Kategori arşivi: DİNİ HİKAYELER

Ameller nasıl şekle bürünür?

Resulullah’ın(s.a.v.) manevi sûreti şeriattır. Şeriat kuvvetli olursa sûret de kuvvetli olur.

Babam Şeyh Yakup Efendi (.a.) anlatırdı. Sulûkumun ilk zamanlarında ben ne amel işlesem hemen gelir karşımda bir şekil alırdı. Bir gece yatsı namazını kılmıştım. Gayet güzel bâkire bir cariye gelip karşıma dikildi. Fakat baştan ayağa çıplaktı. Ben gözlerimi kapattım,

-“Var git karşımdan” dedim.

-“Nasıl giderim ki, ben senin kıldığın yatsı namazınım. Ben senden bir an olsun ayrılamam” dedi. Ben de

-“Peki niçin çıplaksın” dedim. Bana şöyle cevap verdi.

-“Benim elbisem sünnet idi. Sen sünneti kıldıktan sonra falan derviş ile dünyevi bir konuda konuştun. Sünnetin sevabı gitti, ben de çıplak kaldım. Senin amellerin içinde, kıyamete kadar çıplak olarak kalıp, utanacağım.”

Merhum babam bunun üzerine:

-“Bundan sonra  farz ile sünnet arasında konuşmayı terk ettim” dedi.

Bu kıssadan anlaşılacak şeyler şudur:

Ameller bir şekle bürünürler. Şeriatın da bir şekil ve sûreti vardır. Bu şeklin tam teşekkül etmesi için, ibadetlerin şartlarına riayet gerekmektedir.

 Kaynak : Yusuf Bin Yakup el-Halveti

 Tenbîhü’l-Gabi fi Rü’yetin-Nebi  Sayfa 87-89

 Bedir Yayınevi

Kurt Hangi Kadının Çocuğunu Götürmüş?

Davûd Aleyhisselamın devrinde iki kadın yanlarında kendilerinin iki oğlan çocukları bulunduğu halde yolda giderlerken kurt gelerek onlardan birinin büyük kadının çocuğunu hemen kapıp gider.

Bunun üzerine çocuğunu kurt kapan büyük kadın eşi küçük kadına:

-Kurt senin çocuğunu götürdü, der

Öbür kadın:

-Hayır. Kurt senin çocuğunu götürdü, der

Nihayet bu iki kadın muhakemelerini Davûd Aleyhisselama arz ederler

O da kurdun kaptığı çocuğun küçük kadına sağ kalan çocuğun da büyük kadına ait olduğuna

hükmeder

Bunlar muhakemeden çıkıp Davûd Aleyhisselamın oğlu Süleyman Aleyhisselama giderler

Davûd Aleyhisselamın verdiği hükmü haber verirler.

Süleyman Aleyhisselam:

-Haydi bana bir bıçak getiriniz de çocuğu bunların arasında ikiye ayırayım deyince küçük kadın:

-Aman öyle yapma Allah sana rahmet etsin. Bu çocuk o kadınındır, der

Bunun üzerine Süleyman Aleyhisselam çocuğun küçük kadına ait olduğuna hükmeder.

Kaynak: Asım KÖKSAL Peygamberler Tarihi

***

Beğendiyseniz ŞAŞKIN HIRSIZ  isimli yazımızı da tavsiye ederiz.

