Kategori arşivi: DİNİ HİKAYELER

Başka Bir Mülke Yol Var mı?

İşittim ki, bir pir, sabaha kadar ibadetle meşgul olduktan sonra, seher vakti elini kaldırıp Cenabı Hak’tan hacet dilemiş.
Pirin kulağına: «Dilediğin olamaz. Bu kapıda senin duan makbul değildir. Var, başının çaresine bak. Fakat ruhunda izzeti nefis yok ise yalvar, dur» diye hafiften bir ses gelmiş.
Pir, hatifin sözüyle ibadetinden kalmamış; ikinci geceyi de yine zikr-ü ibadet ile geçirmiş.
Müritlerinden birisi pirin haline vâkıf olunca ona?
«Gördün ki dilediğin şey olmayacaktır. Beyhude yere dua edip durma!» demiş.
Pir hasretle gözlerinden yakut renkli yaşlar akıtarak: «A çocuğum, eğer bu kapıdan daha iyi bir kapı görseydim, buradan umudumu keserek o kapıya giderdim. O benden dizgini çevirmekle zannetme ki ben onun terkisinden çekilirim. Dilenci bir kapıdan mahrum dönebilir; fakat başka bir kapı daha varsa meraklanma öteki kapıya gider. Hâtiften işittim ki, bu mahalleye yol yokmuş, yani bu maksadım hâsıl olmayacakmış. Fakat ne yapayım ki başka bir mülke yol yoktur» diye cevap vermiş.
Pir bu sözü söyledikten sonra, bütün hulûs ve teslimiyetiyle secdeye varmış. O sırada canının kulağına hâtiften şu nida, gelmiş: «Bize lâyık hüneri yoksa da, kabul ettik. Çünkü bizden başka sığınacak bir şey tanımıyor.»

Hâtif= kaynağı belli olmayan bir ses 

Kaynak : BOSTAN GÜLİSTAN

Allah sana nasıl muamele etti?

Adamın biri bir kadına tutulur. Günün birinde kadın bir iş için yolculuğa çıkar. Adam de peşine takılır. Kafilenin mola verdiği bir sırada yol arkadaşlarının uykuya dalmalarını fırsat bilerek kadınla başbaşa kalmayı başaran âşık ona sırrını açar, Kadın adama «bak bakalım herkes uyuyor mu» der. Bu sözü, karşı tarafın arzusuna ram olmak üzere olduğu şeklinde yorumlayarak sevince kapılan âşık derhal yerinden fırlayarak kafilenin etrafında bir tur atar. Herkesin mışıl mışıl uyuduğunu görür. Kadının yanına dönerek «evet, herkes uyuyor» der. Bunun üzerine kadın adama «acaba Allah hakkında ne dersin, o da mı uyuyor» diye sorar. Adam «Allah uyumaz. O’nu hiç bir zaman ne uyku ve ne de uyuklama hali yakalamaz» diye karşılık verir. O zaman kadın der ki, «insanlar bizi görmüyorsa da şu anda uykuda olmayan ve hiç bir zaman uyumayan Allah bizi görüyor. Buna göre asıl O’ndan korkmalıyız»

Kadının bu sözleri üzerine adam Allah’dan korkarak tuttuğu kötü yoldan vazgeçer de kadının yanından ayrılır, evine döner.

Öİdüğü zaman bir tanıdığı onu rüyasında görür, «Allah sana nasıl muamele etti» diye sorar. Adam «Allah’dan korkarak o günahı işlemediğim için O beni affetti» diye cevap verir.

İslam Tarihinden Güzel Bir Misal : Hz.Musa (a.s.)’ın İffeti ve Genç Kızın Hareketi

Bir Sinekle Cennet veya Cehenneme Gitmek

Selmân-ı Fârisî Hazretleri (r.a.): “Bir sinekten dolayı bir kişi cennete, bir kişi de cehenneme girmiştir.”buyurdular. “Bu nasıl olur?” diye sordular.

Selmân-ı Fârisî (r.a.), “Sizden önceki zamanlarda yaşayan iki kişi yanlarında putları bulunan bir topluluğa rastladılar. Putlarına kurban vermeyen hiç kimsenin oradan geçmesine izin vermiyorlardı. Birisine, putlarımız için kurban ver, dediler. O da yanımda hiçbir şeyim yok, dedi. Bir sinek de olsa kurban ver, dediler. O da, bir sineği putlar için kurban etti ve oradan geçti. İşte bu kişi cehenneme girer. Diğerine de kurban vermesini söylediler. O da, ben Allâhü Teâlâ’dan başka hiç kimse için kurban kesemem dedi. Böyle dediği için onu öldürdüler. Bu kişi de cennete girer.” buyurdular.

HÂLİS NİYET

NİYET HAKKINDA HADİS-İ ŞERİFLER

HALİS NİYET HAKKINDA HİKAYE

Niyette ihlâslı Olmak

Müslüman amel etmeden nasıl ecir ve sevap kazanır?

***

 

***

“Âhirette rüsvay olmaktansa dünyada olmak yeğdir!”

