Kategori arşivi: DİNİ HİKAYELER

SALLİ-BÂRİK’TE İBRAHİM ALEYHİSSELÂM’IN ZİKREDİLMESİNİN HİKMETİ

Namazlarda Peygamber Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem’e salevât okunurken, “kemâ salleyte alâ İbrâhîme” diye İbrâhim aleyhisselâm’ın isminin zikredilmesinin birçok hikmeti vardır.

İbrâhim aleyhisselâm, kendisine indirilen on Suhuf’ta Ümmet-i Muhammed zikredildiğinden ve methedildiğinden, Peygamber Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem’in ümmetine hayran olup, ümmet-i Muhammed’in dilinde hayır ile yâd olunmayı Hazret-i Allah’tan niyaz etti.

Nitekim Allâhü Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de İbrâhim aleyhisselâm’ın dualarını beyan edip (meâlen): “Ve sonraki (ümmet)ler arasında beni hayırla anacak lisân nasip kıl!” (Şuarâ Sûresi, âyet 84) buyurdular. Allâhü Teâlâ, bu münâcâtı kabul buyurup ‘Habîbim Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem üzerine getirdikleri salevatta seni de zikrettireyim’ diye vaad buyurdu.

 Peygamber Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem de ümmetine salevât-ı şerîfeyi öğretirken ‘kemâ salleyte alâ İbrâhîme’ demelerini emir buyurdular.  

/ FAZİLET TAKVİMİ 18 Ekim 2021, Pazartesi

***

Hz.İsa A.S., Niçin Ümmet-i Muhammed’den Olmak İçin Dua Etti?

IŞIĞI ÖNÜNE AL…


Çok zengin, fakat bir o kadar da cimri bir adam, bir gece oğlu ile evinin bahçesinde oturuyorlardı.

Bir ara oğluna;

“Oğlum artık yaşlandım, üstelik hastayım, eğer ben ölürsem sana vasiyetim, malımın üçte birini ayır, fakirlere ver” dedi.
Oğlu da;

“Baba ne güzel düşünmüşsün. Bunu sonraya niçin bırakıyorsun, sen kendin versen daha iyi olmaz mı?” dedi.
Babası:

“Oğlum benim elim varmıyor vermeye, yapamam. Bir kuruş vereceğim zaman sanki canım çıkıyor. Ama ben öldükten sonra sen verirsin” dedi.
Sonra eve gitmek içi kalktılar.Oğlu feneri getirdi ve babasının arkasında yürümeye başladı. Işık babasına arkadan geldiği için adamın sırtına isabet ediyor ve önüne gölge yapıyordu.

Babası;

“Oğlum önüme geç, ışığı önüme tut” dese de, oğlu ısrarla babasının arkasından yürüdü ve ışık sırtına geldi.
Derken yaşlı adam önünü göremeyip yere düştü.
Oğlu, babasını yerden kaldırırken;

“Özür dilerim baba, fakat şunu öğrenmeni istedim: insan ışığı arkasına alırsa kendi gölgesi önüne düşer, önünü göremez. Fakat ışık önden gider, insan onu takip ederse, önü aydınlanır, rahat eder.
İşte bunun gibi sende salih amelleri, hayır ve hasenatını önden gönderirsen, ahirette faydası daha çok olur.”

Kendinden sonraya kalan hayr ile önde gönderilen hayr hiç aynı olurmu.?

Bak Kûr’ân-ı Kerim’de Allahü Teala ne buyuruyor;

Birinize ölüm gelip de: “Rabbim, beni yakın bir süreye kadar erteleseydin de sadaka verip iyilerden olsaydım!” demesinden önce, size verdiğimiz rızıktan (Allah) için harcayın.”Mûnâfikûn sûresi 10.Ayet

EHL-İ SÜNNET İTİKÂDINA UYMAYANIN PİŞMANLIĞI

İstanbul’da vâizlik yapan Sümbül Efendi’nin halifesi Şeyh Hasan Efendi (rah.) (v. 1617) anlatır:

Arabistan’a seyahat ederken Basra’da Hacı Ahmed denilen bir kimsenin evinde birkaç gün müsafir oldum. Bir ara Hacı Ahmed bir hatırasını anlattı:

“Şehrimizde Yahya adında ilim sahibi bir kimse vardı. Lâkin itikâdı bozuktu. Ehl-i Sünnet inancına uymuyordu. Ondan defalarca, Hz. Ebûbekr-i Sıddîk, Hz. Ömerü’l-Fâruk ve Hz. Osman bin Affân (r. anhüm) haklarında nice uygunsuz sözler duymuştuk. Bir gün bir paşaya, benim, onun arkasında namaz kılmadığım gibi, diğer Müslümanları da arkasında namaz kılmaktan caydırdığımı söylemiş.

