilim bırakanlar (İlmi eser veya talebe yetiştirenler, onlara yardım edenler),

Anne ve babasına hayır dua eden (Salih ve hayırlı) bir evlat bırakanlar.

(Sahihi Müslim, Vasiye, 4310)

***

                          EVLÂT YETİŞTİRME

                                     ***

YAKUP (A.S)’IN GÖZLERİ NİÇİN KAPANDI?

                                                                                                                

 

İslâm Kardeşliği

Barış ve selamet dini olan İslam; bizleri kardeş ilan etmiş, kardeşlik ve muhabbeti güçlendirecek halleri daima teşvik etmiş, bunun temini için; yardımlaşmayı, selamlaşmayı, musafahalaşmayı, hatta güler yüzü bile  sadaka saymıştır. Öte yandan kardeşliğe, birliğe zarar verecek, fitne ve düşmanlığa sebep olacak her  türlü hali de şiddetle yasaklamıştır.

Öyle ki her Müslümana kardeşliği, birlik ve beraberliği devam ettirme sorumluluğu da vermiştir. Ali İmran suresinde şöyle buyrulur:

 “Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de o, kalplerinizi birleştirmişti. İşte onun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz.” (Al-i imran,103)

Demek ki kardeşlik ve muhabbet Allahımızın bir lütfudur, nimetidir.

Allahımızın lütfettiği bu kardeşliği muhafaza etmek de hepimizin görevidir. Ayeti kerimeye baktığımızda görürüz ki; her Müslüman, Allahımızın bu büyük nimetinin evvela farkında olmalıdır.

Kardeşliğin, muhabbetin bir nimet olduğu bilinmelidir.

Sonra da bu nimeti korumanın sorumluluğu daima hissedilmeli, buna zarar verecek, ayrılık ve tefrikaya sebep olacak hallerden sakınmalıdır. Nitekim bir Hadisi şerifte şöyle buyrulur:

“Fitne uykudadır, onu uyandırana Allah (cc)lanet etsin.”

Sevgili Peygamberimiz(sav),Taif’ te kendisini taş yağmuruna tutanlara, kendi canına kast edenlere bile lanet etmemiş ve onların hidayetini istemiştir. Ancak sorumsuzca insanlar arasında fitne uyandırana lanet etmiştir. Hadisi şerifte, fitne çıkarmaya çalışmak değil; fitneyi uyandırmaktan bahsedilmesi de dikkate şayandır.

Yüce Rabbimiz (c.c), Bakara suresinin 208.ayeti kerime’sinde şöyle buyuruyor:

 “Ey iman edenler! Hep birden barışa, selamete dahil olun. Sakın şeytanın peşinden gitmeyin. Çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır.”

Rasülullah (s.a.v) Efendimizde hadisi şeriflerinde müslümanı tarif ederken; “Müslüman, elinden ve dilinden insanların emin olduğu kimsedir” [Tirmizî, Îmân] ifadelerini kullanmış,  insanlara zarar vermeyi ve zulmetmeyi yasaklayıp, merhametli olmayı emretmiş; “İnsanlara merhamet etmeyene Allah’ta merhamet etmezbuyurmuşlardır. (Riyazüssalihin,1/27.H.No.225)

 İslam tarihi, din kardeşliğinin imrendiren örnekleriyle doludur.

Ashabı kiramın, muhacir ve ensarın kardeşliği hepimizin gözlerini yaşartır. Tarih boyunca Müslümanlar, hususi ile ecdadımız;

Ashab-ı kiramın gösterdiği bu güzel kardeşliği kendilerine numune alarak onların yolunda ilerlemişler, geçici dünya hevesleri yerine ahiret sermeyesi olacak güzellikler peşinde koşmuşlar, birbirlerine yardımı, dayanışmayı, vakıflar kurarak müesseseleştirmişler.

O güzellik ruhlarına öylesine sinmiş ki; karıncayı bile  incitmekten sakınan, asırlarca dağılmadan sapasağlam ayakta kalacak bir kardeşlik örgüsü ile bezenen muhteşem bir medeniyet kurmuşlardır.

Onlardaki iman ve İslam ahlakına sahip olan kimseler; kul hakkından, hayvan hakkından; hatta yaptığı her şeyden Allaha hesap vereceğinin bilinci ile hareket eder. Kul hakkının telafisinin ne kadar zorlu olduğunu bilen bir Müslüman, meşru olmayan kazanç ve makamlar elde etmek, haksız yere cana kıymak, ortalığı talan etmek, fitne çıkarmak, sorumsuzca huzuru bozmak şöyle dursun; hiç kimseye, hiç bir şeye zarar vermeye kalkamaz.(Bunları yapanların veya yaptıranların İslam davası ile alakası olamaz.)