***

YAKUP (A.S)’IN GÖZLERİ NİÇİN KAPANDI?

 

***

Gıybetin Fenalığı

***

                                  EVLÂT YETİŞTİRME

KÂMİL BİR MÜSLÜMAN OLMAK İÇİN TEMİZLİĞİN ÖNEMİ

Bütün güzellikleri bünyesinde barındıran yüce İslam dini, temizliğe çok büyük önem vermiştir.

Hadisi şerifte; ”Temizlik iman’dandır.”buyrulur.

Ayrıca hepimizin bildiği gibi; İslam’ın en temel ibadeti olan namazın farzlarından birincisi,” hadesten taharettir.” Yani abdestsizlikten veya gerekiyorsa cünüplükten temizlenmektir.

İkinci farzı ise,“ necasetten taharettir.” Yani bedenimizi, elbisemizi ve namaz kılacağımız mahalli, dinimizin pis saydığı, vücuttan çıktığında abdesti bozan şeylerden temizlemektir.

İslam alimleri temizliği maddi ve manevi olarak ikiye ayırır.

Maddi temizlik; bedenimizin, elbiselerimizin ve bulunduğumuz mahallerin, çevremizin temiz tutulmasıdır.

Manevi temizlik ise kalp ve ruhlarımızın her türlü kötülükten, günahtan arınmasıdır.

Ancak bu iki unsur birbirinden bağımsız değildir. İçi temiz olanın dışı da temizdir. Dışını temizleyen kişinin de içini temizlemesi kolay olur.

Nitekim, abdestin farziyyetinden bahseden, Maide suresinin 6.ayeti kerimesinin sonunda  Cenabı Hak şöyle buyurur:

 “Hz. Allah(bu abdest ve teyemmüm emriyle) size bir güçlük çıkarmak istemez, fakat sizi (maddi ve manevi kirlerden) temizlemek ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak ister. Ola ki şükredersiniz.”

O halde bir Müslüman için beden, elbise ve çevre temizliği insani bir güzellik olmakla beraber İslami bir vecibedir. Ve Allah’ımızın emridir.

Temizlik bazı ibâdetlerin ön şartı olduğu gibi, sıhhat ve âfiyetin de vazgeçilmez unsurudur. Ayrıca rızkın artmasına sebeptir.
Hadis-i şerifte, “Temizliğe devam et ki, rızkına genişlik verilsin.” buyrulmuştur. Başka bir hadisi şerifte ise ;”Yemeğin bereketi yemekten önce ve sonra elleri yıkamaktadır.” buyrulur.

Şahsi temizlik içerisinde ağız ve diş temizliğinin de hususi yeri vardır.

Bununla alakalı  bazı hadisi şeriflerde şöyle buyrulur:

“Ağzınızı temizleyin, çünkü ağzınız Kur’an-ı kerim yoludur.”

“Tırnaklarınızı kesip gömün! Ağzınızdaki yemek kırıntılarını temizleyin ve misvak kullanın! Yanıma, dişleri sarı, ağzı kokar vaziyette gelmeyin!”

“Sarımsak yiyen, kokusu gitmeden mescidimize yaklaşmasın, insanın rahatsız olduğu şeylerden melekler de rahatsız olur.” (Taberani)

Buradaki ikazlarda  şahsi temizlik kadar kul hakkı da ön plana çıkmaktadır. Çünkü  din kardeşine eza vermek haramdır.

Bundan hareketle özellikle camilere gelirken temiz olmaya(ister parfüm olsun, ister esans olsun) ağır koku sürünmemeye, çoraplarımızın da temiz olmasına dikkat etmeliyiz.

Camiye cemaate gelen kişinin  çorabının; üzerinde rahatça secde yapabilecek kadar temiz olması gerektiğini ifade buyrulur. Bundan maksat elbette ki camiden men etmek değil; temizliğe dikkattir. Ayrıca kul hakkına da riayettir.

Onun için şahsi temizlik kadar çevre temizliği de mühimdir.

Sevgili Peygamberimiz(sas),  “Avlularınızı ve meydanlarınızı temiz tutunuz.”buyurdular. Bir başka ifadelerinde ise; “Laneti gerektiren iki hareketten sakınınız.” buyurdular. O iki şey nedir diye sorulduğunda; “İnsanların gelip geçtikleri yerleri ve gölgelendikleri yerleri kirletmektir.” cevabını verdiler.

Buraya kadar temizliğin maddi kısmını anlattık. Ancak, beden temizliği kadar, hattâ ondan da önce kalp temizliği, niyet dürüstlüğü, ahlâk güzelliği gerekir. Nitekim niyeti temiz olmayanın ibadeti halis olmaz, dolayısıyla, Allah katında kabul görmez. Bu sebeple Müslüman’da kalp temizliği ile beden temizliği birleşmeli, ancak bu şekilde kâmil bir Müslüman olunacağı bilinmelidir.

Ayeti kerimede şöyle buyrulur:

“Şüphesiz ki Hz.Allah,(günahtan vazgeçip)çokça tevbe edenleri de sever, çok  temizlenenleri de sever.” (Bakara, 222).