Paşa, beni çağırtıp niçin ona uyup namaz kılmadığımı sordu. “Kişi göz göre göre kendini ateşe atar mı? Bir kimsenin kötü itikâdını bildikten sonra, ona uyup namaz kılmam.” dedim. Birkaç gün sonra, çarşıda Yahya Efendi’yi gördüm. “Gelin ey Müslümanlar!” diye bağırıyordu. Hemen, acele ile yanına vardık. Avucunun içi dişlerle dolu idi. Şöyle anlattı: “Bu gece rüyamda gördüm ki; kıyamet kopmuş ve ben, çok şiddetli bir susuzluk çekiyorum. Dolaşıp su ararken büyük bir havuz gördüm. Kenarında nuranî ve yaşlı bir zât duruyor, gelip geçenlere su dağıtıyordu. Yanına vardım ve kim olduğunu sordum. “Ebûbekr-i Sıddîk’ım” dedi. Ben, “Seni dünyada iken de sevmezdim, senin verdiğin suyu içmem!” dedim ve devam ederek havuzun diğer tarafına dolaştım.

Daha sonra Hz. Ömer ve Hz. Osman’ı da gördüm. Onlarla da aynı konuşmayı yaptım. En son Hz. Ali’yi gördüm ve hemen ayaklarına kapanıp yüzümü ve gözümü sürerek, ondan da su istedim. Bana, “Gelirken benim kardeşlerime rast gelmedin mi?” diye sordu. Ben de “Evet, rast geldim; lâkin ben onları sevmediğim için sularını da içmem. Ben, seni severim, senin suyundan içmek isterim!” dedim. Hazret-i Ali (r.a.) bana öyle bir tokat vurdu ki o acı ile uyandım. Bir de gördüm ki bütün dişlerim işte böyle dökülmüş.

Ey Müslümanlar! Şu ana kadar dalâlet yolundaydım. Hamd olsun ki Allâhü Teâlâ, beni şimdi hidayete erdirdi ve doğru yola girdim. Şu hâlimden ibret alın” dedi.

/ FAZİLET TAKVİMİ 16 Ocak 2021, Cumartesi

Teslimiyet Nasıl Olmalı?

Ebu Talha henüz Müslüman olmamış idi. Ümmü Süleyme (Rumeysa) evlenme teklifinde bulundu. Ümmü Süleym ona şu cevabı verdi: 

— Doğrusu ben de sana hevesliyim. Senin gibisi kaçırılmaz. Lakin sen kâfir bir adamsın, bense Müslüman bir kadınım, seninle evlenmem doğru olmaz. Bunun üzerine aralarında şöyle bir konuşma cereyan etti. Ebu Talha:

— Sana ne oldu Rumeysa? 

— Ne olmuş bana?

— Sarı ve kırmızıdan ne haber?

— Ben altın ve gümüş aramıyorum. Sen bir adamsın ki işitmeyen, görmeyen, sana hiç faydası dokunmayan şeylere tapıyorsun. Falanların siyah kölesinin dağdan sürükleyip getirdiği yerden biten odun parçasına tapmaktan hiç sıkılmıyor musun? Eğer sen Müslüman olursan, işte o benim mehrim olsun, evlenelim, başka bir şey talep etmeyeceğim.

— Bana Müslümanlığı kim telkin eder Rumeysa?

— Resulullah (s.a.) telkin eder, ona git.