Âlemlerin efendisi Peygamberimiz (s.a.v)  mühim bir ikaz olarak buyuruyorlar ki: “Birbirinize buğz etmeyiniz, birbirinize haset etmeyiniz, birbirinize sırtınızı dönmeyiniz, birbirinizle alakayı kesmeyiniz. Bazınız bazınızın gıybetini yapmasın.  Ey Allah’ın kulları, kardeşler olunuz!..” (Buhârî, Edeb, 57, 58)  

MÜSLÜMAN KARDEŞİMİZİ DÜŞÜNMEK

İslamda Kardeşlik ve Muhabbet

                              

Ehl-i Beyte Muhabbet

Mübarek muharrem ayı içerisindeyiz. Her sene Muharremi Şerif ayı gelince bazı dini ve tarihi hassasiyetlerimiz yeniden ön plana çıkartılmaktadır. Bunlardan biri de şüphesiz, Hz. Hüseyin efendimiz başta olmak üzere; Resulullah (sas) efendimizin Ehl-i beytinden bir kısmının dokunaklı bir şekilde şehit edilmeleridir.

Bu günkü yazımız Ehl-i beyti sevmek hakkındadır.

Ehl-i Beyt, kelime olarak ev halkı, hane halkı kişinin ailesi, çocukları, gerektiğinde  torunları manasınadır. İslami bir terim olarak Ehl-i Beyt; Resulullah (sas)in bütün aile fertleri; Mübarek hanımları, çocukları, hususen Kızı Hz. Fatıma ile Hz. Ali ve bunların evlatları olan Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (R.A.),onların çocukları ve kıyamete kadar gelecek torunlarının hepsi. Hatta Peygamberimizin temiz soyunun bağlı olduğu Hâşimoğullarına da Ehl-i Beyt denir.

Sahabeden Selman-ı Farisî (R.A.) de hususi olarak Ehl-i Beytten sayılmıştır. Resulullah(sav) efendimizi sevmek onun Ehl-i beytini de sevmeyi gerektirir. Onlar Resulullah’ın ümmetine emanetidirler. Onlara kıymet vermek, saygı göstermek her Müslüman’ın vazifesidir. İmanın gereğidir.

Efendimiz(sas) hadisi şeriflerinde; ”Çocuklarınızı şu üç haslet üzere terbiye ediniz: Peygamberinizin sevgisi, onun Ehl-i Beytinin sevgisi ve Kur’ân okumak.” buyurur.

Görülüyor ki Ehl-i beyt sevgisi bizim imanımızda ve mayamızda mevcuttur. Ancak Onları sevmek için onları daha yakından tanımak da icap eder. İslam tarihine baktığımız zaman görürüz ki; Onların hayatı tıpkı Resulullah (sas) gibidir. Dini emir ve yasaklara karşı son derece hassas, Allah yolunda hizmette en önde, cömertlikte ve tevazuda eşsizdirler ve dünyadan yüz çevirmişlerdir.

Ehl-i beyt, fakir de olsalar zekat alamaz, ganimet maldan hisse alamazlardı. (Cenabı Hak, onlara öyle büyük manevi saltanat ve müminlerin kalbinde öyle bir sevgi ihsan etmiştir ki; asırlardır, yaptığımız bir hayra, okuduğumuz bir Kur’an hatmine hatta bir Yasine bile onları ortak etmekte, Evvela Resulullahın  sonra Ehl-i beytinin , sonra ashabının ruhuna hediye ederek devam etmekteyiz .

Resulullah (sas)’e salevat getirirken hemen akabinde “ve ala alihi” diyerek onun Ehl-i beytini de zikretmekteyiz.

Onların bu dualara ihtiyacı yoktur; ama biz onların mübarek isimleri ile dua  ve hayırlarımızın kabulünü ümit ederiz. Yine bu sevginin bir tezahürü olarak asırlardır, Resulullah (sas)  in mübarek soyundan gelenler, Seyyit ve Şerif olarak haklı bir hürmet görmüşlerdir.

