Kategori arşivi: MÜSLÜMANCA YAŞAMA SANATI

MÜSLÜMAN NASIL OLMALIDIR?


Müslüman ferasat sahibidir, açıkgöz değildir

Müslüman tebessüm edendir, yılışan değil.. 

Müslüman yardım edendir, başa kakan değil.  

Müslüman sevdirendir, nefret ettiren değil. 

Müslüman vakar sahibidir, kibirli değil.. 

Müslüman sabredendir, korkak değil. 

Müslüman affedendir, cezalandıran değil.. 

Müslüman cömerttir, müsrif değil. 

Müslüman iktisat edendir, cimri değil. 

Müslüman tevazu sahibidir, haset eden değil…

Müslüman mütevekkildir, tembel değil..

Müslüman kendi nefsini hesaba çeker, başkasınınkini değil…

Müslüman etrafının kandilidir, kendisinin değil.. 

Müslüman hizmete taliptir, ücrete değil…

Müslüman tefekkür edendir, kötü düşünen değil…

Müslüman vakar sahibidir, kibirli değil…

Müslüman sabredendir, korkak değil…

Müslüman affedendir, cezalandıran değil…

Müslüman cömerttir, müsrif değil…

Müslüman iktisat edendir, cimri değil…

Müslüman tevazu sahibidir, haset eden değil…

Müslüman mütevekkildir, tembel değil..  

Müslüman kendi nefsini hesaba çeker, başkasınınkini değil…

Müslüman etrafının kandilidir, kendisinin değil…

Müslüman hizmete taliptir, ücrete değil…

Müslüman tefekkür edendir, kötü düşünen değil…

Müslüman inanandır, inkâr eden değil…

Müslüman dua edendir, beddua eden değil…

Müslüman taklit edilendir, taklit eden değil…

Müslüman Allah’ın kuludur, başkasının değil…

Rabbim bizleri kendine hakiki kul olanlardan eylesin.

Dünya ve ahirette en büyük iyilik

Malumunuz, yaz tatili sona erdi.  Okullar başladı.

Milyonlarca çocuğumuz, iyi bir gelecek için okul yollarında olacaklar. Çocuklarımız en kıymetli çağlarını, ömürlerinin geri kalanı için harcamakta.

Halbuki onları ve bizleri, çok daha önemli ve ebedi bir hayat bekliyor.

Bu nedenle evlat terbiyesine çok ehemmiyet verilmesi gerekiyor.

Bizleri yoktan var eden Yüce Mevla’mız; zamanı geldiğinde bu imtihan dünyasına göndermekte, imtihanı tamamlayanı da geri almaktadır.

Bu gelişlerimiz, Cenabı Hakkın ezelde takdir ettiği şekilde anne ve babalar vasıtası ile olmaktadır. Evlat, anne ve baba için yeryüzünün en büyük zenginliği, en tatlı nimetidir, ama çok büyük de bir emanettir.

O emanete karşı mesuliyetlerimiz de vardır. Hadisi şerifte; ”Hepiniz çobansınız ve hepiniz maiyetinizden mesulsünüz” buyrulur.(Buhari)

Evladına güzel bir isim koymak, onları en güzel bir şekilde yetiştirmek, rızklarını helalinden temin etmek, aralarında adaletli davranmak, vakti geldiğinde münasip biri ile evlendirmek ve belki de en zoru; ama en mühimi, onları İslami bir terbiye ile yetiştirmek, bu emanete karşı vazifelerimizdendir.

Bunun şuurunda olan her Müslüman, evladının maddi ihtiyaçları için hiçbir fedakârlıktan kaçınmadığı gibi, manevi ihtiyaçları hususunda da aynı hassasiyeti gözetir. Maneviyatı ihmal etmek, hele böyle bir devirde çocuklarımızı içerisinde bulunduğumuz ortamın her türlü tehlikesine karşı, savunmasız bırakıp sadece güzel temennilerle yetinmek, hem kendimizin hem de çocuklarımızın felaketi ve ebedi mahrumiyeti ile sonuçlanabilir. İman ve hidayetten mahrum bırakılan bir çocuk Cenab-ı Hakk’ın huzurunda anne ve babasından davacı olacaktır.

 Bu, hiç birimizin arzu etmediği ve telafisi de olmayan bir durumdur.

 Enfal suresinin 28. ayeti kerimesinde şöyle buyrulur:

İyi biliniz ki mallarınız ve evlatlarınız sizin için muhakkak bir imtihandır. Esas büyük mükâfat ise Allah (cc) katında olandır.

Evlatlar aynı zamanda bir imtihan vesilesi olduğuna göre elbette farklı zorlukları olacaktır. Bunda muvaffak olmak, önce sağlam bir inanç ve niyet ister. Fedakarlık, sabır, dikkat, dua ve iltica ister.

Fakat, bu hususta gösterilen en küçük bir gayret ve fedakarlık bile bir ibadettir, Allah yolunda cihattır.

Samimiyetle gayret edenler, Ayet-i kerimede müjdelenen, Allah (cc) katındaki o büyük mükâfata kavuşacaklardır.

Hadisi şerifte müjdelendiği üzere; çocuğun okuduğu bir besmele bile anne ve babası için rahmettir, mağfirettir cennette derecedir.(Müsned)

Yetişmekte olan çocuklara yapacağımız en güzel iyilik onların ebedi hayatlarını, yani manevi dünyalarını imar etmektir. Bunun için çocuklarımızı;

Hiç bir ebeveynin evinde veremeyeceği İslami, ahlaki donanımı onlara kazandıran; bunu yaparken de o çok önemsediğimiz maddi derslerinden de hiç fedakarlık yapmayan, hatta o hususta da çok büyük katkılar sağlayan, ilim irfan yuvası müesseselere vererek mesuliyetten kurtulabiliriz.

Bu tür müesseselerin olması insanımız için büyük bir kolaylıktır, nimettir.

Yetişme çağında kendi çocuğumuz yoksa, bir başka yakınımızın, tanıdığımızın elinden tutup bu nimetlerle buluşturabiliriz. Bu iyiliğe paha biçilmez.

Dünya ve ahirette en büyük iyilik, en büyük sevap ve mükafat; ruhları, gönülleri imar etmektir.

(Bir Hadisi şerifte Hz. Muhammed (sav) şöyle buyurmuştur:

 “İnsanoğlu öldüğü zaman amel defteri kapanır. Ancak üç sınıf insanın (amel defteri) kapanmaz:

Sadaka-i cariye (yani; dikili ağaçlar, cami, kuran kursu gibi kalıcı hayır eseri) bırakanlar (ve onlara katkıda bulunanlar),

Hayırlı, faydalı ilim bırakanlar (İlmi eser veya talebe yetiştirenler, onlara yardım edenler),

Anne ve babasına hayır dua eden (Salih ve hayırlı) bir evlat bırakanlar.

(Sahihi Müslim, Vasiye, 4310)

***

                          EVLÂT YETİŞTİRME

                                     ***

YAKUP (A.S)’IN GÖZLERİ NİÇİN KAPANDI?

                                                                                                                

 

İslâm Kardeşliği

Barış ve selamet dini olan İslam; bizleri kardeş ilan etmiş, kardeşlik ve muhabbeti güçlendirecek halleri daima teşvik etmiş, bunun temini için; yardımlaşmayı, selamlaşmayı, musafahalaşmayı, hatta güler yüzü bile  sadaka saymıştır. Öte yandan kardeşliğe, birliğe zarar verecek, fitne ve düşmanlığa sebep olacak her  türlü hali de şiddetle yasaklamıştır.

Öyle ki her Müslümana kardeşliği, birlik ve beraberliği devam ettirme sorumluluğu da vermiştir. Ali İmran suresinde şöyle buyrulur:

 “Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de o, kalplerinizi birleştirmişti. İşte onun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz.” (Al-i imran,103)

Demek ki kardeşlik ve muhabbet Allahımızın bir lütfudur, nimetidir.