Hadisi şeriflerde ise şöyle müjdelenir:  “İslam temizlik dinidir.

Temiz olun! Cennete ancak temiz olanlar girer.” (Deylemi).

”Her şeyi iyi temizleyin! Temizlik imana, iman da Cennete götürür.” (Taberani)

Maddi ve manevi temizliğin en önemli unsurlarından birisi de abdesttir.
Abdest, mümin için daima ibadet halinde olmaktır. Onun için sadece namaz gibi
abdestin farz olduğu zamanlarda değil, her daim abdestli olmaya çalışmalıdır.
Çünkü abdest; Günahların affına ve cennette derecelerin yükselmesine vesiledir. Hz.
Allaha yakınlıktır ve Nur’dur.
Bu bakımdan ibadet hayatımızda çok önemli bir unsurdur.
Abdestin nasıl alındığını hepimiz biliriz. Ancak abdest almadan önce dikkat etmemiz gereken en mühim mesele tuvalet temizliğidir.
Dilimizde kısaca Taharet kelimesi ile ifade ettiğimiz tuvalet temizliğinde üç
kavram vardır. Bunlar; İstinca, İstinka ve istibra’dır.
İstinca, bir kimsenin def-i hâcetten sonra pisliğin çıktığı yeri kabaca
temizlemesidir.
İstinka, istincada mubâlağa yapmaktır ki; büyük tuvaletimizi yaptığımızda;
önce münasip kuru bir şeyle silmek, sonra su ile yıkamak sonra da kurulamakla
olur.
Bu temizlikte tuvalet kağıtları büyük kolaylıktır. Onun için necaseti önce
tuvalet kağıdı ile almak, sonra su ile iyice temizlemek, sonra da yine tuvalet
kağıdı ile kurulamak, necasetten eser kalmayıncaya kadar temizlenmektir. Su ile
yıkarken de sol elimizi kullanmak, elimizi necasete değirmeden ıslatmış olmak
da ayrıca mühimdir. Çünkü kuru el ile temas edildiğinde, derimizdeki
gözeneklere necaset nüfuz etmekte ve elden çıkması zorlaşmaktadır.
İstibra ise erkeklerin dikkat etmesi gereken küçük abdestle ilgili çok mühim bir
husustur. Erkeklerin idrar yaptıktan sonra gelen idrarın akıntısını ve sızıntısını
tamamen kesip gidermeleridir. Şöyle düşünelim: Bir bardak suyu hızla boşaltıp
sonra bardağı tekrar doğrulttuğumuzda su boşalmakla beraber bardağın dibine
damla denecek kadar az bir miktar su yeniden birikir. İşte bunun gibi küçük
abdestimizi yaptığımızda da hemen tamamen akıntı ve sızıntı
kesilmeyebilir, idrar yollarımızda az bir miktar da olsa kalmış olabilir. O
kalıntıdan da iyice temizlenmeliyiz.
Onun için idrarımızı yaptığımızda kurulanmak, o bölgeyi sıvazlamak, öksürmek,
mesanenin üzerini hafifçe bastırmak, oturup kalkmak, yeniden silinip kontrol
etmek gibi hareketlerle hiçbir sızıntı kalmayıncaya kadar tamamen
temizlenmeyi beklemeliyiz.

Bütün bunlarla beraber, daha sonra yeniden oluşacak sızıntıya karşı da
gerekiyorsa tuvaletten çıkıp bir miktar beklemek, yürümek ve tekrar kontrol
etmek gibi tedbirleri alarak akıntı ve sızıntıdan emin olmalıyız.
İdrar deliğine ucu dışarı çıkmayacak şekilde pamuk konarak da sızıntının dışarı
çıkması engellenebilir.
Bunlar yapılmadan hemen abdest alınırsa, biz farkında olmadan herhangi bir
sızıntı ile çamaşırımız kirlenebilir, dahası abdestimiz bozulabilir ve
namazlarımız ve ibadetlerimiz hep tehlikeye gider.
Bu bakımdan, İslam alimleri erkeklerde istibra’nın vacip olduğuna
hükmetmişlerdir.
Sevgili Peygamberimiz (sas) de  hadisi şeriflerinde bizleri şöyle ikaz etmektedir.
”İdrardan sakının çünkü kabir azabının ekserisi bundandır.” (Taberani)
Bu hadisi şeriften anlaşılan o ki, kabirde önce imandan sorulacak, sonra
müminlerin namaz hesabı başlayacaktır. Namazdan önce de abdest ve taharet
gerektiği için idrara dikkat etmeyen pek çok Müslüman burada zorlanmaktadır.
Bununla beraber, bu gayretler de Allah’ımızın emri olan bir ibadeti yerine
getirmenin hazırlıkları olduğu için hepsinin ibadet değeri taşıdığını
unutmamalıyız.