Camilerimizde Cenab-ı Hakkın İsmi Celalinin(Allah isminin ) yanına Muhammed ismi, onun yanına onun dört Reşit Halifesinin isimleri yazılmış, onların yanına da Resulullah’ın Mübarek torunları Hz.Hasan ve Hüseyin efendilerimizin ismi yazılmış; camilerimiz bu güzel isimlerle süslenmiştir. Bütün bunlar Ehl-i beyte,ve o Ehl-i beytin sahibi olan Resulullaha olan iman ve muhabbetin güzel  tezahürleridir.

Ehl-i beyt iman ve takvada en önde oldukları gibi; hayatları da aynen Resulullah(sas)’in mübarek hayatı gibi çileli geçti. Onlar bunu bilerek ve severek kabul ettiler. Onların çileli hayatları ve çektikleri sıkıntılar, elbette Cennetteki makamlarının büyüklüğünden, Cennette Resulullahla  beraber olmaları içindir; çünkü onlar Cennet Ehl-inin efendileridir.

Onun için; Ehl-i Beyt Resulullah (sas) den ayrı düşünülemez. Onlara bakan Kur’an-ı Kerimi görür, Resulullahı görür. Resulullahı seven onun Ehl-i beytini de sever ve sünnetine tabi olur. Resulullaha tabi olanı da Allahü Teala sever. Allah’ın sevgisi ise dünya ve ahiretin en büyük nimetidir:

Ali İmran suresinin 31.ayeti kerimesinde şöyle buyrulur:

Ey Resulüm, de ki: “Ey insanlar, eğer Allah’ı seviyorsanız, gelin bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah gafurdur, rahimdir! (çok affedicidir, engin merhamet ve ihsan sahibidir.”

Görülüyor ki; Hz.Allahı sevmenin gerçek ve sağlıklı olduğunun ölçüsünü Yüce Mevla’mız koymuş. O da Resulullaha tabi olmak, onun Ehl-ini ve ashabını kendimize rehber edinmek, onların yaşayışlarını örnek almaktır.

Hadis-i Şerifte de; Resulullah sevgisi, Ehl-i Beytinin sevgisi ve Kur’an-ı Kerimle beraberce zikredilmiştir. O halde onları sevmek demek; Onları Resulullah’ tan ve Kur’an dan, Kur’an-ı Kerimin hükümlerinden haşa ayrı tutmak değildir. İslam’ın kabul etmediği şekillerde onları anmak hiç değildir.

Bu haller onlara yapılan en büyük haksızlıktır. Ve onların mübarek ruhaniyetlerini rencide etmektir. Onları seviyorsak, Cennette onlara komşu olmak istiyorsak, Onlar gibi inanmalı, Kuranı Kerime ve Ehl-i Beytin sahibi olan Resulullah(sas) in yoluna sımsıkı sarılmalıyız.

 Bir hadisi şerif mealinde: ”Ey Ümmeti Ashabım, Ben sizin aranızda iki değerli emanet bırakıyorum; onlara sarıldığınız takdirde benden sonra (doğru yoldan) asla sapmazsınız. Onların biri diğerinden büyüktür: (O da) Gökyüzünden yeryüzüne uzanmış ip olan Allah’ın kitabıdır. Ve diğeri ise İtretim, Ehl-i beytimdir.Bilin ki; onlar (Cennette Kevser) havuzunun başında bana gelinceye kadar (Kur’anı Kerim ve Ehl-i beytim) asla birbirlerinden ayrılmayacaklardır.(Müsned Ahmed b.Hanbel, c.3, s:59)           

***

Bütün Ashab-ı Kiram’a Karşı Hürmet ve Muhabbetin Vacip Olduğunun Delili

Efendimiz S.A.V. Hazretleri, Torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin İçin Neden Dua Etmedi?

HZ. ALİ’NİN (K.V.) EVLÂTLARINA VASİYETLERİ

Hz.Hüseyin(r.a) Efendimiz için yas tutmak, üzülmek doğru mudur?

Eshab-ı Kiram’a dil uzatılamaz..