Allahımızın lütfettiği bu kardeşliği muhafaza etmek de hepimizin görevidir. Ayeti kerimeye baktığımızda görürüz ki; her Müslüman, Allahımızın bu büyük nimetinin evvela farkında olmalıdır.

Kardeşliğin, muhabbetin bir nimet olduğu bilinmelidir.

Sonra da bu nimeti korumanın sorumluluğu daima hissedilmeli, buna zarar verecek, ayrılık ve tefrikaya sebep olacak hallerden sakınmalıdır. Nitekim bir Hadisi şerifte şöyle buyrulur:

“Fitne uykudadır, onu uyandırana Allah (cc)lanet etsin.”

Sevgili Peygamberimiz(sav),Taif’ te kendisini taş yağmuruna tutanlara, kendi canına kast edenlere bile lanet etmemiş ve onların hidayetini istemiştir. Ancak sorumsuzca insanlar arasında fitne uyandırana lanet etmiştir. Hadisi şerifte, fitne çıkarmaya çalışmak değil; fitneyi uyandırmaktan bahsedilmesi de dikkate şayandır.

Yüce Rabbimiz (c.c), Bakara suresinin 208.ayeti kerime’sinde şöyle buyuruyor:

 “Ey iman edenler! Hep birden barışa, selamete dahil olun. Sakın şeytanın peşinden gitmeyin. Çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır.”

Rasülullah (s.a.v) Efendimizde hadisi şeriflerinde müslümanı tarif ederken; “Müslüman, elinden ve dilinden insanların emin olduğu kimsedir” [Tirmizî, Îmân] ifadelerini kullanmış,  insanlara zarar vermeyi ve zulmetmeyi yasaklayıp, merhametli olmayı emretmiş; “İnsanlara merhamet etmeyene Allah’ta merhamet etmezbuyurmuşlardır. (Riyazüssalihin,1/27.H.No.225)

 İslam tarihi, din kardeşliğinin imrendiren örnekleriyle doludur.

Ashabı kiramın, muhacir ve ensarın kardeşliği hepimizin gözlerini yaşartır. Tarih boyunca Müslümanlar, hususi ile ecdadımız;

Ashab-ı kiramın gösterdiği bu güzel kardeşliği kendilerine numune alarak onların yolunda ilerlemişler, geçici dünya hevesleri yerine ahiret sermeyesi olacak güzellikler peşinde koşmuşlar, birbirlerine yardımı, dayanışmayı, vakıflar kurarak müesseseleştirmişler.

O güzellik ruhlarına öylesine sinmiş ki; karıncayı bile  incitmekten sakınan, asırlarca dağılmadan sapasağlam ayakta kalacak bir kardeşlik örgüsü ile bezenen muhteşem bir medeniyet kurmuşlardır.

Onlardaki iman ve İslam ahlakına sahip olan kimseler; kul hakkından, hayvan hakkından; hatta yaptığı her şeyden Allaha hesap vereceğinin bilinci ile hareket eder. Kul hakkının telafisinin ne kadar zorlu olduğunu bilen bir Müslüman, meşru olmayan kazanç ve makamlar elde etmek, haksız yere cana kıymak, ortalığı talan etmek, fitne çıkarmak, sorumsuzca huzuru bozmak şöyle dursun; hiç kimseye, hiç bir şeye zarar vermeye kalkamaz.(Bunları yapanların veya yaptıranların İslam davası ile alakası olamaz.)

Âlemlerin efendisi Peygamberimiz (s.a.v)  mühim bir ikaz olarak buyuruyorlar ki: “Birbirinize buğz etmeyiniz, birbirinize haset etmeyiniz, birbirinize sırtınızı dönmeyiniz, birbirinizle alakayı kesmeyiniz. Bazınız bazınızın gıybetini yapmasın.  Ey Allah’ın kulları, kardeşler olunuz!..” (Buhârî, Edeb, 57, 58)  

MÜSLÜMAN KARDEŞİMİZİ DÜŞÜNMEK

İslamda Kardeşlik ve Muhabbet

                              

Ehl-i Beyte Muhabbet

Mübarek muharrem ayı içerisindeyiz. Her sene Muharremi Şerif ayı gelince bazı dini ve tarihi hassasiyetlerimiz yeniden ön plana çıkartılmaktadır. Bunlardan biri de şüphesiz, Hz. Hüseyin efendimiz başta olmak üzere; Resulullah (sas) efendimizin Ehl-i beytinden bir kısmının dokunaklı bir şekilde şehit edilmeleridir.

Bu günkü yazımız Ehl-i beyti sevmek hakkındadır.

Ehl-i Beyt, kelime olarak ev halkı, hane halkı kişinin ailesi, çocukları, gerektiğinde  torunları manasınadır. İslami bir terim olarak Ehl-i Beyt; Resulullah (sas)in bütün aile fertleri; Mübarek hanımları, çocukları, hususen Kızı Hz. Fatıma ile Hz. Ali ve bunların evlatları olan Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (R.A.),onların çocukları ve kıyamete kadar gelecek torunlarının hepsi. Hatta Peygamberimizin temiz soyunun bağlı olduğu Hâşimoğullarına da Ehl-i Beyt denir.

Sahabeden Selman-ı Farisî (R.A.) de hususi olarak Ehl-i Beytten sayılmıştır. Resulullah(sav) efendimizi sevmek onun Ehl-i beytini de sevmeyi gerektirir. Onlar Resulullah’ın ümmetine emanetidirler. Onlara kıymet vermek, saygı göstermek her Müslüman’ın vazifesidir. İmanın gereğidir.

Efendimiz(sas) hadisi şeriflerinde; ”Çocuklarınızı şu üç haslet üzere terbiye ediniz: Peygamberinizin sevgisi, onun Ehl-i Beytinin sevgisi ve Kur’ân okumak.” buyurur.

Görülüyor ki Ehl-i beyt sevgisi bizim imanımızda ve mayamızda mevcuttur. Ancak Onları sevmek için onları daha yakından tanımak da icap eder. İslam tarihine baktığımız zaman görürüz ki; Onların hayatı tıpkı Resulullah (sas) gibidir. Dini emir ve yasaklara karşı son derece hassas, Allah yolunda hizmette en önde, cömertlikte ve tevazuda eşsizdirler ve dünyadan yüz çevirmişlerdir.

Ehl-i beyt, fakir de olsalar zekat alamaz, ganimet maldan hisse alamazlardı. (Cenabı Hak, onlara öyle büyük manevi saltanat ve müminlerin kalbinde öyle bir sevgi ihsan etmiştir ki; asırlardır, yaptığımız bir hayra, okuduğumuz bir Kur’an hatmine hatta bir Yasine bile onları ortak etmekte, Evvela Resulullahın  sonra Ehl-i beytinin , sonra ashabının ruhuna hediye ederek devam etmekteyiz .

Resulullah (sas)’e salevat getirirken hemen akabinde “ve ala alihi” diyerek onun Ehl-i beytini de zikretmekteyiz.

Onların bu dualara ihtiyacı yoktur; ama biz onların mübarek isimleri ile dua  ve hayırlarımızın kabulünü ümit ederiz. Yine bu sevginin bir tezahürü olarak asırlardır, Resulullah (sas)  in mübarek soyundan gelenler, Seyyit ve Şerif olarak haklı bir hürmet görmüşlerdir.

Camilerimizde Cenab-ı Hakkın İsmi Celalinin(Allah isminin ) yanına Muhammed ismi, onun yanına onun dört Reşit Halifesinin isimleri yazılmış, onların yanına da Resulullah’ın Mübarek torunları Hz.Hasan ve Hüseyin efendilerimizin ismi yazılmış; camilerimiz bu güzel isimlerle süslenmiştir. Bütün bunlar Ehl-i beyte,ve o Ehl-i beytin sahibi olan Resulullaha olan iman ve muhabbetin güzel  tezahürleridir.

Ehl-i beyt iman ve takvada en önde oldukları gibi; hayatları da aynen Resulullah(sas)’in mübarek hayatı gibi çileli geçti. Onlar bunu bilerek ve severek kabul ettiler. Onların çileli hayatları ve çektikleri sıkıntılar, elbette Cennetteki makamlarının büyüklüğünden, Cennette Resulullahla  beraber olmaları içindir; çünkü onlar Cennet Ehl-inin efendileridir.