Halife Hz.Ömer’in(r.a.) Kaybettiği Dava

Hicretin 17. senesinde Halife Hazreti Ömer, ziyaretçi çokluğundan dolayı Resulüllah’ın mescidini genişletmek istemişti. Bunun için Türbe-i Saadet’in etrafındaki arsaları istimlak edip mescide katması gerekiyordu.
Çevredeki arsa ve ev sahiplerine tekliflerde bulundu:
Evinizi, arsanızı Resulullah’ın mescidini genişletmek için satın almak istiyorum. Kimse malına değerinden aşağısını vereceğimi sanmasın. Herkes kıymetini söylesin, gönlünden geçirdiği fiyatı bildirsin. Resulullah’ın mescidine zorla alınmış arsa ilave etmeyi düşünmüyorum.
Herkes arsa ve evinin değerini söyler, binalar, arsalar satın alınır, Resulullah’ın mescidi genişletilmeye müsait duruma gelir. Ancak bir pürüz var. Onu da halletmek gerekiyor.
Nedir o pürüz?
Hazreti Abbas. Abbas, arsasını satmak istemiyor. Mescide de olsa vermeyi düşünmüyor.
Halife bizzat meşgul olur, tekliflerini tekrar eder:
Ya Abbas, arsanın değerinden aşağısını vermeyi düşünmüyoruz. Resulullah’ın mescidine böyle zorla alınmış bir arsa ilave etmeyi de uygun bulmuyoruz. Şayet verilen fiyat az geliyorsa emsallerinden de fazla fiyat vereyim, arsanı ver de bu iş bitsin. Mescid-i Nebi ziyaretçileri içine alacak genişliğe ulaşmış olsun, ihtiyacı karşılayacak hale gelsin.
Hayret! Abbas’tan beklenmeyen tavır:
Hayır, mülk benimse fazla fiyat verseniz de satmak istemiyorum. Zorla alacaksanız o başka!
İçinden çıkılmaz bir durum söz konusu olunca Halife olayı mahkemeye intikal ettirir. Hakim meşhuk hukukçu Übeyd bin Kab.
Taraflar huzurdalar. Devletin iddiası:
Biz yönetim olarak Abbas’a değerinden fazla fiyat verdik, artık diretmemeli, arsasını vermeli ki, Resulullah’ın mescidi ihtiyacı karşılayacak şekilde genişleme imkanı bulsun.
Abbas’ın cevabı:
Arsa benimse, mülküme ben sahipsem, değerinden fazla da verseler vermek istemiyorum. Ne para zoruyla, ne de mescide ilave etmek iddiasıyla mülkümü elimden kimse alamaz.
Mahkemenin kararı:
İslam hukukunun gereği kimse başkasının mülküne ve arazisini isterse para zoruyla olsun, alamaz. Mescid için de olsa mal sahibini zorlayamaz. Abbas’ın mülkü Abbas’ta kalacak, hükümet istimlak için zorlamayacaktır.
Mahkemenin tartışma götürmez bu kararı kesinleştikten sonra taraflar kalkıp gitmek üzere kapıya yönelmişken bir ses işitilir. Bu ses Abbas’tan başkasının sesi değildir.
Bakın ne diyor Abbas:
Ya Übey, mahkeme bitmiş, karar kesinleşmiştir değil mi?
Evet mahkeme bitmiş, karar kesinleşmiştir. Kimse senin arsanı fazla fiyat vererek de olsa zorla alamaz.
Öyle ise der, şimdi beni dinleyin. Mahkemenize açıkça ifade ediyorum. Arsamı şu andan itibaren Resulullah’ın mescidine ilhak edilmek üzere hibe ediyorum. Hem de tek kuruş almadan, hiçbir maddi menfaat beklemeden. Hepiniz şahit olun, parayla alınamayan arsam, hiçbir karşılık verilmeden Resulullah’ın mescidine hibe edilmiştir ve mülk bu andan itibaren halifenin tasarrufuna girmiştir.
Übeyd bin Kab’ın sorusu:
Ey Abbas, neden böyle bir tutumu tercih ettin? Önce aşırı fiyatla da olsa vermedin, şimdi ise parasız hibe ediyorsun?
Abbas’ın kitaplık çapta cevabı tek cümleden ibaret:
İslam’ın insan haklarına gösterdiği saygıyı dünyaya duyurmak için!…

Münâzaranın Sonucu

Basra şehrine, Rum diyârından (âlemin ezelî olduğuna inanıp Allâhü Teâlâ’yı inkâr eden) bir dehrî gelip İslam âlimleri ile münâzaraya girmişti.

İmâm-ı Âzam Hazretleri, hocası Hammâd Hazretleri ile beraber münâzara mahalline gittiler.

Dehrî, bir minbere çıkıp karşısına bir kişinin gelmesini isteyince İmâm-ı Âzam Hazretleri öne çıktı.