                                            

                                                                                                                   

Bütün Ashab-ı Kiram’a Karşı Hürmet ve Muhabbetin Vacip Olduğunun Delili

(Eshabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız hidayete erersiniz. Eshabımın ihtilafı [farklı ictihadları] sizin için rahmettir.)[Taberani, Beyheki, İbni Asakir, Hatib, Deylemi, Darimi, İ. Münavi, İbni Adiy]

***

Hz.Hüseyin Efendimiz Muharrem’in 10.günü çadırından çıkınca, karşısına bir ruhani( bir melek) zuhur ediyor. Heybetli, muazzam bir varlık. Hz.Hüseyin Efendimiz(r.a.):

“Siz kimsiniz?” Ruhani(melek):

“Ben kimim mi? Ben senin Muhterem Dedenin(Hz.Muhammed S.A.V.) hayatı boyunca emrinde ve hizmetinde olandım.Ondan sonra Rabbim beni senin babanın(Hz.Ali Kerremellahü veche) emrine verdi. Şimdi de senin emrine verdi. Senin hizmetindeyim, bana müsaade et, bana izin ver, ne istersen onu yapayım diyor. Hz.Hüseyin Efendimiz:

“Seni, Dedem hayatında hiç o dar günlerinde, o müşriklerin eza ve cefa ettikleri zamanda, Taif’e yaptığı seferde, taşladıkları zamanda, Bedir ve Uhud savaşlarında Dedem seni hiç kullandı mı? Senden imdat istedi mi? Melek:

“Hayır” diyor. Hz.Hüseyin Efendimiz:

“Peki sevgili Babam” Melek:

“O da hiçbir zaman” Hz.Hüseyin Efendimiz:

“O halde ben de Allah’ıma gidiyorum.Müsaade et. Senden beklediğim hiçbir şey yoktur. Rabbimden bir emir aldıysan o müstesna. Benim kendiliğimden senden istediğim hiç bir şey yoktur. Ben şehadet şerbetini içmeye gidiyorum. Babamın gittiği makamlara, mevkilere gitmek istiyorum.” Buyurdular ve bir müddet sonra şehadet şerbetini içtiler. Bu esrarı ilahidir. Esrarı kaderdir. Bize hiçbir Eshabı nezih etmek, olayları tetkik etmek düşmez. Bu Müslümanlar için çok tehlikelidir. Bizim sevgimiz hepsinedir. Sonsuz saygı, hürmet ve tazim etmek gerekir.

***

Muharrem-i Şerîf ayının onuncu gününe  isâbet eden Âşûrâ günü, dinimizce büyük ehemmiyet arz etmekte ve birçok ilâhi tecelliye zarf olmuş bulunmaktadır. Fakih Ebulleys es-Semerkandî (r.a.) hazretlerinin beyanına göre Âşûrâ Gününde vaki’ olduğu rivayet edilen hadiseleri zikredecek olursak;
– Hz.Âdem (a.s.)’ın halk edilmesi, Cennet’e girmesi ve Cennet’ten çıktıktan sonra tevbesinin kabûlü,
– Hz.İbrahim (a.s.)’ın velâdeti, Halîlüllah pâyesine ermesi, Nemrut’un ateşinden kurtulması,
– Hz.İdris (a.s.)’ın semâya ref’ olunması ve Hz.Eyyûb(a.s.)’ın hastalıklardan kurtulması,
– Hz.Nuh (a.s.)’ın, gemisinin Cûdi dağına oturması ve karaya ayak basması,
– Hz.Îsâ (a.s.)’ın velâdeti ve kendisine suikast hazırlayan Yahûdîlerin elinden kurtarılıp semaya yükseltilmesi ve
– Hz.Mûsâ(a.s.) ve ümmetinin Fir’avn’ın zulmünden kurtuluşları ve Fir’av’nın suda boğulması gibi hadiseler Âşûrâ Gününde vâki olmuştur.

Yukarıdaki bahsedildiği gibi asıl sevinilecek hadiseler dururken Hz..Hüseyin Efendimiz(r.a.) Küfe’de şehit olması namına üzülen, kederlenen ve kendini döverek sevap kazandığını düşünenler var mıdır? Yok mudur.

Yapılan hareket nedir? Bir Yasdır, bir üzüntüdür. Peki İslam’da yas tutmak var mıdır? İlk önce ona bakalım. Müslümanız. Yas ve üzüntü duyanlarda müslümanız diyorlar. Hz. Hüseyin efendimiz şehit oldu. Peygamber Efendimizin torunudur. Medine-i Münevvere’den çıkarak Kufe’ye gitti. i. Hemde en güzel elbiselerini giyerek gitti. Düğüne bayrama mı gidiyorsun diye sorduğunda “Ben şehit olmaya gidiyorum” dedi. Kim bilir O’na manevi bakımdan neler anlatıldı. Neler gördü. Ve onun üzerine kalkıp bu kadere gitti. Cenab-ı Hakk’ın takdir ve izni olmadan yeryüzünde hiç bir şey olur mu?  Olmaz. Hz.Allah izin vermeseydi, müsaade etmeseydi, Hz.Hüseyin Efendimizi şehit etmek  imkanı olur muydu? Olmazdı. Evvela şehidin durumuna bakalım. Şehit nedir? Ayet-i Kerimelerde: ““Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanmayın. Aksine onlar diri olup Rableri katında rızıklandırılmaktadırlar. Allah’ın lütfundan kendilerine vermiş olduklarıyla sevinç içindedirler ve arkalarından henüz onlara kavuşmamış olanları, kendilerine bir korku olmayacağı ve üzülmeyecekleri üzere müjdelerler.” (Ali İmran, 3/169-170)