Onun için; Ehl-i Beyt Resulullah (sas) den ayrı düşünülemez. Onlara bakan Kur’an-ı Kerimi görür, Resulullahı görür. Resulullahı seven onun Ehl-i beytini de sever ve sünnetine tabi olur. Resulullaha tabi olanı da Allahü Teala sever. Allah’ın sevgisi ise dünya ve ahiretin en büyük nimetidir:

Ali İmran suresinin 31.ayeti kerimesinde şöyle buyrulur:

Ey Resulüm, de ki: “Ey insanlar, eğer Allah’ı seviyorsanız, gelin bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah gafurdur, rahimdir! (çok affedicidir, engin merhamet ve ihsan sahibidir.”

Görülüyor ki; Hz.Allahı sevmenin gerçek ve sağlıklı olduğunun ölçüsünü Yüce Mevla’mız koymuş. O da Resulullaha tabi olmak, onun Ehl-ini ve ashabını kendimize rehber edinmek, onların yaşayışlarını örnek almaktır.

Hadis-i Şerifte de; Resulullah sevgisi, Ehl-i Beytinin sevgisi ve Kur’an-ı Kerimle beraberce zikredilmiştir. O halde onları sevmek demek; Onları Resulullah’ tan ve Kur’an dan, Kur’an-ı Kerimin hükümlerinden haşa ayrı tutmak değildir. İslam’ın kabul etmediği şekillerde onları anmak hiç değildir.

Bu haller onlara yapılan en büyük haksızlıktır. Ve onların mübarek ruhaniyetlerini rencide etmektir. Onları seviyorsak, Cennette onlara komşu olmak istiyorsak, Onlar gibi inanmalı, Kuranı Kerime ve Ehl-i Beytin sahibi olan Resulullah(sas) in yoluna sımsıkı sarılmalıyız.

 Bir hadisi şerif mealinde: ”Ey Ümmeti Ashabım, Ben sizin aranızda iki değerli emanet bırakıyorum; onlara sarıldığınız takdirde benden sonra (doğru yoldan) asla sapmazsınız. Onların biri diğerinden büyüktür: (O da) Gökyüzünden yeryüzüne uzanmış ip olan Allah’ın kitabıdır. Ve diğeri ise İtretim, Ehl-i beytimdir.Bilin ki; onlar (Cennette Kevser) havuzunun başında bana gelinceye kadar (Kur’anı Kerim ve Ehl-i beytim) asla birbirlerinden ayrılmayacaklardır.(Müsned Ahmed b.Hanbel, c.3, s:59)           

***

Bütün Ashab-ı Kiram’a Karşı Hürmet ve Muhabbetin Vacip Olduğunun Delili

Efendimiz S.A.V. Hazretleri, Torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin İçin Neden Dua Etmedi?

HZ. ALİ’NİN (K.V.) EVLÂTLARINA VASİYETLERİ

Hz.Hüseyin(r.a) Efendimiz için yas tutmak, üzülmek doğru mudur?

Eshab-ı Kiram’a dil uzatılamaz..

                                            

                                                                                                                   

Bütün Ashab-ı Kiram’a Karşı Hürmet ve Muhabbetin Vacip Olduğunun Delili

(Eshabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız hidayete erersiniz. Eshabımın ihtilafı [farklı ictihadları] sizin için rahmettir.)[Taberani, Beyheki, İbni Asakir, Hatib, Deylemi, Darimi, İ. Münavi, İbni Adiy]

***

Hz.Hüseyin Efendimiz Muharrem’in 10.günü çadırından çıkınca, karşısına bir ruhani( bir melek) zuhur ediyor. Heybetli, muazzam bir varlık. Hz.Hüseyin Efendimiz(r.a.):

“Siz kimsiniz?” Ruhani(melek):

“Ben kimim mi? Ben senin Muhterem Dedenin(Hz.Muhammed S.A.V.) hayatı boyunca emrinde ve hizmetinde olandım.Ondan sonra Rabbim beni senin babanın(Hz.Ali Kerremellahü veche) emrine verdi. Şimdi de senin emrine verdi. Senin hizmetindeyim, bana müsaade et, bana izin ver, ne istersen onu yapayım diyor. Hz.Hüseyin Efendimiz:

“Seni, Dedem hayatında hiç o dar günlerinde, o müşriklerin eza ve cefa ettikleri zamanda, Taif’e yaptığı seferde, taşladıkları zamanda, Bedir ve Uhud savaşlarında Dedem seni hiç kullandı mı? Senden imdat istedi mi? Melek:

“Hayır” diyor. Hz.Hüseyin Efendimiz:

“Peki sevgili Babam” Melek:

“O da hiçbir zaman” Hz.Hüseyin Efendimiz:

“O halde ben de Allah’ıma gidiyorum.Müsaade et. Senden beklediğim hiçbir şey yoktur. Rabbimden bir emir aldıysan o müstesna. Benim kendiliğimden senden istediğim hiç bir şey yoktur. Ben şehadet şerbetini içmeye gidiyorum. Babamın gittiği makamlara, mevkilere gitmek istiyorum.” Buyurdular ve bir müddet sonra şehadet şerbetini içtiler. Bu esrarı ilahidir. Esrarı kaderdir. Bize hiçbir Eshabı nezih etmek, olayları tetkik etmek düşmez. Bu Müslümanlar için çok tehlikelidir. Bizim sevgimiz hepsinedir. Sonsuz saygı, hürmet ve tazim etmek gerekir.

***

Muharrem-i Şerîf ayının onuncu gününe  isâbet eden Âşûrâ günü, dinimizce büyük ehemmiyet arz etmekte ve birçok ilâhi tecelliye zarf olmuş bulunmaktadır. Fakih Ebulleys es-Semerkandî (r.a.) hazretlerinin beyanına göre Âşûrâ Gününde vaki’ olduğu rivayet edilen hadiseleri zikredecek olursak;
– Hz.Âdem (a.s.)’ın halk edilmesi, Cennet’e girmesi ve Cennet’ten çıktıktan sonra tevbesinin kabûlü,
– Hz.İbrahim (a.s.)’ın velâdeti, Halîlüllah pâyesine ermesi, Nemrut’un ateşinden kurtulması,
– Hz.İdris (a.s.)’ın semâya ref’ olunması ve Hz.Eyyûb(a.s.)’ın hastalıklardan kurtulması,
– Hz.Nuh (a.s.)’ın, gemisinin Cûdi dağına oturması ve karaya ayak basması,
– Hz.Îsâ (a.s.)’ın velâdeti ve kendisine suikast hazırlayan Yahûdîlerin elinden kurtarılıp semaya yükseltilmesi ve
– Hz.Mûsâ(a.s.) ve ümmetinin Fir’avn’ın zulmünden kurtuluşları ve Fir’av’nın suda boğulması gibi hadiseler Âşûrâ Gününde vâki olmuştur.

Yukarıdaki bahsedildiği gibi asıl sevinilecek hadiseler dururken Hz..Hüseyin Efendimiz(r.a.) Küfe’de şehit olması namına üzülen, kederlenen ve kendini döverek sevap kazandığını düşünenler var mıdır? Yok mudur.