Cenab-ı Hak, Tevbe suresi 108. ayeti kerimesinde, Resulullah efendimiz (sas) e; ilk günden takva ile temeli atılan Kuba mescidinde namaz kılmayı emrederken oranın halkından şu şekilde övgüyle bahsediyor:
“Orada tertemiz olmayı seven, isteyen kimseler vardır. Allah (cc) da çok temizlenenleri sever.”
Bu övgü ve muhabbete mazhar olan Kuba ehline bunun sebebi sorulduğunda onlar; o devrin imkânları ile tuvalet temizliğine çok dikkat ettiklerini, önce taşla, sonra suyla temizlenip, bezle kurulandıklarını anlatmışlardır.
Görülüyor ki, maddi temizlik manevi temizliğe, o da Cenabı Mevla’nın muhabbetine kapı açmaktadır.
O İlahi sevgiye nail olabilmek ise dünya ve ahirette en büyük kazançtır.

***

ELLERİN TEMİZLİĞİ

(TIBB-I NEBEVİ’DEN)

SENİN ZARARINI BEN ÖDEYECEĞİM.

Osmanlıların ilk Şeyhülislamı Molla Fenari Hazretleri (1350-1431) Şeyhülislam olmadan önce Bursa kadısı idi. Onun kadılığı sırasında bir adam pazardan bir at satın aldı. Fakat alış-verişin hemen arkasından atın hasta olduğunu fark etti.

Geri vermesi gerekiyordu, ama satın aldığı adamı zorluk çıkartır, atın hastalığını kabul etmez diye önce kadıya gidip resmi kanaldan işi sağlama bağlamak istedi.

Mahkemeye gittiğinde kadıyı (Molla Fenari) yerinde bulamadı. işini ertesi güne bıraktı. Fakat at o gece öldü. Adam ertesi gün olanları kadıya anlattı, mağdur olduğunu, ne yapması gerektiğini sordu.

Molla Fenari:

-Senin zararını ben ödeyeceğim, dedi. Adam hayretle kadıya baktı: 

Niçin siz ödeyeceksiniz, konuyla ilginiz ve suçunuz yok ki, dedi.

Molla Fenari Hazretleri:

-Evet öyle görünüyor ama aslında benim de suçum büyük. Eğer sen dün makamıma geldiğinde ben yerimde olsaydım, olaya müdahale eder, atı geri verdirir, paranı iade ettirirdim.

At da sahibinin elinde ölmüş olurdu. Bu imkân şimdi yok olmuştur. Senin zararına benim makamımda bulunmamam sebep olduğu için zararını ben ödeyeceğim, dedi ve ödedi.

***FIRINCININ DUASI tıklayınız…

Kimlerin Kalpleri Ölmez?

Mübarek Ramazan-ı şerifin sonuna geldik. Elimizin altından kayıp giden bu mübarek ayın hakkımızda şefaatçi olmasını ümit ederek, son günleri ve hatta saatleri bile değerlendirmenin gayreti içerisindeyiz.

Bu fırsatlardan  birisi Ramazanın son gecesi, yani son teravih kıldığımız gece; bir diğeri de bayram gecesi ve sabahıdır. Yani teravih kılmadığımız ve hepimizin bayram hazırlıkları ile meşgul olduğu o son gece.

Hadisi şerifte müjdelendiği üzere bu geceler Ramazan-ı Şerif boyunca affedilen, mağfiret edilen ve Cehennemden azat edilip Cennetlikler defterine kaydedilenlerin adedince, müminler bu mükafatlara nail olacaklardır. Yine; her iki bayram gecesi (yani Ramazan ve Kurban bayramlarına çıkacağımız gecelerde)yapılan dualar reddedilmez, o geceleri ihya edenlerin kalpleri ölmez. Bu bakımdan o gece ve bayram sabahı tecelli edecek  büyük Rahmet ve mağfiret sağanağından mahrum kalmamanın gayreti ve heyecanı içerisinde olmalıyız.

Bu Rahmet iklimi içerisinde, Ramazan-ı Şerifte yaptığımız bütün ibadetlerimizin eksiklerini giderecek, adeta Ramazan-ı Şerifin ve Oruçların Sehiv secdesi sayılan, kısaca fitre dediğimiz Sadaka-i Fıtır’dan da birkaç kelime bahsetmek istiyorum.

Fitre; Ramazan ayının sonuna yetişen ve aslî ihtiyaçlarının dışında nisap miktarı mala sahip bulunan her Müslüman’ın vermesi vâcib olan sadakadır. Fıtrat yani yaratılış sadakası demektir.

 Allâh(cc)’ın bizleri en güzel varlık olarak yaratmasına mukabil bir teşekkür; Ramazan ayına kavuşma, rahmet-mağfiret ve feyzinden istifâde etme nimetine bir şükürdür.

 Nisap miktarı ise zekâtla aynıdır. Ancak zekâtta olduğu gibi malın üreyici olması ve üzerinden bir sene geçme şartı yoktur.  Kişinin bakmakla yükümlü olduğu şahıslara da vâciptir.