Ebu Talha, Hz. Peygamberin bulunduğu yere doğru ilerlemeye başladı. Resulullah, ashabı ile oturuyorken: 

“Ebû Talha, İslamın aydınlığı iki gözü arasında parlayarak geliyor.” buyurdu. Ebu Talha, Hz. Peygamberin huzurunda iman etti ve Rumeysanın söylediklerini haber verdi. Hz.Peygamber, Rumeysanın şartı üzerine nikâhlarını kıydı. Resulullah (s.a.) Rumeysa için şöyle buyurmuştur: 

“Gördüm ki cennete girmişim, önümde bir ayak sesi. Bir de baktım ki Rumeysa.” Ümmü Süleym (r.anhâ) ile Ebû Talhâ (r.a) birlikte mesut bir hayat yaşıyorlardı. Evliliklerinin üzerinden bir yıl geçtiğinde bir oğulları dünyaya geldi. Adını Ebû Umeyr koydular. Çocuk evin neşe ve sevinç kaynağı oldu. Gün geçtikçe büyüyordu. İki Cihan Güneşi efendimiz bu âileyi sık sık ziyarete gelirdi. Bir defasında Ebu Umeyr’i neşesiz gördü. Annesine: 

“Ey Ümmü Süleym! Oğlunuzu neşesiz görmemin sebebi nedir?” dedi. O da:

“Ya Rasûlallah! Onun oynamakta olduğu bir kuşu vardı. O öldüğü için üzüntülüdür.” dedi. Bu cevap üzerine Rahmet Peygamberi Efendimiz (s.a) çocuğun yanına vardı. Başını okşayarak onu teselli etmek üzere: 

“Ey Ebû Umeyr! Ne oldu senin nügayr?”diyerek  latîfe yaptı. 

Ebû Talhâ (r.a) da eve her gelişinde ilk defa Ebû Umeyr’i sorardı. Onu kucağına alır, sever ve şakalaşırdı. Bir gün bu hayat dolu çocuk hastalandı. Anne ve babası ne kadar uğraştıysa da derdine şifa bulamadılar. Babasının evde olmadığı bir sırada çocuğun hastalığı tehlikeli bir hal aldı. Şiddetli ateşler içerisinde ruhunu teslim etti. Ümmü Süleym (r.anhâ) metânet sâhibi bir hanımdı. Engin bir sabır içerisinde telâşa kapılmadan, sâkin, mütevekkil ve kadere râzı bir halde, feryad ü figan etmeden çocuğu yıkayıp, kefenledi. Kokular sürerek üstünü örttü. Evdekilere de; Ebû Talhâ’ya ben haber verinceye kadar siz bir şey söylemeyin diye tenbihatta bulundu. Bir müddet sonra Ebû Talhâ eve geldi. Oğlunun durumunu öğrenmek istedi. Ümmü Süleym (r.anhâ): 

“Biraz rahatlamış olacak, eskisinden daha sâkin…” dedi. Ölüm haberini birden vermek istemedi. Hemen kalkıp daha önce hazırladığı yemeği beyinin önüne getirdi. Ebû Talhâ (r.a.) hanımının telaşsız halinden çocuğun iyileştiğini zannetti. Birlikte yemek yediler, sohbet ettiler.  Ümmü Süleym (r.anhâ) beyine karşı sâkin ve güleryüzlü görünerek onun istirahatini ve gecesinin neşe ile geçmesini sağladı. Sabah namazı mescide gitmek üzere hazırlanan kocasına:

 “Ya Ebâ Talhâ! Şu komşumuzun yaptığına bak! Kullanmak üzere benden emanet aldıkları malı geri almak için gittiğimde vermek istemediler. Ağırlarına gitmiş!…” diyerek dikkat çekti. Ebû Talhâ (r.a) da: 

“Olur mu öyle şey!. Hiç iyi etmemişler.” dedi. Kocasını bu şekilde hazırlayan Ümmü Süleym (r.anhâ): 

“Ya Ebâ Talhâ! Oğlun senin yanında Allah’ın bir emaneti idi. Onu geri aldı.” dedi. Ebû Talhâ (r.a) birden bire şaşırdı. Söyleyecek bir şey bulamadı ve:

“İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn = Biz Allah’dan geldik Allah’a döneceğiz.” âyetini okuyarak teslimiyet gösterdi.