“Allah yolunda öldürülenlere (şehitlere) ölüler demeyin. Bilakis onlar diridirler. Lakin siz onu anlayamazsınız.” (Bakara, 154)

***

1314. Enes radıyallahu anh’ den rivayet edildiğine göre, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Cennete giren hiçbir kimse, yeryüzündeki her şey kendisinin olsa bile dünyaya geri dönmeyi arzu etmez. Sadece şehit, gördüğü aşırı itibar ve ikram sebebiyle tekrar dünyaya dönmeyi ve on defa şehit olmayı ister.”

Bir rivayette: “Şehitliğin faziletini gördüğü için” denilir.

Buhârî, Cihâd 21; Müslim, İmâre 109. Ayrıca bk. Tirmizî, Fezâilü’l-cihâd 13, 25

Açıklamalar

Cennet, ebedî mutluluk yeridir. Oraya giren bir kimsenin bir başka yeri araması, özlemesi ve istemesi söz konusu değildir. Çünkü cennet mükemmellik yurdudur. İnsanın gönlünün çektiği ve aklının tasavvur ettiği her şey orada vardır. Dolayısıyla cennete giren ve oradaki nimetleri gören birinin dünyaya dönmeyi arzu etmesi düşünülemez. Çünkü cennetin en aşağı sayılan mertebesi bile dünyanın tamamından daha üstün ve hayırlıdır. Fakat şehitlik mertebesi o kadar yüksek ve cennetteki karşılığı o kadar üstündür ki, bunu gören kimse dünyaya tekrar dönmeyi ve defalarca şehit olmayı, Allah’ın huzuruna tekrar çıkmayı ve her defasında cennette daha üstün derecelere kavuşmayı ister. Cihad bölümünün  önceki birimlerinde de ifade edildiği gibi, mahşer halkı, misk gibi yayılan kan kokusu ve vücudundan henüz yeni yaralanmışçasına akan taze kanı ile sadece şehitleri tanır, onların fazilet ve şerefine şahitlik eder. İşte bu sebepten dolayı  şehitlerin kanı ve cenazesi yıkanmaz. Hatta, Allah yolunda öldürülenlere niçin şehit denildiği tartışılırken “Şehidin şehit olduğuna şahidi vardır; o da kanıdır” denilmiştir. Şehit denilmesinin bir başka sebebi de, diri oldukları, ruhları cennete vardığı ve orada gördükleri nimetler içindir. Esasen :“Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin; hayır onlar diridirler, ama siz farkında olmazsınız” [Bakara sûresi (2) 154] âyeti bunun delilidir. Şehitlerin, şehit oldukları andan itibaren ruhları cennete gidip orayı gördükleri halde, diğer mü’minlerin ruhları sadece kıyamette görecektir. Şehit denilmesinin bir başka sebebi, şehidin cennete gireceğine Allah ve melekler şahitlik ettiği içindir denilmiştir. Daha başka sebepler de sayılır. Burada önemli olan, şehitlik mertebesinin ne derece üstün ve faziletli bir makam olduğunu kavramaktır. Kur’an ve Sünnet’in bu konudaki nasları, müslümanlar için her zaman teşvik edici ve özendirici bir hayat kaynağı olmuştur. Hadisimiz de bu özendirici naslardan biridir.

Hadisten Öğrendiklerimiz

1. Cennet, iyilikler ve güzellikler yurdudur; oraya giren bir daha çıkmak istemez.

2. Şehitlik mertebesi, cennetteki en üstün mertebelerden biridir. Bunu gören şehit, dünyaya tekrar dönüp, defalarca şehit olmayı temenni eder.