İmâm-ı Âzam Hazretlerini çok genç bulan dehrî, onu çok küçük gördü. Fakat Ebû Hanîfe rahimehullah, çok cesaretli idi. Münâzaraya başlamak üzere dehrîden bir sual sormasını istedi. Dehrî’nin ilk suali şöyle oldu:

“Evveli ve sonu olmayan bir şeyin mevcudiyeti nasıl mümkün olur?” İmâm-ı Âzam rahimehullâh:

“Sayıları bilir misin?” dedi. Dehrî de:

“Bilirim.” dedi.

“Öyle ise birin evveli nedir?” diye sordu. Dehrî:

“Bir sayısı, sayıların ilkidir. Ondan evvel bir sayı yoktur.” deyince İmâm-ı Âzam:

“Mecâzî olan birin evveli olmadığı halde hakîkî bir olan Allâhü Teâlâ’nın evveli nasıl düşünülebilir.” dedi. Dehrî bu cevaba diyecek bir söz bulamayınca ikinci suale geçti:

“Her şeyin bir yönü vardır. O hâlde Allâhü Teâlâ’nın yönü hangi tarafadır?” İmâm-ı Âzam:

“Mumu yaktığın zaman onun ışığı hangi tarafa doğru olur? Hangi yön onun ışığından uzaktır?” diye sordu. Dehrî:

“Mumun ışığı bir yöne mahsus değildir, her tarafa sirâyet eder.” cevabını verdi. İmâm-ı Âzam rahimehullâh:

“Mademki öyledir, o hâlde Cenâb-ı Hakk’ın bir cihette olduğunu söyleyip her yerde hâzır ve nâzır olduğunu nasıl inkâr edebiliyorsun?” dedi. Dehrî, yine söyleyecek bir söz bulamayarak üçüncü suâle geçti.

Dehrî, İmâm-ı Âzam’a üçüncü olarak şu suali sordu:

“Her bir varlığa bir mekân lâzım olduğuna göre Cenâb-ı Hakk’ın mekânı neresidir?”

Hazret-i İmâm, eline bir bardak süt alarak:

“Bunun içinde yağ var mıdır? Varsa neresindedir?” diye sordu.

Dehrî; “Yağ belli bir yerde değildir, her tarafında vardır.” deyince İmâm-ı Âzam,

“Bekâsı olmayan bir şeyin hâli böyle olursa bütün varlıkları kuşatan Allâhü Teâlâ’ya nasıl bir mekân tahsîs edebilirsin? O, mekândan münezzehtir” dedi.

Dehrî cevap veremeyerek diğer suale geçti: “Cenâb-ı Hak, şu an ne ile meşguldür?”

Hazret-i İmâm: “Bu kadar suâli sen minberde sordun, ben aşağıdan cevap verdim. Bu sualde de sen aşağıya in, ben de minbere çıkıp cevap vereyim.” dedi. Dehrî teklifi kabul ederek aşağıya indi.

İmâm-ı Âzam Hazretleri de minbere çıktı ve şöyle cevap verdi:

Dilediğine izzet verir (yükseltir), dilediğini de zelîl eder (alçaltır.)

Bu cevap karşısında da dehrî, diyecek bir şey bulamadı ve zelîl olarak oradan ayrıldı.

***

BİR ÖĞÜT

 

Başka Bir Mülke Yol Var mı?

İşittim ki, bir pir, sabaha kadar ibadetle meşgul olduktan sonra, seher vakti elini kaldırıp Cenabı Hak’tan hacet dilemiş.
Pirin kulağına: «Dilediğin olamaz. Bu kapıda senin duan makbul değildir. Var, başının çaresine bak. Fakat ruhunda izzeti nefis yok ise yalvar, dur» diye hafiften bir ses gelmiş.
Pir, hatifin sözüyle ibadetinden kalmamış; ikinci geceyi de yine zikr-ü ibadet ile geçirmiş.
Müritlerinden birisi pirin haline vâkıf olunca ona?
«Gördün ki dilediğin şey olmayacaktır. Beyhude yere dua edip durma!» demiş.
Pir hasretle gözlerinden yakut renkli yaşlar akıtarak: «A çocuğum, eğer bu kapıdan daha iyi bir kapı görseydim, buradan umudumu keserek o kapıya giderdim. O benden dizgini çevirmekle zannetme ki ben onun terkisinden çekilirim. Dilenci bir kapıdan mahrum dönebilir; fakat başka bir kapı daha varsa meraklanma öteki kapıya gider. Hâtiften işittim ki, bu mahalleye yol yokmuş, yani bu maksadım hâsıl olmayacakmış. Fakat ne yapayım ki başka bir mülke yol yoktur» diye cevap vermiş.
Pir bu sözü söyledikten sonra, bütün hulûs ve teslimiyetiyle secdeye varmış. O sırada canının kulağına hâtiften şu nida, gelmiş: «Bize lâyık hüneri yoksa da, kabul ettik. Çünkü bizden başka sığınacak bir şey tanımıyor.»