Fazilet Ehlinin Faziletini Bilmek

Resûlüllâh (s.a.v.) bir gün Ashâbıyla beraber mescidde oturuyordu. Bu sırada Hz. Ali gelip selâm verdi. Oturacak bir yer bulmak için etrafına bakındı. Resûlüllâh (s.a.v.), Ali’ye kim yer verecek diye ashâbının yüzüne baktı. Hz. Ebû Bekir Resûlüllâh’ın (s.a.v.) sağ tarafında oturuyordu. Oturduğu yerden hemen kenara çekilip:
“Buyur, buraya otur yâ Ebe’l-Hasen.” dedi. Hz. Ali de Resûlüllâh (s.a.v.) ile Hz. Ebû Bekir’in arasına oturdu. Resûlüllâh’ın (s.a.v.) yüzünde sevinç alâmeti gördük. Sonra Resûlüllâh (s.a.v.) Hz. Ebû Bekir’e doğru döndü ve
“Faziletli kişilerin faziletini, ancak fazilet ehli bilir.” buyurdular.

Kaynak :Silsile-i Sadat-ı Nakşibendiye (Silsiletü’z-Zeheb)

***

“Hızır Olduğunu Söylerim”  tıklayınız

KÜRZ BİN VEBRE HAZRETLERİ NİÇİN AĞLADI?

Tâbiîn’den Kürz bin Vebre Hazretlerini ağlarken gören bir kişi ona:

“Yakınlarından birisi hakkında kötü bir haber mi aldın?” dedi. 

“Hayır, ondan daha fenâ?” diye cevap verdi. 

“Bir yerin mi ağrıyor?” dedi. 

O yine “Hayır, daha fenâ!” dedi. 

“O hâlde nedir derdin?” deyince “Üzerime hayır ve feyiz kapıları kapandı, perdeler indirildi. İşte buna üzülüyorum. Çünkü dün gece husûsî virdimi okuyamadım. Buna sebep ise mutlaka işlediğim bir günahtır. Zira hayır hayrı, şer ise şerri ve zararı davet eder.” dedi. 

HER ŞEYDE BİR HAYIR VARDIR.

Tâbiîn’den Mesrûk rahmetullâhi aleyh anlattı: 

Çölde göçebe olarak yaşayan sâlih bir zât vardı. Onun, kendisini namaza kaldıran bir horozu, suyunu ve yükünü taşıyan bir merkebi ve bekçiliğini yapan bir de köpeği vardı.

Bir gün bir tilki gelip horozu kaptı. O zâtın ailesi buna çok üzüldüler. O ise “Bunda da bir hayır vardır.” diyerek ailesini teselli etti.

Ertesi gün kurtlar gelip merkebini parçaladılar. Sâlih zât yine, “Bunda da bir hayır vardır.” dedi.

Daha sonraki gün köpekleri de helâk oldu. O zât yine, “Bunda da vardır bir hayır.” dedi.

Fazla geçmeden, eşkıyaların civardaki obaları basıp bütün malları yağmaladıkları, birçok insanı öldürdükleri haberi geldi. Eşkiyalar, o obaların yerlerini horozların, merkeblerin ve köpeklerin seslerinden bulmuşlardı. O sâlih zât ve ailesi de takdîr-i ilâhî ile başlarına gelen önceki musibetler karşılığında, canlarını ve mallarını kurtarmış oldular.

/ FAZİLET TAKVİMİ 03 Ağustos 2021, Salı

Bu konuyu beğendiyseniz

1 Olayları Hayra Yormak Hakkında Hikaye : Bunda da bir hayır var!

2-ACELE KARAR

yazılamızı da ziyaret edebilirsiniz.


 

ALLAH RIZÂSI İÇİN HAYIR YAPMANIN MÜKÂFÂTI

Cüneyd-i Bağdâdî (rah.) Hazretlerinin hocalarından olan Ebû Hamza Muhammed bin İbrâhim’in (rah.) yağmurlu bir gecede, çocuğu dünyâya gelmişti. O gece evlerinde yiyecek olarak hiçbir şeyleri yoktu.