Yapılan hareket nedir? Bir Yasdır, bir üzüntüdür. Peki İslam’da yas tutmak var mıdır? İlk önce ona bakalım. Müslümanız. Yas ve üzüntü duyanlarda müslümanız diyorlar. Hz. Hüseyin efendimiz şehit oldu. Peygamber Efendimizin torunudur. Medine-i Münevvere’den çıkarak Kufe’ye gitti. i. Hemde en güzel elbiselerini giyerek gitti. Düğüne bayrama mı gidiyorsun diye sorduğunda “Ben şehit olmaya gidiyorum” dedi. Kim bilir O’na manevi bakımdan neler anlatıldı. Neler gördü. Ve onun üzerine kalkıp bu kadere gitti. Cenab-ı Hakk’ın takdir ve izni olmadan yeryüzünde hiç bir şey olur mu?  Olmaz. Hz.Allah izin vermeseydi, müsaade etmeseydi, Hz.Hüseyin Efendimizi şehit etmek  imkanı olur muydu? Olmazdı. Evvela şehidin durumuna bakalım. Şehit nedir? Ayet-i Kerimelerde: ““Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanmayın. Aksine onlar diri olup Rableri katında rızıklandırılmaktadırlar. Allah’ın lütfundan kendilerine vermiş olduklarıyla sevinç içindedirler ve arkalarından henüz onlara kavuşmamış olanları, kendilerine bir korku olmayacağı ve üzülmeyecekleri üzere müjdelerler.” (Ali İmran, 3/169-170)

“Allah yolunda öldürülenlere (şehitlere) ölüler demeyin. Bilakis onlar diridirler. Lakin siz onu anlayamazsınız.” (Bakara, 154)

***

1314. Enes radıyallahu anh’ den rivayet edildiğine göre, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Cennete giren hiçbir kimse, yeryüzündeki her şey kendisinin olsa bile dünyaya geri dönmeyi arzu etmez. Sadece şehit, gördüğü aşırı itibar ve ikram sebebiyle tekrar dünyaya dönmeyi ve on defa şehit olmayı ister.”

Bir rivayette: “Şehitliğin faziletini gördüğü için” denilir.

Buhârî, Cihâd 21; Müslim, İmâre 109. Ayrıca bk. Tirmizî, Fezâilü’l-cihâd 13, 25

Açıklamalar

Cennet, ebedî mutluluk yeridir. Oraya giren bir kimsenin bir başka yeri araması, özlemesi ve istemesi söz konusu değildir. Çünkü cennet mükemmellik yurdudur. İnsanın gönlünün çektiği ve aklının tasavvur ettiği her şey orada vardır. Dolayısıyla cennete giren ve oradaki nimetleri gören birinin dünyaya dönmeyi arzu etmesi düşünülemez. Çünkü cennetin en aşağı sayılan mertebesi bile dünyanın tamamından daha üstün ve hayırlıdır. Fakat şehitlik mertebesi o kadar yüksek ve cennetteki karşılığı o kadar üstündür ki, bunu gören kimse dünyaya tekrar dönmeyi ve defalarca şehit olmayı, Allah’ın huzuruna tekrar çıkmayı ve her defasında cennette daha üstün derecelere kavuşmayı ister. Cihad bölümünün  önceki birimlerinde de ifade edildiği gibi, mahşer halkı, misk gibi yayılan kan kokusu ve vücudundan henüz yeni yaralanmışçasına akan taze kanı ile sadece şehitleri tanır, onların fazilet ve şerefine şahitlik eder. İşte bu sebepten dolayı  şehitlerin kanı ve cenazesi yıkanmaz. Hatta, Allah yolunda öldürülenlere niçin şehit denildiği tartışılırken “Şehidin şehit olduğuna şahidi vardır; o da kanıdır” denilmiştir. Şehit denilmesinin bir başka sebebi de, diri oldukları, ruhları cennete vardığı ve orada gördükleri nimetler içindir. Esasen :“Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin; hayır onlar diridirler, ama siz farkında olmazsınız” [Bakara sûresi (2) 154] âyeti bunun delilidir. Şehitlerin, şehit oldukları andan itibaren ruhları cennete gidip orayı gördükleri halde, diğer mü’minlerin ruhları sadece kıyamette görecektir. Şehit denilmesinin bir başka sebebi, şehidin cennete gireceğine Allah ve melekler şahitlik ettiği içindir denilmiştir. Daha başka sebepler de sayılır. Burada önemli olan, şehitlik mertebesinin ne derece üstün ve faziletli bir makam olduğunu kavramaktır. Kur’an ve Sünnet’in bu konudaki nasları, müslümanlar için her zaman teşvik edici ve özendirici bir hayat kaynağı olmuştur. Hadisimiz de bu özendirici naslardan biridir.

Hadisten Öğrendiklerimiz

1. Cennet, iyilikler ve güzellikler yurdudur; oraya giren bir daha çıkmak istemez.

2. Şehitlik mertebesi, cennetteki en üstün mertebelerden biridir. Bunu gören şehit, dünyaya tekrar dönüp, defalarca şehit olmayı temenni eder.

3. Fert ve toplumda cihad aşkı ve şehâdet ruhunun yaşaması için gayret etmek gerekir.

           (Riyazü’s-salihin Tercüme ve Şerhi – İmam Nevevi – Hadis Açıklamaları)

                        Hz.Hüseyin Efendimizin ağlanılacak hali yoktur. Çünkü O şehit olmuştur. Şehit olmak O’na bayram olmuştur. Gelelim İslam dinine:

            Peygamber Efendimiz (S.A.V.) : “(Ölünün iyiliklerini dile getirerek) yas tutmak, cahiliyet (devri) işlerindendir. Yas tutan kimse, tövbe etmeksizin ölürse, Allah ona katrandan bir elbise ve yalın ateşten bir gömlek hazırlar.”  (İbni Mace c. l, s. 504) buyurmuştur.

Mekke-i Mükerreme fethedilince, şeytanın avaneleri başına toplandı. Şeytan onlara, “Bundan sonra, Muhammed ümmetinin müşrikliğe dönmelerinden temelli olarak ümidinizi kesiniz! Fakat onların aralarında, ölülerine, yırtına-yırtına ağlamayı ve şiirler söylemeyi, ağıtlar yakmayı yaymaya çalışınız!” dedi. Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 3/13

***

İkinci binin müceddidi imam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
(Eshab-ı kiramı sevmek, onlara bağlı olmak, insanlar içinden beğenilmiş, süzülüp ayrılmış olan bu çok kıymetli tabakanın hayat tarzlarına imrenip onlar gibi olmaya özenmek, Allahü teâlânın en büyük nimetidir. Hadis-i şerifte, (Kişi sevdiği ile beraberdir) buyurulduğundan onları sevenler, onlar iledir. Cennette onların makamlarında, yakınlarındadır.) (Eshab-ı Kiram)

İbni Hacer-i Mekki hazretleri de buyuruyor ki:
(Ey kalbi Allahü teâlânın sevgisi ile ve Resulullahın sevgisi ile dolu olan müslüman! Birinci vazifen Peygamber efendimizin eshabının sevgisini, ehl-i beytinin sevgisi ile kalbinde cem etmektir. Ehl-i beyti, Resulullahın evladı oldukları için sevdiğimiz gibi, diğerlerini de, Onun eshabı oldukları için sevmeliyiz! Çünkü, Eshab-ı kiramın nail oldukları şeref pek yüksektir. O şerefe başkaları kavuşamaz. O şereften birisi, Resulullahın mübarek nazarları onlara işlemiş ve hepsine manevi imdat ile yardım etmiştir. Bu hassa, bunlardan başkasında bulunmuyor. Bunların kemalatına, geniş ilimlerine, Peygamber efendimizden aldıkları hakikat mirasına, sonra gelenlerden hiç biri kavuşamadı. Her müslümanın bunların hepsini adil, salih ve veli ve âlim ve müctehid bilmesi lazımdır. Kendilerinden bir hata çıksa da Cenab-ı Hak hepsini af ve mağfiret ile müjdeledi. Kur’an-ı kerimde mealen, (Allah, Onların hepsinden razıdır. Onlar da, Allah’tan razıdırlar) buyurdu. Sahabe-i kiramdan birini kusurlu bilmek ve kötülemek, bu âyet-i kerimeye inanmamak olur.) [Sava’ik-ul-muhrika]

Bunun için bu mübarek insanlardan bahsederken sıradan bir insandan bahseder gibi konuşmamalıdır. Her zaman edepli, terbiyeli olmalıdır. Her birinin ismini hürmetle, saygı ile söylemelidir. Birinin adı söylenince “radıyallahü anh [Allah ondan razı olsun]” denir. İkisi için “radıyallahü anhüma [Allah o ikisinden razı olsun]” Birkaçı veya hepsi söylenince “rıdvanullahi teâlâ aleyhim ecmain” veya kısaca “radıyallahü anhüm [Allah onların hepsinden razı olsun]” denir.