Hâtif= kaynağı belli olmayan bir ses 

Kaynak : BOSTAN GÜLİSTAN

Allah sana nasıl muamele etti?

Adamın biri bir kadına tutulur. Günün birinde kadın bir iş için yolculuğa çıkar. Adam de peşine takılır. Kafilenin mola verdiği bir sırada yol arkadaşlarının uykuya dalmalarını fırsat bilerek kadınla başbaşa kalmayı başaran âşık ona sırrını açar, Kadın adama «bak bakalım herkes uyuyor mu» der. Bu sözü, karşı tarafın arzusuna ram olmak üzere olduğu şeklinde yorumlayarak sevince kapılan âşık derhal yerinden fırlayarak kafilenin etrafında bir tur atar. Herkesin mışıl mışıl uyuduğunu görür. Kadının yanına dönerek «evet, herkes uyuyor» der. Bunun üzerine kadın adama «acaba Allah hakkında ne dersin, o da mı uyuyor» diye sorar. Adam «Allah uyumaz. O’nu hiç bir zaman ne uyku ve ne de uyuklama hali yakalamaz» diye karşılık verir. O zaman kadın der ki, «insanlar bizi görmüyorsa da şu anda uykuda olmayan ve hiç bir zaman uyumayan Allah bizi görüyor. Buna göre asıl O’ndan korkmalıyız»

Kadının bu sözleri üzerine adam Allah’dan korkarak tuttuğu kötü yoldan vazgeçer de kadının yanından ayrılır, evine döner.

Öİdüğü zaman bir tanıdığı onu rüyasında görür, «Allah sana nasıl muamele etti» diye sorar. Adam «Allah’dan korkarak o günahı işlemediğim için O beni affetti» diye cevap verir.

İslam Tarihinden Güzel Bir Misal : Hz.Musa (a.s.)’ın İffeti ve Genç Kızın Hareketi

Bir Sinekle Cennet veya Cehenneme Gitmek

Selmân-ı Fârisî Hazretleri (r.a.): “Bir sinekten dolayı bir kişi cennete, bir kişi de cehenneme girmiştir.”buyurdular. “Bu nasıl olur?” diye sordular.

Selmân-ı Fârisî (r.a.), “Sizden önceki zamanlarda yaşayan iki kişi yanlarında putları bulunan bir topluluğa rastladılar. Putlarına kurban vermeyen hiç kimsenin oradan geçmesine izin vermiyorlardı. Birisine, putlarımız için kurban ver, dediler. O da yanımda hiçbir şeyim yok, dedi. Bir sinek de olsa kurban ver, dediler. O da, bir sineği putlar için kurban etti ve oradan geçti. İşte bu kişi cehenneme girer. Diğerine de kurban vermesini söylediler. O da, ben Allâhü Teâlâ’dan başka hiç kimse için kurban kesemem dedi. Böyle dediği için onu öldürdüler. Bu kişi de cennete girer.” buyurdular.

HÂLİS NİYET

NİYET HAKKINDA HADİS-İ ŞERİFLER

HALİS NİYET HAKKINDA HİKAYE

Niyette ihlâslı Olmak

Müslüman amel etmeden nasıl ecir ve sevap kazanır?

***

 

***

“Âhirette rüsvay olmaktansa dünyada olmak yeğdir!”

***

YAKUP (A.S)’IN GÖZLERİ NİÇİN KAPANDI?

 

***

Gıybetin Fenalığı

***

                                  EVLÂT YETİŞTİRME

KÂMİL BİR MÜSLÜMAN OLMAK İÇİN TEMİZLİĞİN ÖNEMİ

Bütün güzellikleri bünyesinde barındıran yüce İslam dini, temizliğe çok büyük önem vermiştir.