Sabah olunca hanımı, Ebû Hamza’ya iki dirhem verip, “Bunlarla bize bir şeyler satın alıp geliver.” dedi. Ebû Hamza (rah.) parayı alıp hizmetçisi ile beraber evden çıktı. Yolda ağlayan küçük yaşta bir köleye rastladılar. Ebû Hamza (rah.), ona niye ağladığını sordu. Çocuk:

“Benim kötü bir efendim var. Bana zeytinyağı almam için bir cam şişe vermişti. Zeytinyağı alıp dönerken yolda düşürüp şişeyi kırdım. Zeytinyağı da heder oldu. Efendimin bunu duyunca beni dövmesinden korkuyorum.” dedi. Bunun üzerine Ebû Hamza (rah.), çocuğun elinden tutup cebindeki iki dirhem ile ona çarşıdan bir cam şişe ile zeytinyağı aldı ve çocuğa verdi. Çocuk tekrar:

“Benimle beraber efendimin yanına gelseniz de geç kalmam sebebiyle beni dövmemesi için şefâat etseniz.” dedi. Onunla beraber gidip efendisine karşı ona şefâat ettiler. Sonra da dönüp mescide geldiler. Bir müddet oturdular. Otururlarken hizmetçi: “Bu sıkıntılı günde niye böyle yaptınız?” dedi. Ebû Hamza (rah.) da ona susmasını işaret etti. İkindiye kadar böyle oturdular. Namazdan sonra hizmetçisine: “Haydi kalk evimize dönelim.” dedi.

Evlerinin olduğu sokağa girdikleri zaman sokağın, kışın ihtiyaç duyulan yiyecekler getirmiş hamallarla dolu olduğunu gördüler. Hamalların yanında duran bir adamın elinde yazılı bir kâğıt vardı. O adam Ebû Hamza’ya yaklaşıp: “Ey Ebû Hamza, haber aldık ki dün gece bir çocuğun olmuş. Biz de sana hediye olarak ne varsa getirdik. Bunları lütfen kabul et.” dedi.

Diğer bir adamın da elinde, içerisinde beş yüz dirhem bulunan bir kese vardı. O da keseyi Ebû Hamza’ya verdi.

Ebû Hamza (rah.) bunları görünce hizmetçisine dönüp:

“Bir iş yapacağın zaman, karşılığını böyle veren kimse için (yani Allâhü Teâlâ için) yap.” dedi. (Târih-i Dımaşk)

NİMETLERE ŞÜKÜR.

Dilenciyi Sevindirmenin Neticesi

DİLENCİYİ KİM KONUŞTURUR?

Bir Lokma Sadakaya Bir Lokma ile Mükâfat

Çarşıdan Alınan Bir Nar, Evde Nasıl On Tane Oldu?

 

 

Sultan’dan Dua Talebi

Sultan Mahmûd Gaznevî¸ bütün Asya’ya hâkim olduğu zamanda¸ Harkân şehrine yakın bir yere gelir. Adamlarından birkaçını¸ Harkân’a maneviyat sultanı¸  Şeyh Ebü’l-Hasan-ı Harkânî Hazretlerinin huzuruna gönderir ve Şeyh Hazretlerini yanına çağırtır. Şeyh Hazretleri buna karşılık bir özür beyân ederek gelemeyeceğini bildirir. Durum¸ Mahmûd Gaznevî’ye bildirilince;

– Haydi kalkınız! Zîrâ o¸ bizim sandığımız kimselerden değildir. Biz ona gidelim¸ der. Sonra kendi elbisesini Kâdı İyâd’a giydirir ve kendisi de silâhtar olarak¸ Kâdı İyâd’ın yanında Ebü’l-Hasan-ı Harkânî’nin evine girer. Mahmûd Gaznevî selâm verince¸ Ebü’l-Hasan Hazretleri selâmını alır. Fakat ayağa kalkmaz. Mahmûd Gaznevî¸ Ebü’l-Hasan-ı Harkânî’ye;

– Sultan için neden ayağa kalkmadınız¸ diye sorunca¸ Ebü’l-Hasan¸ Sultan Mahmûd’a:

– Mâdemki seni öne geçirmişler¸ yanıma gel bakalım¸ der.

Sultan Mahmûd Gaznevî¸ Ebü’l-Hasan-ı Harkânî’ye:

– Bâyezîd-i Bistâmî nasıl bir zât idi¸ diye sorar.

Ebü’l-Hasan-ı Harkânî:

– Bâyezîd¸ öyle kâmil bir velî idi ki¸ onu görenler hidâyete kavuşurdu. Allahu Teâlâ’nın râzı olduğu kimselerden olurdu¸ diye cevap verir.

Sultan Mahmûd bu cevabı beğenmez ve;

– Ebû Cehl¸ Ebû Leheb gibi kimseler¸ Fahr-i kâinâtı¸ Server-i âlemi nice kere gördüler. Fakat hidâyete gelmediler. Hâl böyle olunca¸ Bâyezîd’i görenlerin hidâyete geldiklerini nasıl söylüyorsun¸ der.