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Her şeyin temeli vardır. Müslümanlığın temeli eshab ve ehl-i beytimi sevmektir.) [İ.Neccar]

(Eshabımın hiçbirine dil uzatmayın. Onların şanlarına yakışmayan bir şey söylemeyin! Allah’a yemin ederim ki, bir kimse, Uhud dağı kadar altın sadaka verse, eshabımdan birinin bir avuç arpası kadar sevap alamaz.)
[Buhari, Ebu Davud, Begavi]

(Eshabıma dil uzatmakta Allah’tan korkun! Benden sonra onları kötü emellerinize alet etmeyin! Onları seven, beni sevdiği için sever. Beni sevmeyen de onları sevmez. Onları inciten beni incitmiş olur. Beni inciten de Allahü teâlâyı incitmiş olur. Bunun da cezası gecikmeden verilir.) [Buhari]

(Eshabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız hidayete erersiniz. Eshabımın ihtilafı [farklı ictihadları] sizin için rahmettir.)[Taberani, Beyheki, İbni Asakir, Hatib, Deylemi, Darimi, İ. Münavi, İbni Adiy]

***

Abdullâh bin Ömer (r.anhümâ) bir adamın Resûlullâh’ın (s.a.v.) Ashâbı’ndan bazısına dil uzattığını işitti. Onu çağırdı ve Haşir Sûresi’nin:

“(Allâh’ın verdiği bu ganimet malları,) o fukarâ muhâcirler içindir ki yurtlarından ve mallarından çıkarıldılar. Allah’tan bir lütuf (dünyadan rızk, âhirette cennet sevabı) ve Allâh’ın rızasını ararlar ve Allâh’a ve resûlüne hizmet ederler. İşte onlardır sâdık olanlar.” meâlindeki sekizinci âyetini okudu.

“İşte bunlar Ashâb’ın Muhâcirler’idir. Sen onlardan mısın?” dedi. Adam “Hayır” dedi. Sonra Haşir Sûresi’nin:

“Ve şunlar ki onlardan önce yurdu hazırlayıp îmâna sâhip oldular, kendilerine hicret edenlere mahabbet beslerler ve onlara verilenden nefislerinde bir kaygı duymazlar. Kendilerinde ihtiyaç bile olsa îsâr ile (Ashâb’ın muhâcirlerini) kendilerine tercih ederler. Her kim de nefsinin hırsından korunursa işte onlardır o felâh bulanlar.” meâlindeki dokuzuncu âyetini okudu.

“İşte bunlar da Resûlüllâh’ın Ensâr’ıdır. Sen bunlardan mısın?” dedi. Adam “Hayır” dedi. Sonra da Haşir Sûresi’nin:

“Ve şunlar ki arkalarından gelmişlerdir, şöyle derler: Ey Rabbimiz! Bizlere ve önden îmân ile bizi geçmiş olan kardeşlerimize mağfiret buyur ve gönüllerimizde îmân etmiş olanlara karşı kin tutturma! Ey Rabbimiz! Şübhe yok ki sen Raûfsun, Rahîmsin.” meâlindeki onuncu âyetini okudu ve “Sen bunlardan mısın?” dedi. Adam “Ümit ederim.” dedi.

Abdullah İbn-i Ömer (r.anhümâ): “Hayır, vallâhi onları (Resûlüllâh’ın Ashâbını) kötüleyen bunlardan olmaz.” dedi.

Haşir Sûresi’nin onuncu âyet-i kerîmesi, bütün Ashab-ı Kiram’a karşı hürmet ve muhabbetin vacip olduğuna delildir. Bu bakımdan bütün Ashâb-ı Kirâm’a karşı muhabbet ve hürmette bulunmak vazifemizdir.

Gözleri Haramdan Korumak

Elimiz, dilimiz, kalbimiz, midemiz, kulağımız ve gözümüz haramlardan korumamız gereken başlıca uzuvlarımızdandır.

İçerisinde bulunduğumuz devir’de belki de en çok zorlandığımız; gözlerimizi haramdan korumaktır.

Cenab-ı Hak, ayeti kerimelerde mealen şöyle buyurur:

“Habibim mümin erkeklere söyle, gözlerini haramlardan çevirsinler, namuslarını korusunlar. Böyle yapmaları kendileri için daha temizdir. Şüphesiz Allah ne yaparlarsa hakkıyla haberdardır.”

“Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini haramlardan çevirsinler, namuslarını korusunlar. (El, yüz gibi) Kendiliğinden görünen kısımları müstesna, zinetlerini, güzelliklerini teşhir etmesinler(Nur Suresi Ayet 30-31)

İslam da tesettürü emreden ve meâlinin bir kısmını vermiş olduğumuz Nur Suresinin bu Ayetlerinde, Rabbimiz erkeklerin ve kadınların sakınması gereken bazı hususları anlatmıştır.

 Bu ayetlerin izahında İslam âlimleri şu hususlara dikkat çekmişlerdir:

 Kur’an-ı kerimdeki bir  çok hükümde sadece erkek sigasıyla hitap edilip, kadınlar da bu hitâbın altında kastedilirken burada erkeklere ve kadınlara ayrı ayrı olarak, ama aynı talimat gelmiştir:

“Gözlerinizi haramlardan sakının ve namuslarınızı koruyun.”

Bu emirdeki sıralama da ayrıca dikkat çekicidir. Çünkü göz, kalbe açılan bir penceredir. Göz nereye bakarsa gönül oraya akar.

Ayet-i kerimelerde ifade edildiği üzere gözlerini koruması gerekenler sadece erkekler değildir. Kadınların da yabancı erkeklere karşı durumu aynıdır.

Nitekim Ezvac-ı Tahirat’ tan Ümmü Seleme validemiz şöyle anlatır:

Biz Resulullah (sas)in yanında iken, iki gözü de görmeyen Abdullah İbni Ümmü Mektum, izin isteyip içeri girdi. Bunun üzerine  Resulullah (sas) bize,

“İçeriye girin” buyurdu. “O â’mâ değil mi,”( bizi görmez) dedim.

(O sizi görmüyorsa, siz onu görmüyor musunuz?) buyurdu. (Tirmizi, Ebu Davud)

O halde gerek kendi ailevi ziyaretlerimizde, gerekse de çarşı pazarda gezinirken; erkek olsun, kadın olsun bakışlarımıza dikkat etmeliyiz.

Hadisi Şerifte  şöyle buyrulmaktadır:

“Harama bakmak, şeytânın zehirli oklarından bir oktur.

 Kim Allahtan korktuğu için onu terk ederse, Allah da ona mükafat olarak öyle bir îmân nasîb eder ki, o îmânın zevkini kalbinde hisseder.” (Tergib. c.III, s. 6 )

(Hz. Ali (K.V): “Ya Rasûlallah ansızın karşımıza çıkarsa ne yapalım?” diye sorunca; Efendimiz (S.A.V) “Birinci bakış yani gözün harama ilk ilişmesi,(eğer gözünü çevirirsen) senin lehinedir; fakat ikinci bakış, yani şehvet nazarı ile bakmaya devam etmek ise aleyhinedir” buyurdular. (Ramuz sh.178 no 2050)

Özellikle sokaklarda, çarşılarda, gözü haramdan sakınmanın çok  zor olduğu, daha çok açılmanın daha çok cesaret olarak takdim edildiği, evlatlarımızın ahlaksızlığa özendirildiği bir devirde yaşıyoruz.

Hepimiz kendimizi ve evlatlarımızı korumakla yükümlüyüz.

Tabi ki zorluk ne kadar çok olur, gayret ne nisbette artarsa, ecir ve sevap da o derece artar. Bir hadisi şerifte haramlar karşısında kapanan gözlerin cehennemde yanmayacağı müjdelenmiştir.