Hadisi şerifte; ”Temizlik iman’dandır.”buyrulur.

Ayrıca hepimizin bildiği gibi; İslam’ın en temel ibadeti olan namazın farzlarından birincisi,” hadesten taharettir.” Yani abdestsizlikten veya gerekiyorsa cünüplükten temizlenmektir.

İkinci farzı ise,“ necasetten taharettir.” Yani bedenimizi, elbisemizi ve namaz kılacağımız mahalli, dinimizin pis saydığı, vücuttan çıktığında abdesti bozan şeylerden temizlemektir.

İslam alimleri temizliği maddi ve manevi olarak ikiye ayırır.

Maddi temizlik; bedenimizin, elbiselerimizin ve bulunduğumuz mahallerin, çevremizin temiz tutulmasıdır.

Manevi temizlik ise kalp ve ruhlarımızın her türlü kötülükten, günahtan arınmasıdır.

Ancak bu iki unsur birbirinden bağımsız değildir. İçi temiz olanın dışı da temizdir. Dışını temizleyen kişinin de içini temizlemesi kolay olur.

Nitekim, abdestin farziyyetinden bahseden, Maide suresinin 6.ayeti kerimesinin sonunda  Cenabı Hak şöyle buyurur:

 “Hz. Allah(bu abdest ve teyemmüm emriyle) size bir güçlük çıkarmak istemez, fakat sizi (maddi ve manevi kirlerden) temizlemek ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak ister. Ola ki şükredersiniz.”

O halde bir Müslüman için beden, elbise ve çevre temizliği insani bir güzellik olmakla beraber İslami bir vecibedir. Ve Allah’ımızın emridir.

Temizlik bazı ibâdetlerin ön şartı olduğu gibi, sıhhat ve âfiyetin de vazgeçilmez unsurudur. Ayrıca rızkın artmasına sebeptir.
Hadis-i şerifte, “Temizliğe devam et ki, rızkına genişlik verilsin.” buyrulmuştur. Başka bir hadisi şerifte ise ;”Yemeğin bereketi yemekten önce ve sonra elleri yıkamaktadır.” buyrulur.

Şahsi temizlik içerisinde ağız ve diş temizliğinin de hususi yeri vardır.

Bununla alakalı  bazı hadisi şeriflerde şöyle buyrulur:

“Ağzınızı temizleyin, çünkü ağzınız Kur’an-ı kerim yoludur.”

“Tırnaklarınızı kesip gömün! Ağzınızdaki yemek kırıntılarını temizleyin ve misvak kullanın! Yanıma, dişleri sarı, ağzı kokar vaziyette gelmeyin!”

“Sarımsak yiyen, kokusu gitmeden mescidimize yaklaşmasın, insanın rahatsız olduğu şeylerden melekler de rahatsız olur.” (Taberani)

Buradaki ikazlarda  şahsi temizlik kadar kul hakkı da ön plana çıkmaktadır. Çünkü  din kardeşine eza vermek haramdır.

Bundan hareketle özellikle camilere gelirken temiz olmaya(ister parfüm olsun, ister esans olsun) ağır koku sürünmemeye, çoraplarımızın da temiz olmasına dikkat etmeliyiz.

Camiye cemaate gelen kişinin  çorabının; üzerinde rahatça secde yapabilecek kadar temiz olması gerektiğini ifade buyrulur. Bundan maksat elbette ki camiden men etmek değil; temizliğe dikkattir. Ayrıca kul hakkına da riayettir.

Onun için şahsi temizlik kadar çevre temizliği de mühimdir.

Sevgili Peygamberimiz(sas),  “Avlularınızı ve meydanlarınızı temiz tutunuz.”buyurdular. Bir başka ifadelerinde ise; “Laneti gerektiren iki hareketten sakınınız.” buyurdular. O iki şey nedir diye sorulduğunda; “İnsanların gelip geçtikleri yerleri ve gölgelendikleri yerleri kirletmektir.” cevabını verdiler.