         (Fitrenin Vâcib olma vakti Ramazan bayramının birinci günü fecrin doğuşundan başlayıp bayram namazından çıkma anına kadardır. Bununla beraber vaktinden evvel de verilebilir. Tabî ki efdal olan, fakir ve yoksulların ihtiyaçlarını bayramdan evvel karşılayabilmeleri için, önceden veya vaktinde vermektir.)

Fitrenin miktarı, kişinin kendi yediğinin ortalamasından, bir günlük; yani iki öğünlük yemek bedelidir. En azı camilerin girişlerinde ilan edilir. Ancak, mümkünse o miktarın da üstüne çıkmaya çalışmak akıllıca bir iştir. Çünkü sene içerisinde vereceğimiz hiçbir sadaka bunun yerini tutmayacaktır. Rahatsızlığından dolayı oruç tutma imkanı olmayanların vereceği oruç fidyeleri de aynı miktardadır.

Fitrenin veriliş yerleri zekat ile aynıdır.

 Peygamber Efendimiz(sav) bayram namazını kılmazdan evvel eshâbına sadaka-i fıtır ile emreder ve  “Muhakkak sadaka-i fıtrını veren kurtuldu” meâlindeki (A’la süresi 14.) âyet-i kerîmeyi okurlardı. Ayrıca hadîs-i şeriflerinde de fitre ile alakalı olarak şöyle buyururlardı: ”Sadaka-i Fıtır, Oruçlu için hatalı ve çirkin sözlerden temizlik, yoksullar için yemektir. Kim onu bayram namazından önce verirse o makbul bir sadakadır, kim de bayram namazından sonra verirse o sadakalardan (herhangi) bir sadakadır.”

 “Ramazan orucu, semâ ile arz arasında askıdadır. Oradan yukarı ancak sadaka-i fıtır ile yükselir.”

“Sadaka vermek malı eksiltmez. Kul başkalarının hatalarını bağışladıkça Allah’da onun şerefini artırır, Kul Allah için tevazu gösterdikçe Allah da onu yükseltir.” (Müslim, Birr 69)

Sadaka belâları defeder, ömrü uzatır, kötü ölüme mani olur.”

”Sadaka vermekte acele edin, çünkü, bela sadakayı geçemez.”

HIZIR A.S. NİYE KÖLE OLDU?

Hızır Aleyhisselam sık sık insanların arasından ayrılır halvet eder kendi nefsi ile mücahade eder. Bir gün beni İsrail sokaklarında dolaşırken bir köle yaklaşıp ondan Allah için bir sadaka ver dedi.

 Hızır Aleyhisselam verecek bir malı olmadığından, benim sana verecek hiçbir şeyim yok ki dedi. Ama köle ısrarla bana Allah için ver, zira sen nurlu ve merhametli bir insansın deyince daha fazla dayanamaz peki öyleyse mademki Allah aşkına dedin. Beni yanında pazarda götür bir köle gibi sat parası senin olsun der.

 Adam, Hızır Aleyhisselam’ı pazarda 400 dirheme satar. Hızır Aleyhisselam köle olarak alan adam ona fazla bir iş vermek istemese de, o:

 ”Ben yaşlıyım ama bir genç gibi çalışır size hizmet ederim” der. Hızır Aleyhisselam satın alan adam inançsız bir kimse olmasına rağmen merhametli birisidir. Nitekim adamın büyük bir hurmalık bahçe duvarı örülecektir, altı kişinin yapacağı işi Hızır Aleyhisselam verir, kendiside bir saatliğine evden ayrılır. Birde gelir bakar ki bir saat içinde koca bahçe duvarı örülmüş:

 “Bunu sen tek başına mı yaptın?”

 ”Evet” cevabını verir.

  Adam duruma şaşırır ve ona derki:

 ”Bu oturduğumuz ev bize yetmiyor bahçenin bir tarafına bir ev inşaa etmek istiyorum bana yardım et.” Hızır Aleyhisselam ise ben tek başıma bu işi yaparım deyip işin başına geçer. Bir gün gibi kısa bir zaman diliminde bunu yaptığını gören adam:

 ”Sende bir sır var, sen kimsin? Melek misin, cin misin” der. Hızır Aleyhisselam:

 ”Ben Allah’ın yarattığı aciz ve garip bir kulum, sırf Allah adına köle oldum,” der. Sonra da başından geçen hadiseyi anlatır adama. Adam bu olay üzerine:

 “Sen Allah için köle oldun satıldın, şu dini bana bir anlat”, der. Hızır Aleyhisselam’ı dinleyen adam:

 “Benden bir isteğin var mı?” diye sorar ve Hızır Aleyhisselam:

 ”Beni serbest bırakın Rabbime ibadet edeyim, ama yinede siz bilirsiniz” der.

 Bu söz üzerine adam ağlamaya başlar:

 “Mademki sen Allah için köle oldun satıldın, bende hem senin söylediklerine iman ettim hem de seni Allah için serbest bıraktım” der. Hızır Aleyhisselam Yüce Rabbisine secde eder ve şükürler olsun der.

Kaynaklar:

 1 Evliyalar Ansiklopedisi,

 2 Ruhul Beyan,

 3 Futuhatı Mekkiye,

 4 Tibyan Tefsiri,

 5 Miratı Kainat

Hızır Aleyhisselam, Niçin Ümmet-i Muhammed’den Olmak İçin Dua Etti?