Ayrıca  zorluklar karşısında verilen büyük kolaylıklar da vardır.

Bunlardan biri de hepimizin bildiği, namazlardaki tesbihattan sonra okuduğumuz şu duadır: 

 “Lâa ilâahe illellâahü vahdehüü lâa şeriyke leh.

Lehü’lmülkü ve lehü’l-hamdü yuhyii ve yümiytü ve hüve hayyün lâa yemüüt. Biyedihi’l-hayr ve hüve alâ külli şey’in kadir.”
(Mânâsı:”Allâh’ tan başka hiçbir ilah yoktur. Ancak tek o vardır. Onun ortağı yoktur. Öldüren ve dirilten odur. O (ise) diridir, ölmez. Hayır, ancak onun eliyledir. O, her şeye kadirdir.”)
Bu duâ her sabah 11 defa okunur. Özellikle de Çarşıya çıkarken, yollarda, sokaklarda her yerde okunur. Resulullah Efendimiz (sas);

 “Çarşıya çıkarken bunu okuyana Cenâb-ı Hak bir milyon sevap verir, bir milyon günahını siler, derecesini de bir milyon yükseltir.” Buyurmuşlardır. (Ayrıca okuyan mü’minin imânı tazelenir. Bu duâ şefâat-ı Resûlüllâh’a en büyük vesiledir.)

Hadisi şerif alimleri bu duadaki müjdenin büyüklüğüne hayran kalmışlar.. Ve şuna kail olmuşlar: Ahir zamanda Ümmeti Muhammed, çarşı ve pazara çıktığında gözleri çok fena haller görecek. (haramlarla muhatap olacak)

İşte bu dua, onları bu günahlardan kurtarmak için Resulullah (sav)in şefaatlerinden büyük bir şefaattir.”

Dilin Afetleri

İslam dini, iman ve ibadetle beraber güzel ahlakı da emreder, onunla bütünleşir. Hayatımızın tamamında da edep ve nezaket usulleri öğretilir.

Haya ve Edeb dini olan İslâm, edebe aykırı hareket ve sözden uzaklaşmayı her mü’mine  emreder.”Hayâ imandandır.” Müminin kalbindeki iman nuru ve yaptığı ibadetler onun azalarına da sirayet eder.

 Onun elinde, dilinde ve davranışlarında hep güzel ahlakın numuneleri vardır.

Dili ile Yüce Allah’ın ismini zikrediyorsa onu başka şeylerle kirletmez.

Bilhassa yalan, iftira, gıybet, dedikodu, laf taşımak gibi dil afetlerinin ahiret yıkımına sebep olduğunu bilir. Hadisi şerifte ifade buyrulduğu üzere; “Müslüman, elin­den ve dilinden insanların selâmette olduğu kimsedir.”

 Onun için, eli ile dili ile veya uygulamaları ile hiç kimseyi rahatsız edemez.

Ebû Hureyre (r.a.) ın rivayetine göreRasûlullah (sav)e, insanları cennete en fazla sevk eden şey sorulduğunda; “Allah korkusu ve güzel ahlaktır.“ buyurdu.

 (Başka bir zaman): İnsanları en fazla ateşe götüren nedir, diye sorulunca da:“Ağız ve ırz’ dır. ” buyurdular. (Tirmizî, kitabü’l-birr 62.)

Dil afetleri içerisinde, yaşadığımız topluma ne zaman sirayet ettiğini bilmediğimiz, belki de kanıksadığımız; ama İslam’a ve insanlığa hiç yakışmayan çok yaygın bir hastalıktan bahsetmek istiyorum .O da sövüp-saymak, ahlaksızca  konuşmaktır.

Bu hastalık günümüzde o kadar yaygın ki; adeta Türkçemizdeki bir bağlaç halinde, rahat bir şekilde kullanılmaktadır… Maalesef; aile ortamlarında, baba oğul birbirlerine konuşurken bile bu çirkin kelimelerden sakınılmamaktadır.

Bazen öfke anında, bazen de hiçbir sebep yokken cümlenin başında, ortasında, sonunda bu iğrenç ifadeler sayılıp dökülmektedir.

Bunlar yetmezmiş gibi, edep ve haya timsali olması gereken hanımların ve kız çocuklarının da bazen bu çirkefliğe bulaşması, adeta erkeklerle yarışması, toplumumuzdaki ahlaki seviyeyi göstermesi bakımından oldukça ibretliktir.

Halbuki sövmek, İslam edeplerine aykırı bulunan hareketlerin başında ge­lir.

Sövmenin en ağırı, dilimize yerleşmiş bulunan ve ırz ve namusa tecavüzü ifade eden galiz lâflardır. Ve maalesef toplumumuzdaki büyük bir ahlaki yaradır.

Bunlardan başka, bir kimsenin ailesinin ve kendisinin ırzına ve na­musuna leke teşkil edecek, şeref ve haysiyetini kıracak sözlerde bulun­mak da buna dâhildir.
Sövmenin tamamı günahtır. Bu lafızların derecesine göre günahı da artar.

Bazıları, insanı dinden, imandan uzaklaştırıp küfre götürür. Bu se­beple o gibi sövmelere Türkçemizde “Küfür lâfzı” veya “Küfretmek” de denilmiştir.

Meselâ bir kimse­nin mukaddesattan birine; Peygambere, Kur’ân’ a, iba­detlere ve dinî hükümlere sövmesi onu dinden çıkarır ve imandan mahrum eder.

 Aynı zamanda insanın başı ve başında bulunan, göz kulak gibi azaları da mukaddestir. Onlardan birine sövmek de kişiyi dinden çıkarır.
Rabbimizin “öf” bile dememize müsaade buyurmadığı anne ve babamıza sövmek büyük günahlardandır. Buna sebep olmak da aynıdır.

Nitekim Resûlullah (sav)Efendimiz bir gün ashabına hitaben;

”Bir adamın, ana ve babasına sövmesi, büyük günahlardandır.” buyurmuştu. Ashabı kiram:

“Ey Allah’ın Resulü! Bir adam anne ve babasına sövebilir mi? de­diler.

 Efendimiz (sav)”Evet, o bir başka adamın babasına söver de o da onun babasına sö­ver. Anasına söver de o da onun anasına söver.” buyurmuşlardır. )

Öfke zamanında nasıl konuşacağımızı ise Efendimiz(sav) bizlere şöyle öğretiyor:

Sizden biriniz arkadaşına kızacak olursa, ona iftira etmesin; annesine, babasına, milletine sövmesin. Fakat sövme (kötü konuşma) ihtiyacını duyuyorsa, o zaman:’Sen cimrisin yahut korkaksın, yalancısın, yaramazsın.’ desin.”(Kenzü’l-Ummal, No: 8134)
Görüldüğü gibi İslam’da kızmanın bile bir edebi varken, bir Müslümanın din kardeşine küfretmesi, İslam’a da insanlığa da sığmayan çirkin bir harekettir.

En şe­refli ve temiz bir uzuv olan ağzımızı en bayağı işlere âlet etmek, esef vericidir. 

Hadisi şerifte ”Dilini tutan kurtuldu.” buyrulur. 

Kaf suresinin 18. ayeti kerimesinde mealen: “İnsan hiçbir söz söylemez ki yanında (onu) gözetleyen, dediklerini zapteden bir melek hazır bulunmasın.” Buyrulur.

Yani ağzımızdan çıkanlar hep kayıt altındadır ve hesabı vardır.

O halde dilimize sahip çıkalım, basit şeylerle ebedi hayatımızı tehlikeye atmayalım. Özellikle çocuklarımızın yanında daha sorumlu ve daha dikkatli olalım.

İNSANIN KENDİNE VERECEĞİ EN DEĞERLİ HEDİYE

ERKEN KALKMAK                                                Her gecenin sonunda çiğ damlalarıyla süslenmiş, güllerın handan olduğu, lisanınca zikreden bülbüllerin nalan olduğu, idrak ehlinin şâdan olduğu hususi bir vakit vardır.