Buraya kadar temizliğin maddi kısmını anlattık. Ancak, beden temizliği kadar, hattâ ondan da önce kalp temizliği, niyet dürüstlüğü, ahlâk güzelliği gerekir. Nitekim niyeti temiz olmayanın ibadeti halis olmaz, dolayısıyla, Allah katında kabul görmez. Bu sebeple Müslüman’da kalp temizliği ile beden temizliği birleşmeli, ancak bu şekilde kâmil bir Müslüman olunacağı bilinmelidir.

Ayeti kerimede şöyle buyrulur:

“Şüphesiz ki Hz.Allah,(günahtan vazgeçip)çokça tevbe edenleri de sever, çok  temizlenenleri de sever.” (Bakara, 222).

Hadisi şeriflerde ise şöyle müjdelenir:  “İslam temizlik dinidir.

Temiz olun! Cennete ancak temiz olanlar girer.” (Deylemi).

”Her şeyi iyi temizleyin! Temizlik imana, iman da Cennete götürür.” (Taberani)

Maddi ve manevi temizliğin en önemli unsurlarından birisi de abdesttir.
Abdest, mümin için daima ibadet halinde olmaktır. Onun için sadece namaz gibi
abdestin farz olduğu zamanlarda değil, her daim abdestli olmaya çalışmalıdır.
Çünkü abdest; Günahların affına ve cennette derecelerin yükselmesine vesiledir. Hz.
Allaha yakınlıktır ve Nur’dur.
Bu bakımdan ibadet hayatımızda çok önemli bir unsurdur.
Abdestin nasıl alındığını hepimiz biliriz. Ancak abdest almadan önce dikkat etmemiz gereken en mühim mesele tuvalet temizliğidir.
Dilimizde kısaca Taharet kelimesi ile ifade ettiğimiz tuvalet temizliğinde üç
kavram vardır. Bunlar; İstinca, İstinka ve istibra’dır.
İstinca, bir kimsenin def-i hâcetten sonra pisliğin çıktığı yeri kabaca
temizlemesidir.
İstinka, istincada mubâlağa yapmaktır ki; büyük tuvaletimizi yaptığımızda;
önce münasip kuru bir şeyle silmek, sonra su ile yıkamak sonra da kurulamakla
olur.
Bu temizlikte tuvalet kağıtları büyük kolaylıktır. Onun için necaseti önce
tuvalet kağıdı ile almak, sonra su ile iyice temizlemek, sonra da yine tuvalet
kağıdı ile kurulamak, necasetten eser kalmayıncaya kadar temizlenmektir. Su ile
yıkarken de sol elimizi kullanmak, elimizi necasete değirmeden ıslatmış olmak
da ayrıca mühimdir. Çünkü kuru el ile temas edildiğinde, derimizdeki
gözeneklere necaset nüfuz etmekte ve elden çıkması zorlaşmaktadır.
İstibra ise erkeklerin dikkat etmesi gereken küçük abdestle ilgili çok mühim bir
husustur. Erkeklerin idrar yaptıktan sonra gelen idrarın akıntısını ve sızıntısını
tamamen kesip gidermeleridir. Şöyle düşünelim: Bir bardak suyu hızla boşaltıp
sonra bardağı tekrar doğrulttuğumuzda su boşalmakla beraber bardağın dibine
damla denecek kadar az bir miktar su yeniden birikir. İşte bunun gibi küçük
abdestimizi yaptığımızda da hemen tamamen akıntı ve sızıntı
kesilmeyebilir, idrar yollarımızda az bir miktar da olsa kalmış olabilir. O
kalıntıdan da iyice temizlenmeliyiz.
Onun için idrarımızı yaptığımızda kurulanmak, o bölgeyi sıvazlamak, öksürmek,
mesanenin üzerini hafifçe bastırmak, oturup kalkmak, yeniden silinip kontrol
etmek gibi hareketlerle hiçbir sızıntı kalmayıncaya kadar tamamen
temizlenmeyi beklemeliyiz.