O¸ Rasûlullah Efendimizden daha yüksek mi ki¸ iki cihânın efendisini¸ üstünlerin üstünü olan Allahu Teâlâ’nın sevgili Peygamberini gören¸ küfürden kurtulamadı da¸ Bâyezîd’i görenler mi kurtulur demek ister.

Ebü’l-Hasan:

Ebû Cehl ve Ebû Leheb gibi ahmaklar¸ Allahu Teâlâ’nın Sevgili Peygamberini¸ insanların en üstünü olan Hazret-i Muhammed (s.a.v.) olarak görmediler. Ebû Tâlib’in yetimi¸ Abdullah’ın oğlu olarak gördüler. O gözle baktılar. Eğer¸ Ebû Bekr-i Sıddîk gibi bakarak¸ Rasûlullah olarak görselerdi¸ eşkıyalıktan¸ küfürden kurtulur¸ onun gibi kemâle gelirlerdi¸ buyurur.

“Bana Nasîhat Ediniz”

Sultan Mahmûd Han bu cevabı çok beğenir. Din büyüklerine olan sevgisi artar. Sultan Mahmûd:

– Bana nasihat ediniz¸ deyince

Ebü’l-Hasan-ı Harkânî:

– Şu dört şeye dikkat et: Günahlardan sakın¸ namazını cemaatle kıl¸ cömert ol¸ Allahu Teâlâ’nın yarattıklarına şefkat göster¸ der.

Sultan Mahmûd;

– Bana dua buyurun¸ deyince¸

Ebü’l-Hasan-ı Harkânî:

– Ey Mahmûd¸ âkıbetin makbûl olsun¸ der.

Bunun üzerine Sultan Mahmûd¸ Ebü’l-Hasan-ı Harkânî’nin önüne bir kese altın koyar. Buna karşılık Ebü’l-Hasan¸ sultanın önüne arpa unundan yapılmış bir yufka ekmeği koyar. Sultan ekmekten bir lokma alır. Fakat lokmayı yutamaz. Bunun üzerine Ebü’l-Hasan Hazretleri:

– Bir lokma ekmeği yutamıyorsun. İster misin¸ şu bir kese altın bizim de boğazımızda dursun? Biz paralarla olan alâkamızı kestik. Şu altınları önümden alınız¸  der. Sultan¸ Ebü’l-Hasan’ın paraları almasını çok isterse de¸ kabul etmeyince¸ ondan bir hatıra talep eder. Ebü’l-Hasan Hazretleri ona hırkasını verir.

Sultan Mahmûd giderken¸ Ebü’l-Hasan ayağa kalkar. Bunun üzerine Sultan Mahmûd:

– Geldiğim zaman hiç iltifat etmemiştiniz¸ fakat şimdi ayağa kalkıyorsunuz. O hâl niye idi? Bu ikrâm nedir¸ diye sorar.

Ebü’l-Hasan-ı Harkânî Hazretleri:

– Buraya pâdişâhlık gururu ile beni imtihan için geldiniz. Şimdi ise dervişlik hâliyle gidiyorsunuz ve dervişlik devletinin güneşi üzerinde ışıldamaya başladı. Önce gurur içinde olduğundan dolayı ayağa kalkmadım. Fakat şimdi derviş olduğun için ayağa kalkıyorum.” der.

Sultan¸ sonra gazâya gitmek üzere Harkân’dan ayrılır. Sevmenât’a gelir. İçine mağlûb olma korkusu düşer. Birden atından inip¸ bir köşede Ebü’l-Hasan Hazretlerinin hırkasını eline alıp:

Yâ İlâhî! Şu hırkanın sahibinin yüzü suyu hürmetine¸ şu kâfirlere karşı bizi muzaffer kıl. Ganimet olarak ele geçireceğim her şeyi dervişlere vereceğim¸ diye dua eder etmez¸ düşman tarafında bir toz-duman ortaya çıkar. Düşmanlar¸ bu toz-duman içinde bir şey görmeyerek¸ kılıçlarını birbirlerine vururlar ve kendi kendilerini öldürürler. Sağ kalanları da dağılıp gider. O akşam Sultan Mahmûd¸ rüyâsında Ebü’l-Hasan-ı Harkânî Hazretlerini görür. Ebü’l-Hasan-ı Harkânî¸ Sultan Mahmûd’a:

– Allahu Teâlâ’nın dergâhında¸ hırkamızın yüzü suyu hürmetine zafer kazandın. Eğer o anda isteseydin¸ kâfirlerin hepsinin Müslüman olmasını sağlayabilirdin¸ buyurur.