Güneşin batışıyla imsak vakti arasındaki zamanın son altıda birine denk düşen bu vakit, seher vaktidir. Gecenin nihayeti; sabahın bidayetidir. O vakitte sükûnet, yerini harekete bırakır. Rızıkların taksim vaktidir; âgah olanlar o demden bereket alır.
Kur’ân-ı Kerîm’de, “Örtüğü zaman geceye, açıldığı zaman gündüze…”(Leyl Sûresi, âyet-i kerime 1-2) buyurulmuş; gece istirahat, gündüz çalışma vakti olarak tayin edilmiştir. Erken kalkmak, seher vakti ayakta olmak; tüm yaratılmışlarla beraber uyanmaktır. Erken kalkmak, nefes alan sabahı yakalamaktır. Mutlak bir gece sessizliğinden sonra, kâinatın yeniden canlanışını seyretmek, kuşların cıvıltısıyla tefekküre fırsat bulmaktır.

Yatma seherde/Düşersin derde
Seher vakti, insan bedeninde fizyolojik bir uyanma gerçekleşir. O saatlerde bütün organları ve sistemleri faaliyete geçiren hayati hormonlar üretilir. Bu olaylar “biyo-ritm” adını verdiğimiz biyolojik saat tarafından denetlenir. Hazreti Allah’ın bedenimize yerleştirdiği bu “biyolojik saat”, beynimizde orta alt bölgede bulunan ve yirmi bin sinir hücresinden oluşan bir merkez tarafından yönetilir. Bu vakitte uyursak; uyku süresince organlar yavaşladığından hormonlar yeteri kadar üretilemez. Bu hale devam etmek hormon dengesizliğine, hastalıklara ve ruhsal bozulmalara yol açar. Büyüklerin “Yatma seherde/Düşersin derde!” demelerinde nice hikmetler vardır.

Ömürden nasıl tasarruf edilir?
San Diego Üniversitesi araştırmacılarına göre,
yetişkin bir insan için günde beş saat uyku yeterlidir. Saat 22.00-04.00 arası, uyku için en ideal zaman dilimidir. Bağışıklık sisteminin verimli çalışmasında önemli bir rolü bulunan melatonin hormonu, bu zaman diliminde salgılanır. Ozellikle gece 02.0004.00 saatleri arasında bu hormon, kandaki en üst düzeyine çıkar. Aydınlanmanın başladığı seher vaktinde salgısı düşer ve vücudun uyanması kolaylaşır. Gecenin verimsiz sohbetlerini terk edip uykuya kananlar, sabahın bu nurlu, bereketli vaktin kavuşurlar. “Çok uyuyan gözden sana sığınırım ey Allah’ım!” diyenler, “Az konuş, az ye, az uyu!..” (Tirmizî, Zühd 47) emrini kendilerine şiar edinirler, insana verilmiş en kıymetli sermayenin ömür olduğunu bilirler ve bu sermayeyi uykuda geçirmek istemezler.
Günde sekiz saat uyuyan bir insan, ömrünün üçte birini, altmış yıl yaşayan bir insan, yirmi yılını uykuda geçirmiş olur. Günde dört saat uyuma alışkanlığı edinilse, ömürden on yıl tasarruf edilebilir. On yıla, hedeflediğimiz birçok şey sığabilir.
Her değişiklik küçük adımlarla başlar Hedeflerimize ulaşmanın, hayallerimizi gerçekleştirmenin en iyi yolu uyanmaktır. Sabah, alarmımız çalınca iki seçeneğimiz var; ya tekrar yatıp rüya görmeye devam edeceğiz ya da uyanıp düşlediğimiz güzelliklerin peşinden gideceğiz. O esnada konfora yenik düşmek, hedeflerimiz karşısında yenik düşmektir. Er kalkan işine, geç kalkan düşüne, demişler.
Tarihte adını başarılarıyla andığımız insanların hepsi uyku vakitlerini kısa tutmuşlar ve seher vakti güne başlamışlardır. Çünkü bir ömrü değerli kılmanın ilk adımı, bir günü değerli kılmaktır. Sekiz yıllık kısacık saltanat hayatına nice fetihler sığdıran ve “Ebuzzafer” namıyla anılan Yavuz Sultan Selim Han’ın, daha şehzadelik döneminde uykusunu üç saate indirdiğini, günde beş saatini okumaya ayırdığını, tarih kitapları yazmıştır. “Cenâb-ı Hak, uykularımızı alsa da sabahlara kadar ders okusak…” sözü, gayreti diniyye açısından rehber bir sözdür.
Biz, padişahlar, âlimler ve Allah dostları kadar uyku fedakârlığı yapamayabiliriz. Ancak onların ayak izlerini takip edebiliriz. Fakat unutmayalım ki beşeriyette müsaviyiz. Bugünden itibaren fıtratımıza uygun bir düzende uyumaya ve her seher vaktini idrak etmeye niyet edebiliriz. Her değişiklik, küçük adımlarla başlar. Küçük ve sağlam adımlarla kalıcı bir erken kalkma alışkanlığı edinebiiıriz. Dr. Maxwell Maltz’e göre yeni bir alışkanlık edinmek için yirmi bir gün tekrar etmek şarttır. Güncel bir araştırmaya göre ise edinilecek alışkanlık fıtratına göre bu süre değişkenlik gösterebilir. Kırk günden edindiğimiz davranışı olgunlaştırırız, altmış altı günden sonra düşünmeden yapay hale geliriz.

Müslüman saati
Sebat edin ki; sabahın nuruyla ömrünüz aydın olsun. Böyle yaşamaya alışırsanız, ezanî saatin yerini alan yeni saatten hayıflanan Ahmet Haşim’in “Müslüman Saati” yazısında ifade ettiği gibi, fecrin bereketini yalnız kümeslerdeki horozlara bırakmamış olursunuz.
Ahmet Haşim’e kulak verelim. “Yeni saat, Müslüman akşamının mahzun ve muşaşa (gösterişli) dakikasını dağıttığı gibi, yirmi dört saatlik yabancı “gün”un getirdiği maişet şekli de bizi fecr âleminden mehcur bıraktı (ayrı düşürdü). Artık geç uyanıyoruz, fecri yalnız kümeslerimizdeki dargın ve mağrur horozlara bıraktık. Hâlbuki fecir saati, Müslüman için rüyasız bir uykunun nihayeti; yıkanma, ibadet, neşe ve ümidin başlangıcıdır. Muslüman yüzü; kuş sesleri ve çiçek kokuları gibi fecrin en güzel tecellilerindendir.”
Öyleyse bu kıymetli vakitte uyanık olun. Uyanık olduğunuz her vakit de hayırla meşgul olun. İnsanlarda infial uyandırmayın, kuşku uyandırmayın, nefret uyandırmayın. Ulaşabildiğiniz herkesi gaflet uykusundan uyandırın, ilme karşı merak uyandırın. Kendiniz âgah olduğunuz gibi, hane halkınızı da sabahın erken vakti uyandırın. Aş da sabahın, iş de sabahın.
Unutmayın!
***

ERKEN KALKMAYI HAYATINIZA
KALICI OLARAK YERLEŞTİRMEK
İÇİN ŞU 6 MADDEYİ
UYGULAYABİLİRSİNİZ:
1- Uğrunda çaba sarf ettiğiniz bir hedefiniz, yani uyanmak için bir sebebiniz olsun. Uğrunda sabahları yatağınızdan fırlayacağınız bir davanız olursa; çalar saate bile ihtiyaç duymazsınız.
2- Yeterli gece uykusu uyuyun, sabah kalktığınızda daha dinç olursunuz.
3- Uyumadan dört saat önce yemeyi, bir saat önce sıvı alımını kesin.
Özellikle kafein almayın; daha kaliteli ve kesintisiz bir uyku uyursunuz.
4- Uyku vaktinize iki saat kala, teknolojik cihazlardan çıkan radyasyona maruz kalmayın. Kitap okuyabilirsiniz; uykuya rahat dalarsınız.
5- Hareketli bir yaşamınız olsun. Hafif bir vücutla yataktan daha kolay ayrılırsınız.
6- Alışkın olduğunuz uyku süresini yavaş yavaş azaltın. Kırk gün boyunca zorlansanız da sebat edin. Bazı güzel alışkanlıkları edinmek için kırk fırın ekmek yemek gerekir; kırk sayısında hikmet vardır, bilirsiniz.