HELAL EKMEĞİ NEDEN YEMEDİ?

Hızır Olduğunu Söylerim.


Huzur ve Saadetin Kıymetini Bilmek

Bir pâdişâhın acemi bir kölesi vardı. Bir gün bu köle ile gemiye binmişti. Köle o zamana kadar hiç gemiye binmemiş ve deniz görmemişti. Gemi yolculuğunun bir takım sıkıntıları ve zorlukları vardı. Köle, gemi limandan ayrıldığı andan îtibaren titremeye başladı. Ne yaptılarsa köleyi sâkinleştiremediler. Gemide âlim bir kişi vardı. Hükümdâra;

Müsâde ederseniz ben onu susturayım” dedi.

Hükümdar da o zâta izin verdi. O zât, köleyi denize attırdı. Köle birkaç kere suya battı, çıktı. Geminin bir tarafına can havliyle tutundu. Onu saçından tutup gemiye aldılar. Bu olaydan sonra köle, köşesinde sessiz ve sâkin oturdu. Hükümdar âlimden bu işin hikmetini sordu. O da;

Köle suya girmeden evvel, gemideki selâmetin kadrini ve kıymetini bilmiyordu. İşte huzûrla, saâdet ve sıhhat de böyledir. Huzûr içinde yaşıyan, mesûd olan, bir felâkete uğramadıkça, o huzûr ve saâdetin kıymetini bilmez. İnsan hasta olmadıkça da, sağlığının kıymetini bilmez” dedi.

Kaynak : Sa’dî-i Şîrâzî – Gülistan

NİMETİ İDRAK EDEBİLMEK

99. İslam halifesi ve 34.Osmanlı padişahı Sultan 2.Abdülhamid Han

Bugün 10 şubat 2022. Bundan 104 sene önce, 10 Şubat 1918’de irtihal eden Büyük İslam halifesi, Osmanlı Hakanı Sultan 2.Abdülhamid Han’ın vefatının 104. Yıldönümü. Tarihimiz içerisinde en mağdur, en çok hakkı çiğnenen, iftiralara maruz kalanlardan biri de Sultan 2.Abdülhamid Han’dır.

Her ne kadar bugün, üzerindeki sis perdesi kısmen kalkmaya başlasa da yine o zatı daha çok tanımaya bu milletin ihtiyacı var. Çünkü o, vazifesini layığı ile yerine getirip, Cenab-ı Mevla’nın huzurunda, Sevgili Peygamberimizin (sas) maiyyetindedir. Ama ona ve millete düşmanlık edenlerin iki yakaları bir araya gelmemektedir.

İslamiyette ırkçılık, kavmiyetçilik, üstün ırk yoktur. Üstünlük takvadadır.

Hz. Ömer efendimiz, “Biz zelil ve hakir bir kavim idik İslamla şeref bulduk.” buyurmaktadır. O halde şeref İslamda ve Kur’an-ı Kerimdedir.

Bu itibarla ecdadımız da İslamla şereflenmesinden itibaren bu yüce dinin potasında kendi benliğini eritmiş ve ona hizmette daima önde olmuştur.

Bilhassa Sultan Tuğrul beyden başlayarak, Selçuklu ve Osmanlı sultanları yüce dinimize çok büyük hizmetler yapmışlardır.

Bir taraftan siyasi ve askeri olarak İslam dünyasını dış tehditlerden korurken, içerideki zararlı fikirler, Ehli Sünnet dışı akımlardan da korumak için medreseler kurmuşlar, İlim adamları yetiştirmişlerdir.

Bu bin yıllık tarihte, gerek Selçuklu ve gerekse Osmanlı sultanları içerisinde daha büyüğü, daha çok veya daha az başarılı olanı çıkmıştır.

Ancak İslama hizmet, Kur’ana hizmet, Mübarek beldelere hürmette; ayrıca halkına hizmet, adalet ve şefkat hususunda farklı düşünen veya yanlış yapan olmamıştır. Onun için böyle bir ecdada ve tarihe sahip olmak bizlere daima güç vermekte, bir o kadar da hizmetle alakalı mesuliyetler yüklemektedir.

İşte bu gün yad etmeye çalıştığımız Sultan 2.Abdülhamid han, bu şerefli mazide bizi en çok gururlandıranlardan biridir.

Öyle ki,zaman geçtikçe kıymeti daha çok anlaşılmakta,kendisini tanıyanlar hayran olmaktadır.

Abdülhamid Han Hz. 34 yaşında tahta geçmiş,33 sene tahtta kalmış, Osmanlı devletinin 34.padişahı ve 99.İslam halifesidir.

Osmanlı Devletinin en sıkıntılı bir döneminde devlet idaresine geçti.

33 sene kargaşadan, savaştan, gösterişten, israftan uzak bir şekilde ülkenin imarı, halkın refahı için gecesini gündüzüne kattı.