Kaynak : 1- https://www.huzurpinari.com/arsiv-download/evliyalar-ansiklopedisi/8613-ebu-l-hasan-i-harkani

2-https://somuncubaba.net/edebiyat/dua-eyleyen-sultan/

Yahudi Çocuk Nasıl Müslüman Oldu?

Allah Rasûlü (SAV) bir gün Mescid-i Nebevi’ye giderken, yolda ezân ile dalga geçen yahudi çocuklarını duydu. 

Aralarından birinin sesi çok güzeldi ve o ezânı ağzını eğip bükerek söylüyor, diğerleri de ona gülüyordu.
Bizler olsak ne yapardık bu durumda?
Şiddet, hakaret…
Allah Rasûlü yolunu değiştirerek, çocukların olduğu yöne doğru yavaşça ilerledi.
Yanlarına yaklaştı, öncelikle elini kaldırarak selam verdi.
Bu, piskolojide; benden size zarar gelmez anlamındadır.
Ve az önce çok güzel bir ses duydum, o sizden mi geldi diye sordu.
Şu inceliğe bakar mısınız!
Çocuk, güzel ses deyince; sevindi. Tabi hemen öne atıldı, evet ben söyledim dedi.
Efendimiz ona ; senin sesin ne kadar güzeldir öyle.
Seni şu mescide götürsem, ordaki amcalara da söyler misin dedi. Çocuğun gururu okşanmıştı,
mutlu oldu.
Söylerim ama, ben ezânı bilmiyorum ki dedi.
Olsun ben öğretirim sana dedi Allah Rasûlü.
Ve peygamberimiz söyledi, çocuk tekrarladı. Bu şekilde ezberledi. Sonra efendimiz elinden tuttu, diğer çocuklar ile birlikte mescide gittiler.
Rasûlullah yol boyunca onun saçını okşamıştı.
Mescidde de okuyunca, oradaki sahabeler de güzel övgülerde bulundu çocuğa.
Kendini çok iyi hissetmişti çocuk.
Efendimiz çocuğa yaklaşarak: senin sesin çok güzel, ben seni Mekkeye göndersem, orada Kâbeye müezzinlik yapmak ister misin dedi.
Şu insan kazanma sanatına bakar mısınız…
Çocuk farkında bile olmadan müslüman olacak.
Oralarda, Kâbede müezzinlik yapmak, herkesin bildiği bir şey, çok konuşulan önemli bir şey.
Çocuk da bunu biliyor, büyük bir şey olduğunu biliyor ve çok hoşuna gidiyor bu durum,
kabul ediyor.
Ve yıllar sonra… işte bu çocuk Ebu Mahsûre…
*Sahabeden, Kâbe müezzinlerinden Ebu Mahsûre…*
Fakat onun diğer müezzinlerden bir farkı var; saçları çok uzun hatta o kadar uzun ki saçlarını sarıp bir keseye koyuyor, o şekilde geziyor. Onu gören ve bu olayın mâhiyetini bilmeyenler:
Yâ Mahsûre! Bir de müezzinsin! Neden kesmezsin bu saçlarını, bu ne hal diyor.
O böyle diyenlere içleniyor ve diyor ki;
Nasıl keserim ben bu saçları?
Bu saçlara kim dokundu siz biliyor musunuz?
Benden nasıl kesmemi istersiniz diyor.
Daha ne denir ki… Bu olay bize bir çok dersi bir arada vermiyor mu?
Bizler kendi çocuklarımıza bile böyle sabırlı böyle anlayışlı olamıyoruz.
ALLAH Rasûlü, yapılan hatayı, nelere çevirirken; bizler hataya hatayla karşılık veriyoruz her seferinde.
Hem de kendi canımızdan olan çocuklarımıza.

SONSUZ SALÂT VE SELÂM SANA OLSUN EY ALLÂHIN RASÛLÜ.