Emine ÇETİNKAYA – İnsan ve Hayat Dergisi Ocak 2022 Sayfa 14

 

Selâmlaşmak

Selamlaşmak en kolay, ama faziletçe çok büyük bir İslami güzelliktir.

Selâm Allah’ın isimlerindendir. Kullarını tehlikelerden sâlim kılan, mahlûkatına esenlik ve selâmet veren Allahü Zülcelâl (cc), Selâm’dır.

Cenâb-ı Hakk’ın Kendi Zât-ı Akdes’i her türlü eksikliklerden ve noksanlıklardan sâlim ve münezzehtir.

Cenâb-ı Hak bu mübarek ismini kulları arasında muhabbeti artırmak, onlara huzur sağlamak için ikram etmiştir.

Hem dünyada hem ahirette bu mübarek isim bizler için bereket vesilesidir.

Bizler her namazdan; sağımızdaki ve solumuzdaki insanlara, cinlere ve meleklere selâm vererek çıkarız; selâmdan sonra da “Allahümme ente’s-Selâmü ve minke’s-Selâm..” Yani Allahım Selâm sensin ve selam selamet ve huzur,senden gelir diye söyleriz ki bu sünnettir..

Selâmı vermek sünnet-i kifâye; alması da farz-ı kifayedir.

Kifaye olması şudur: Kalabalıkta bir kişinin vermesi veya alması ile diğerleri de bu sünneti işlemiş olur.

Evet, selâm vermek sünnettir. Fakat bir farzın işlenmesine sebep olması ve İslâmî bir şiarın ihyasına hizmet etmesi bakımından almaktan daha hayırlıdır. Zira selâm veren kişi hem işlediği sünnetin ve işletmeye vesile olduğu farzın sevaplarını birlikte kazanmış olur. Bu sebeple bir hadîs-i şerifte, “İnsanların en cimrisi selamı esirgeyendir.”buyrulur.

Başka bir hadisi şerifte ise;

“İnsanların Allah’a göre en hayırlısı, selâma ilk başlayandır.” buyrulmuştur.

Nitekim Süleyman Hilmi Tunahan efendi hz.de bir talebesine nasihatlerinde şöyle buyurur: ”Dışarıya çıktığında karşına ilk gelen kişiye selam ver.onun vermesini beklersen olmaz.önce sen ver. Çünkü veren el alan elden, sunan gönül, kabul edenden azizdir.”

Rabbimiz, Kur’ân-ı Kerim’in ondan fazla yerinde biz kullarına selâm vermiştir.  Ayet-i Kerimede buyruluyor ki:

“Bir selâm ile selâmlandığımz vakit siz ondan daha güzeli ile selâmı alın veya onu ayniyle karşılayın. Şüphesiz ki Allah her şey’in he¬sabını hakkıyle arayandır.”(Nisa suresi.86).

Ayet-i Kerimede emredildiği üzere «Daha güzel» bir şekilde selâmı alabilmek için «esselâmü aleyküm» diyene «ve aleykümüs-selâm ve rahmetullah» denir.

«Esselâmü aleyküm ve rahmetüllah» diye selâm verene;

«ve aleykümüsselam ve rahmetüllahi ve berekâtü» diye selâm almalıdır. Bunların hepsini birden söyleyene ayniyle mukabele edilir.

Veya, ”ve aleyküm” denilir.

 Selâm, küçük büyük her Müslümana verilir.

Tevazua daha muvafık olduğu için binekli, yaya olana; yürüyen, oturana selâm verir.

Az olan bir topluluk, çok olana selâm verir. Yaşça ve ilimce küçük olanlar, büyük olana selâm verir. Zira büyüklere hürmet, Islâmî bir vecibedir.

Ayrıca; Kişinin eve girdiğinde kendi ehline selam vermesi de sünnettir. Berekete sebeptir. Bununla beraber; Cum’a ve bayram günlerinde hutbe irâd edilirken, hatibe veya cemaate; ilmî bir ders yapıldığı sırada o mecliste hazır olanlara selâm verilmez. Çünkü, konuşan veya dinleyeni yanıltmak ihtimali vardır.

Ezan ve ikâmet okunurken selâm verilmez.

Kumar masası başında oyun oynayanlara, helâda bulunanlara, hamamda tesettürü terk etmiş kimselere selâm verilemez.

Beşerin hayatının başlangıcında selâm,- devamında selâm vardır.

 Selâm, hayırlı bir duadır. Dünya ve âhirette selâmette olmamız için yapılan bir niyazdır. Selam, cennete girmenin en kolay yollarından biridir.

Cennete girerken ve cennette hep selam vardır.

Esasen Cennet; dârü’s-Selâm’dır, yani selâm yurdudur.

Bu sebeple Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır:

“Selâm Allah’ın isimlerinden büyük bir isimdir. Onu kulları arasına bir teminat vesilesi kılmıştır. Dolayısıyla Müslüman, Müslüman’a selam verince artık selam verdiği kimseyi hayrın dışında bir şeyle anması haramdır.” (Deylemi)

«Selâmı yayınız, yemek yediriniz, akrabalık (vazifelerin) i devam ettiriniz ve halk uyurken namaz kılınız, selâm (ve selâmet) ile cennete giresiniz» (Tirmizi-İbni Mace)

EN YÜCE KELİME: “LÂ İLÂHE İLLALLÂH MUHAMMEDÜN RESÛLULLAH”

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdular: “Meleklerin büyüğü Cebrâil (a.s.) dedi ki:

Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah kelimesinden daha yüce ve daha büyük bir kelimeyle yeryüzüne inmedim. Gökler ve yerler bu kelimeyle ayakta durur. Ağaç, taş, toprak, deniz her şey bu kelime ile devam eder. Bu kelime terazinin bir kefesine, gökler ve yerler de diğer kefesine konulsa, muhakkak bu kelime ağır gelir.”

Lâ ilâhe illallah” kelime-i tevhîdi, “Muhammedün Resûlullah” ile birlikte söylenmesi meşhûr olduğundan her ne vakit yalnız birincisi söylense yahut yazılsa ikincisi de söylenmiş ve yazılmış olur. Aksi halde yalnız “Lâ ilâhe illallâh” tevhîdi ile bir kısım Yahudi ve Hıristiyanların tevhidi arasında ne fark kalırdı? “Muhammedün Resûlullah” bu farkı meydana çıkarmaktadır.

Tevhîd, Resûlullâh Efendimiz’in (s.a.v.) peygamberliğine inanmadıkça fayda vermez. Çünkü bu iki kelime arasında kuvvetli bir alâka vardır. İkisi birlikte söylenince tamam olur.

Lâ ilâhe illâllah” denilince, bundan “Muhammedün Resûlullâh” da birlikte kasdedilmiş oluyor. Yahudiler de, hattâ Hıristiyanlardan bir kısmı da Lâ ilâhe illâllah diyor, ama hiçbiri bundan Muhammedün Resûlullâh’ı kasdetmiyor. O halde “Lâ ilâhe illâllah” İslam dininde iki şehâdetin, yani;

Lâ ilâhe illâllah, Muhammedün Resûlullâh”ın alemi olmuştur. Fetih sûresinin 28 ve 29. âyetlerinde buna işaretle şöyle buyuruluyor: – meâlen-:

“O, O Allâh’tır ki resûlünü hidâyet rehberi ve Hak dîni(; İslâm) ile gönderdi ki (İslâm Dinini) diğer bütün din(ler)in hepsinin üzerine galip kılmak için. Şâhid olarak da Allah yeter: Muhammed Resûlullah’dır. Onunla beraber bulunanlar, kâfirlere karşı çok şiddetli, birbirlerine karşı ise pek merhametlidirler.”

Kaynak:Fazilet Takvimi 16/04/2014