Amcası Sultan Abdülaziz Hanın, saflığının iyi niyetinin kurbanı olarak şehit edildiğini görmüştü. Onun için her türlü gizli ve kirli işlerden haberdar olup devlet ve milleti bu  tehlikelerden korumaya çalıştı. Bunu yaparken de adaletten ve merhametten ayrılmadı. Hadis-i şerifte şöyle buyruluyor: “Verdiği hükümlerde, ailesinin ve halkın yönetiminde adaletli davranan yöneticiler, kıyamet gününde Allah Teâlânın yanında nurdan yüksek koltuklar üzerinde otururlar.”(Müslim, İmâre 18)

İşte bu müjdeye layık olarak,Sultan Abdülhamid; Müslüman olsun, gayri müslim olsun, kendisini sevsin veya düşmanı olsun,hiç kimseyi dışlamadı, adaletten ayrılmadı.

Kendi canına kast edip suikast kuranları bile affedip, sonra devlet hizmetinde kullandı. Abdestsiz hiç bir evrakı imzalamadı. Uyumadan, istirahat etmeden, gece gündüz devlet ve milleti için; hatta halife sıfatı ile tüm İslam alemi için çalıştı çırpındı, gece seher vakitlerinde tesbih namazları kılıp gözyaşı döktü. Onun ibadet ve takva ehli bir mümin olduğuna dost-düşman şahitliik etti. Alimlere, Evliya’ya çok hürmet ederdi..

 “Uyanın! Allahın dostları için korku yoktur. Onlar mahzun da olmazlar. Onlar ki iman edip takva üzere olanlardır. Onlara dünya hayatında da, ahiret hayatında da müjdeler, mutluluklar  vardır. Allah’ın sözlerinde bir değişiklik yoktur. İşte bu en büyük kurtuluştur.”   (Yunus suresi 62-64)

Osmanlı Hakanı Sultan 2.Abdülhamid Han 33 senelik saltanatı müddetince memleketi baştanbaşa imar etti. Önceki dönemlerde ihmal edilmiş pek çok konuya el attı. Ulaştırma, Eğitim, Sağlık, Bayındırlık sahalarında yapılanlar en dikkat çekenlerdi. O zamanın en modern iletişim aracı olan telgraf hatlarını ülkenin her yanına yaydı. Devlet gelirlerinden çoğu önceki dönemlerden alınan borçlara gidiyordu. Bununla beraber o kısıtlı bütçeyle yapılanlar hayret vericidir. O, Bir kavmin efendisi ona hizmet edendir.” hadisi şerifine layık olarak halkının daima hizmetinde oldu.

Dış ilişkilerde, macerayı sevmezdi. Mümkün mertebe barışçıl yollarla meseleleri halletmeye çalıştı. Düşmanlarının ve rakiplerinin bile hayran kaldığı siyasi dehası ile bütün Avrupa devletlerini birbirleri ile uğraştırıp ülkeyi onların zararlarından korumaya çalıştı.

Bütün tarihçilerin ortak görüşü; bu gün doğu ve güneydoğu bölgemiz bizlerde ise bunu Abdülhamid Hana borçluyuz. Avrupalıların baskılarına rağmen Türkiye’nin doğusunda bir Ermenistan kurulmasına yol açacak uygulamaları hiçbir zaman kabul etmedi. Bu sebeple söz konusu azınlık, isyanlar çıkardı, suikastlar tertip etti. Buna rağmen geri adım atmadı

Diğer taraftan Avrupalı misyonerler vasıtasıyla Güneydoğuda Müslüman Kürt kardeşlerimiz üzerinde sinsi oyunlar oynayıp onları bizden koparmak isteyenlerin oyunlarını başarıyla bozdu. Kürt aşiretlerin ileri gelenlerini saraya davet eti, çocuklarını İstanbul’da okuttu.

Dini duyguları son derece yüksek olan bu insanlar, azıcık bir ilgi ile devletlerine sımsıkı bağlandılar.

Kürt aşiretlerinden Hamidiye adı ile askeri milis birlikler oluşturdu.

Ermeni isyanlarını bunlarla bastırdı.

1.Dünya savaşı başlayınca, büyük paralar vererek bölge halkını devletimize karşı kışkırtan İngilizlere; “bu İslam Hıristiyan savaşıdır, sizinle olamayız.” deyip çantaları para dolu İngiliz ajanlarını eli boş gönderdiler.

 Elbette ki bunda Sultan Abdülhamid hanın zamanında gösterdiği sıcak ilginin büyük tesiri vardır.

Onun en anlamlı projelerinden biri de İstanbul’u Medine-i Münevvere’ ye Devletin kalbini, kainatın kalbine bağlayan demiryoludur.

 O günün teknolojisi, siyasi ve ekonomik şartları düşünüldüğünde bu projenin büyüklüğü daha iyi anlaşılır. Padişah demiryolunun hizmete açıldığı 1908 senesinde Medine-i Münevvere de kurdurduğu bir elektrik santrali ile Mescidi Nebeviyi elektrikle aydınlatmıştır. Henüz İstanbul’da kendi sarayında elektrik yoktu.