3. Fert ve toplumda cihad aşkı ve şehâdet ruhunun yaşaması için gayret etmek gerekir.

           (Riyazü’s-salihin Tercüme ve Şerhi – İmam Nevevi – Hadis Açıklamaları)

                        Hz.Hüseyin Efendimizin ağlanılacak hali yoktur. Çünkü O şehit olmuştur. Şehit olmak O’na bayram olmuştur. Gelelim İslam dinine:

            Peygamber Efendimiz (S.A.V.) : “(Ölünün iyiliklerini dile getirerek) yas tutmak, cahiliyet (devri) işlerindendir. Yas tutan kimse, tövbe etmeksizin ölürse, Allah ona katrandan bir elbise ve yalın ateşten bir gömlek hazırlar.”  (İbni Mace c. l, s. 504) buyurmuştur.

Mekke-i Mükerreme fethedilince, şeytanın avaneleri başına toplandı. Şeytan onlara, “Bundan sonra, Muhammed ümmetinin müşrikliğe dönmelerinden temelli olarak ümidinizi kesiniz! Fakat onların aralarında, ölülerine, yırtına-yırtına ağlamayı ve şiirler söylemeyi, ağıtlar yakmayı yaymaya çalışınız!” dedi. Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 3/13

***

İkinci binin müceddidi imam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
(Eshab-ı kiramı sevmek, onlara bağlı olmak, insanlar içinden beğenilmiş, süzülüp ayrılmış olan bu çok kıymetli tabakanın hayat tarzlarına imrenip onlar gibi olmaya özenmek, Allahü teâlânın en büyük nimetidir. Hadis-i şerifte, (Kişi sevdiği ile beraberdir) buyurulduğundan onları sevenler, onlar iledir. Cennette onların makamlarında, yakınlarındadır.) (Eshab-ı Kiram)

İbni Hacer-i Mekki hazretleri de buyuruyor ki:
(Ey kalbi Allahü teâlânın sevgisi ile ve Resulullahın sevgisi ile dolu olan müslüman! Birinci vazifen Peygamber efendimizin eshabının sevgisini, ehl-i beytinin sevgisi ile kalbinde cem etmektir. Ehl-i beyti, Resulullahın evladı oldukları için sevdiğimiz gibi, diğerlerini de, Onun eshabı oldukları için sevmeliyiz! Çünkü, Eshab-ı kiramın nail oldukları şeref pek yüksektir. O şerefe başkaları kavuşamaz. O şereften birisi, Resulullahın mübarek nazarları onlara işlemiş ve hepsine manevi imdat ile yardım etmiştir. Bu hassa, bunlardan başkasında bulunmuyor. Bunların kemalatına, geniş ilimlerine, Peygamber efendimizden aldıkları hakikat mirasına, sonra gelenlerden hiç biri kavuşamadı. Her müslümanın bunların hepsini adil, salih ve veli ve âlim ve müctehid bilmesi lazımdır. Kendilerinden bir hata çıksa da Cenab-ı Hak hepsini af ve mağfiret ile müjdeledi. Kur’an-ı kerimde mealen, (Allah, Onların hepsinden razıdır. Onlar da, Allah’tan razıdırlar) buyurdu. Sahabe-i kiramdan birini kusurlu bilmek ve kötülemek, bu âyet-i kerimeye inanmamak olur.) [Sava’ik-ul-muhrika]

Bunun için bu mübarek insanlardan bahsederken sıradan bir insandan bahseder gibi konuşmamalıdır. Her zaman edepli, terbiyeli olmalıdır. Her birinin ismini hürmetle, saygı ile söylemelidir. Birinin adı söylenince “radıyallahü anh [Allah ondan razı olsun]” denir. İkisi için “radıyallahü anhüma [Allah o ikisinden razı olsun]” Birkaçı veya hepsi söylenince “rıdvanullahi teâlâ aleyhim ecmain” veya kısaca “radıyallahü anhüm [Allah onların hepsinden razı olsun]” denir.

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Her şeyin temeli vardır. Müslümanlığın temeli eshab ve ehl-i beytimi sevmektir.) [İ.Neccar]

(Eshabımın hiçbirine dil uzatmayın. Onların şanlarına yakışmayan bir şey söylemeyin! Allah’a yemin ederim ki, bir kimse, Uhud dağı kadar altın sadaka verse, eshabımdan birinin bir avuç arpası kadar sevap alamaz.)
[Buhari, Ebu Davud, Begavi]

(Eshabıma dil uzatmakta Allah’tan korkun! Benden sonra onları kötü emellerinize alet etmeyin! Onları seven, beni sevdiği için sever. Beni sevmeyen de onları sevmez. Onları inciten beni incitmiş olur. Beni inciten de Allahü teâlâyı incitmiş olur. Bunun da cezası gecikmeden verilir.) [Buhari]

(Eshabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız hidayete erersiniz. Eshabımın ihtilafı [farklı ictihadları] sizin için rahmettir.)[Taberani, Beyheki, İbni Asakir, Hatib, Deylemi, Darimi, İ. Münavi, İbni Adiy]

***

Abdullâh bin Ömer (r.anhümâ) bir adamın Resûlullâh’ın (s.a.v.) Ashâbı’ndan bazısına dil uzattığını işitti. Onu çağırdı ve Haşir Sûresi’nin:

“(Allâh’ın verdiği bu ganimet malları,) o fukarâ muhâcirler içindir ki yurtlarından ve mallarından çıkarıldılar. Allah’tan bir lütuf (dünyadan rızk, âhirette cennet sevabı) ve Allâh’ın rızasını ararlar ve Allâh’a ve resûlüne hizmet ederler. İşte onlardır sâdık olanlar.” meâlindeki sekizinci âyetini okudu.

“İşte bunlar Ashâb’ın Muhâcirler’idir. Sen onlardan mısın?” dedi. Adam “Hayır” dedi. Sonra Haşir Sûresi’nin:

“Ve şunlar ki onlardan önce yurdu hazırlayıp îmâna sâhip oldular, kendilerine hicret edenlere mahabbet beslerler ve onlara verilenden nefislerinde bir kaygı duymazlar. Kendilerinde ihtiyaç bile olsa îsâr ile (Ashâb’ın muhâcirlerini) kendilerine tercih ederler. Her kim de nefsinin hırsından korunursa işte onlardır o felâh bulanlar.” meâlindeki dokuzuncu âyetini okudu.

“İşte bunlar da Resûlüllâh’ın Ensâr’ıdır. Sen bunlardan mısın?” dedi. Adam “Hayır” dedi. Sonra da Haşir Sûresi’nin:

“Ve şunlar ki arkalarından gelmişlerdir, şöyle derler: Ey Rabbimiz! Bizlere ve önden îmân ile bizi geçmiş olan kardeşlerimize mağfiret buyur ve gönüllerimizde îmân etmiş olanlara karşı kin tutturma! Ey Rabbimiz! Şübhe yok ki sen Raûfsun, Rahîmsin.” meâlindeki onuncu âyetini okudu ve “Sen bunlardan mısın?” dedi. Adam “Ümit ederim.” dedi.

Abdullah İbn-i Ömer (r.anhümâ): “Hayır, vallâhi onları (Resûlüllâh’ın Ashâbını) kötüleyen bunlardan olmaz.” dedi.

Haşir Sûresi’nin onuncu âyet-i kerîmesi, bütün Ashab-ı Kiram’a karşı hürmet ve muhabbetin vacip olduğuna delildir. Bu bakımdan bütün Ashâb-ı Kirâm’a karşı muhabbet ve hürmette bulunmak vazifemizdir.

Gözleri Haramdan Korumak

Elimiz, dilimiz, kalbimiz, midemiz, kulağımız ve gözümüz haramlardan korumamız gereken başlıca uzuvlarımızdandır.

İçerisinde bulunduğumuz devir’de belki de en çok zorlandığımız; gözlerimizi haramdan korumaktır.

Cenab-ı Hak, ayeti kerimelerde mealen şöyle buyurur:

“Habibim mümin erkeklere söyle, gözlerini haramlardan çevirsinler, namuslarını korusunlar. Böyle yapmaları kendileri için daha temizdir. Şüphesiz Allah ne yaparlarsa hakkıyla haberdardır.”

“Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini haramlardan çevirsinler, namuslarını korusunlar. (El, yüz gibi) Kendiliğinden görünen kısımları müstesna, zinetlerini, güzelliklerini teşhir etmesinler(Nur Suresi Ayet 30-31)

İslam da tesettürü emreden ve meâlinin bir kısmını vermiş olduğumuz Nur Suresinin bu Ayetlerinde, Rabbimiz erkeklerin ve kadınların sakınması gereken bazı hususları anlatmıştır.

 Bu ayetlerin izahında İslam âlimleri şu hususlara dikkat çekmişlerdir:

 Kur’an-ı kerimdeki bir  çok hükümde sadece erkek sigasıyla hitap edilip, kadınlar da bu hitâbın altında kastedilirken burada erkeklere ve kadınlara ayrı ayrı olarak, ama aynı talimat gelmiştir:

“Gözlerinizi haramlardan sakının ve namuslarınızı koruyun.”