Bütün bunlarla beraber, daha sonra yeniden oluşacak sızıntıya karşı da
gerekiyorsa tuvaletten çıkıp bir miktar beklemek, yürümek ve tekrar kontrol
etmek gibi tedbirleri alarak akıntı ve sızıntıdan emin olmalıyız.
İdrar deliğine ucu dışarı çıkmayacak şekilde pamuk konarak da sızıntının dışarı
çıkması engellenebilir.
Bunlar yapılmadan hemen abdest alınırsa, biz farkında olmadan herhangi bir
sızıntı ile çamaşırımız kirlenebilir, dahası abdestimiz bozulabilir ve
namazlarımız ve ibadetlerimiz hep tehlikeye gider.
Bu bakımdan, İslam alimleri erkeklerde istibra’nın vacip olduğuna
hükmetmişlerdir.
Sevgili Peygamberimiz (sas) de  hadisi şeriflerinde bizleri şöyle ikaz etmektedir.
”İdrardan sakının çünkü kabir azabının ekserisi bundandır.” (Taberani)
Bu hadisi şeriften anlaşılan o ki, kabirde önce imandan sorulacak, sonra
müminlerin namaz hesabı başlayacaktır. Namazdan önce de abdest ve taharet
gerektiği için idrara dikkat etmeyen pek çok Müslüman burada zorlanmaktadır.
Bununla beraber, bu gayretler de Allah’ımızın emri olan bir ibadeti yerine
getirmenin hazırlıkları olduğu için hepsinin ibadet değeri taşıdığını
unutmamalıyız.

Cenab-ı Hak, Tevbe suresi 108. ayeti kerimesinde, Resulullah efendimiz (sas) e; ilk günden takva ile temeli atılan Kuba mescidinde namaz kılmayı emrederken oranın halkından şu şekilde övgüyle bahsediyor:
“Orada tertemiz olmayı seven, isteyen kimseler vardır. Allah (cc) da çok temizlenenleri sever.”
Bu övgü ve muhabbete mazhar olan Kuba ehline bunun sebebi sorulduğunda onlar; o devrin imkânları ile tuvalet temizliğine çok dikkat ettiklerini, önce taşla, sonra suyla temizlenip, bezle kurulandıklarını anlatmışlardır.
Görülüyor ki, maddi temizlik manevi temizliğe, o da Cenabı Mevla’nın muhabbetine kapı açmaktadır.
O İlahi sevgiye nail olabilmek ise dünya ve ahirette en büyük kazançtır.

***

ELLERİN TEMİZLİĞİ

(TIBB-I NEBEVİ’DEN)

SENİN ZARARINI BEN ÖDEYECEĞİM.

Osmanlıların ilk Şeyhülislamı Molla Fenari Hazretleri (1350-1431) Şeyhülislam olmadan önce Bursa kadısı idi. Onun kadılığı sırasında bir adam pazardan bir at satın aldı. Fakat alış-verişin hemen arkasından atın hasta olduğunu fark etti.

Geri vermesi gerekiyordu, ama satın aldığı adamı zorluk çıkartır, atın hastalığını kabul etmez diye önce kadıya gidip resmi kanaldan işi sağlama bağlamak istedi.

Mahkemeye gittiğinde kadıyı (Molla Fenari) yerinde bulamadı. işini ertesi güne bıraktı. Fakat at o gece öldü. Adam ertesi gün olanları kadıya anlattı, mağdur olduğunu, ne yapması gerektiğini sordu.

Molla Fenari:

-Senin zararını ben ödeyeceğim, dedi. Adam hayretle kadıya baktı: 

Niçin siz ödeyeceksiniz, konuyla ilginiz ve suçunuz yok ki, dedi.

Molla Fenari Hazretleri:

-Evet öyle görünüyor ama aslında benim de suçum büyük. Eğer sen dün makamıma geldiğinde ben yerimde olsaydım, olaya müdahale eder, atı geri verdirir, paranı iade ettirirdim.

At da sahibinin elinde ölmüş olurdu. Bu imkân şimdi yok olmuştur. Senin zararına benim makamımda bulunmamam sebep olduğu için zararını ben ödeyeceğim, dedi ve ödedi.

***FIRINCININ DUASI tıklayınız…

Kimlerin Kalpleri Ölmez?

Mübarek Ramazan-ı şerifin sonuna geldik. Elimizin altından kayıp giden bu mübarek ayın hakkımızda şefaatçi olmasını ümit ederek, son günleri ve hatta saatleri bile değerlendirmenin gayreti içerisindeyiz.