( Demiryolunun son 10 km’sini keçe ile kaplatması, Mübarek beldeye yaklaşırken, motorların kapatılıp sessizce, tevazu ile girilmesi, onun Sevgili peygamberimiz (SAS)e karşı duyduğu muhabbet ve edebin can alıcı örneklerindendir.)

O, bütün Müslümanların halifesi idi. Devrinin imkânsızlıklarına rağmen bütün dünya Müslümanları ile ilgilendi. Afrika’nın pek çok kabilesinden İstanbul’ a talebeler getirtip okuttu eğitimleri ile ilgilendi. Onların dillerinden İslam İlmihali bastırıp gönderdi. Doğu Türkistan ve Çin’deki Müslümanlarla ilgilendi. Çin Müslümanları Pekin’de onun adına Hamidiye Üniversitesi kurdular. Hint Müslümanları üzerinde çok büyük sevgi ve muhabbet tesis etti. Ondan sonraki dönemlerde de bu bağlılık devam etti.

Filistin’de bir Yahudi devleti kurmak için çalışan Siyonistlere fırsat vermedi. Osmanlı devleti ağır borç yükü altında olduğu için büyük paralar vererek bu emellerine ulaşacaklarını zannedenlere şu cevabı verdi: “Bu topraklar bana ait değildir. Ecdadımın kanıyla sulanmıştır, para ile satılamaz.”

Bu söz, her şeyi maddeyle ölçen, para ile her şeyi elde edeceğini zannedenlere, parası ile şımaranlara verilmiş en güzel bir cevaptır.

Dünya durdukça bu asil duruş daha da değer kazanmaktadır.

Ayeti kerimede şöyle müjdelenir:

“İman edip salih amel işleyenlere gelince, şu bir gerçek ki biz o güzel işler yapanların işlerini, ecir ve sevaplarını zayi etmeyeceğiz.”     KEHF Suresi 30. ayet

Ne mutlu! Kısacık dünya hayatını; İmanla, ihlasla,hizmetle tamamlayıp ebedi mükafaata nail olanlara…

ENDONEZYA NASIL MÜSLÜMAN OLDU?

Kendi halinde bir tüccardı. Bir gün kumaşları gemiye yükledi. Endonezya’ya gitti ve oraya yerleşti. İşini orada devam ettirdi. Kumaşları kaliteliydi. Tam da o bölge halkının aradığı cinstendi. Kendisi kanaat sahibi bir insandı tüccarın. Kazancı az olsun, temiz olsun düşüncesindeydi.

Bir gün geç geldi iş yerine. Ama kasada fazlaca para vardı. Belli ki, tezgahtar iyi bir kâr elde etmişti sattığı mallardan. Merak etti, sordu: 

-Hangi kumaşlardan sattın?
-Şu kumaştan efendim.
-Metresini kaça verdin?
-On akçeye.
-Nasıl olur?” diye hayret etti, tüccar.
-Beş akçelik kumaşı on akçeye nasıl satarsın? Bize hakkı geçmiş adamcağızın. Görsen tanır mısın onu?

Tezgahtar gitti, müşteriyi buldu, getirdi.

Dükkan sahibi müşteriyi karşısında görür görmez, helâllik istedi ve fazla parayı müşteriye uzattı. Müşteri şaşırmıştı. Böyle bir durumla ilk defa karşılaşıyordu.
-Ne demekti hakkını helâl et?

Olay kısa sürede dilden dile dolaştı. Çok geçmeden kralın kulağına kadar vardı.

Sonunda kral kumaş tüccarını saraya çağırdı ve sordu:
-Sizin yaptığınız bu davranışı daha önce biz ne duyduk, ne de gördük. Bunun aslı nedir?

-Ben, dedi tüccar,

Müslüman’ım. İslâm dini böyle emreder. Müşterinin bana hakkı geçmişti. Dolayısıyla kazancıma haram girmişti. Ben sadece bir yanlışı düzelttim.

Kral,
-İslâm nedir, Müslümanlık nedir? gibi peş peşe sorular sordu.

Tüccar, birer birer sorularını cevapladı. Kral ilk defa duyuyordu böyle bir dinin varlığını. Fazla zaman geçirmeden İslâm’ı kabul etti. Daha sonra kısa süre içinde de halk Müslüman oldu.

250 milyonluk nüfusa sahip olan bugünkü Endonezya’nın Müslümanlığı kabul etmesindeki sır sadece beş akçelik bir kumaş ve hakkaniyete uygun küçük(!) bir davranış idi…

Yapılan tek şey vardı sadece:
İnandığı gibi yaşamak, sahip olduğu güzellikleri çevresiyle paylaşmaktı. Efendimizin müjdesi herkese açık: “Doğru ve güvenilir tüccar, kıyamet gününde peygamberler, sıddıklar (doğrular) ve şehitlerle beraberdir.”

Yani, asıl olan söz dili değil, hal diliydi.

Konuşmaktan çok yaşamaktı. İnandığı gibi

anlatmaktan ziyade inandığı gibi yaşamaktı…