Bu emirdeki sıralama da ayrıca dikkat çekicidir. Çünkü göz, kalbe açılan bir penceredir. Göz nereye bakarsa gönül oraya akar.

Ayet-i kerimelerde ifade edildiği üzere gözlerini koruması gerekenler sadece erkekler değildir. Kadınların da yabancı erkeklere karşı durumu aynıdır.

Nitekim Ezvac-ı Tahirat’ tan Ümmü Seleme validemiz şöyle anlatır:

Biz Resulullah (sas)in yanında iken, iki gözü de görmeyen Abdullah İbni Ümmü Mektum, izin isteyip içeri girdi. Bunun üzerine  Resulullah (sas) bize,

“İçeriye girin” buyurdu. “O â’mâ değil mi,”( bizi görmez) dedim.

(O sizi görmüyorsa, siz onu görmüyor musunuz?) buyurdu. (Tirmizi, Ebu Davud)

O halde gerek kendi ailevi ziyaretlerimizde, gerekse de çarşı pazarda gezinirken; erkek olsun, kadın olsun bakışlarımıza dikkat etmeliyiz.

Hadisi Şerifte  şöyle buyrulmaktadır:

“Harama bakmak, şeytânın zehirli oklarından bir oktur.

 Kim Allahtan korktuğu için onu terk ederse, Allah da ona mükafat olarak öyle bir îmân nasîb eder ki, o îmânın zevkini kalbinde hisseder.” (Tergib. c.III, s. 6 )

(Hz. Ali (K.V): “Ya Rasûlallah ansızın karşımıza çıkarsa ne yapalım?” diye sorunca; Efendimiz (S.A.V) “Birinci bakış yani gözün harama ilk ilişmesi,(eğer gözünü çevirirsen) senin lehinedir; fakat ikinci bakış, yani şehvet nazarı ile bakmaya devam etmek ise aleyhinedir” buyurdular. (Ramuz sh.178 no 2050)

Özellikle sokaklarda, çarşılarda, gözü haramdan sakınmanın çok  zor olduğu, daha çok açılmanın daha çok cesaret olarak takdim edildiği, evlatlarımızın ahlaksızlığa özendirildiği bir devirde yaşıyoruz.

Hepimiz kendimizi ve evlatlarımızı korumakla yükümlüyüz.

Tabi ki zorluk ne kadar çok olur, gayret ne nisbette artarsa, ecir ve sevap da o derece artar. Bir hadisi şerifte haramlar karşısında kapanan gözlerin cehennemde yanmayacağı müjdelenmiştir.

Ayrıca  zorluklar karşısında verilen büyük kolaylıklar da vardır.

Bunlardan biri de hepimizin bildiği, namazlardaki tesbihattan sonra okuduğumuz şu duadır: 

 “Lâa ilâahe illellâahü vahdehüü lâa şeriyke leh.

Lehü’lmülkü ve lehü’l-hamdü yuhyii ve yümiytü ve hüve hayyün lâa yemüüt. Biyedihi’l-hayr ve hüve alâ külli şey’in kadir.”
(Mânâsı:”Allâh’ tan başka hiçbir ilah yoktur. Ancak tek o vardır. Onun ortağı yoktur. Öldüren ve dirilten odur. O (ise) diridir, ölmez. Hayır, ancak onun eliyledir. O, her şeye kadirdir.”)
Bu duâ her sabah 11 defa okunur. Özellikle de Çarşıya çıkarken, yollarda, sokaklarda her yerde okunur. Resulullah Efendimiz (sas);

 “Çarşıya çıkarken bunu okuyana Cenâb-ı Hak bir milyon sevap verir, bir milyon günahını siler, derecesini de bir milyon yükseltir.” Buyurmuşlardır. (Ayrıca okuyan mü’minin imânı tazelenir. Bu duâ şefâat-ı Resûlüllâh’a en büyük vesiledir.)

Hadisi şerif alimleri bu duadaki müjdenin büyüklüğüne hayran kalmışlar.. Ve şuna kail olmuşlar: Ahir zamanda Ümmeti Muhammed, çarşı ve pazara çıktığında gözleri çok fena haller görecek. (haramlarla muhatap olacak)

İşte bu dua, onları bu günahlardan kurtarmak için Resulullah (sav)in şefaatlerinden büyük bir şefaattir.”