Bu fırsatlardan  birisi Ramazanın son gecesi, yani son teravih kıldığımız gece; bir diğeri de bayram gecesi ve sabahıdır. Yani teravih kılmadığımız ve hepimizin bayram hazırlıkları ile meşgul olduğu o son gece.

Hadisi şerifte müjdelendiği üzere bu geceler Ramazan-ı Şerif boyunca affedilen, mağfiret edilen ve Cehennemden azat edilip Cennetlikler defterine kaydedilenlerin adedince, müminler bu mükafatlara nail olacaklardır. Yine; her iki bayram gecesi (yani Ramazan ve Kurban bayramlarına çıkacağımız gecelerde)yapılan dualar reddedilmez, o geceleri ihya edenlerin kalpleri ölmez. Bu bakımdan o gece ve bayram sabahı tecelli edecek  büyük Rahmet ve mağfiret sağanağından mahrum kalmamanın gayreti ve heyecanı içerisinde olmalıyız.

Bu Rahmet iklimi içerisinde, Ramazan-ı Şerifte yaptığımız bütün ibadetlerimizin eksiklerini giderecek, adeta Ramazan-ı Şerifin ve Oruçların Sehiv secdesi sayılan, kısaca fitre dediğimiz Sadaka-i Fıtır’dan da birkaç kelime bahsetmek istiyorum.

Fitre; Ramazan ayının sonuna yetişen ve aslî ihtiyaçlarının dışında nisap miktarı mala sahip bulunan her Müslüman’ın vermesi vâcib olan sadakadır. Fıtrat yani yaratılış sadakası demektir.

 Allâh(cc)’ın bizleri en güzel varlık olarak yaratmasına mukabil bir teşekkür; Ramazan ayına kavuşma, rahmet-mağfiret ve feyzinden istifâde etme nimetine bir şükürdür.

 Nisap miktarı ise zekâtla aynıdır. Ancak zekâtta olduğu gibi malın üreyici olması ve üzerinden bir sene geçme şartı yoktur.  Kişinin bakmakla yükümlü olduğu şahıslara da vâciptir.

         (Fitrenin Vâcib olma vakti Ramazan bayramının birinci günü fecrin doğuşundan başlayıp bayram namazından çıkma anına kadardır. Bununla beraber vaktinden evvel de verilebilir. Tabî ki efdal olan, fakir ve yoksulların ihtiyaçlarını bayramdan evvel karşılayabilmeleri için, önceden veya vaktinde vermektir.)

Fitrenin miktarı, kişinin kendi yediğinin ortalamasından, bir günlük; yani iki öğünlük yemek bedelidir. En azı camilerin girişlerinde ilan edilir. Ancak, mümkünse o miktarın da üstüne çıkmaya çalışmak akıllıca bir iştir. Çünkü sene içerisinde vereceğimiz hiçbir sadaka bunun yerini tutmayacaktır. Rahatsızlığından dolayı oruç tutma imkanı olmayanların vereceği oruç fidyeleri de aynı miktardadır.

Fitrenin veriliş yerleri zekat ile aynıdır.

 Peygamber Efendimiz(sav) bayram namazını kılmazdan evvel eshâbına sadaka-i fıtır ile emreder ve  “Muhakkak sadaka-i fıtrını veren kurtuldu” meâlindeki (A’la süresi 14.) âyet-i kerîmeyi okurlardı. Ayrıca hadîs-i şeriflerinde de fitre ile alakalı olarak şöyle buyururlardı: ”Sadaka-i Fıtır, Oruçlu için hatalı ve çirkin sözlerden temizlik, yoksullar için yemektir. Kim onu bayram namazından önce verirse o makbul bir sadakadır, kim de bayram namazından sonra verirse o sadakalardan (herhangi) bir sadakadır.”

 “Ramazan orucu, semâ ile arz arasında askıdadır. Oradan yukarı ancak sadaka-i fıtır ile yükselir.”

“Sadaka vermek malı eksiltmez. Kul başkalarının hatalarını bağışladıkça Allah’da onun şerefini artırır, Kul Allah için tevazu gösterdikçe Allah da onu yükseltir.” (Müslim, Birr 69)

Sadaka belâları defeder, ömrü uzatır, kötü ölüme mani olur.”

”Sadaka vermekte acele edin, çünkü, bela sadakayı geçemez.”