Kategori arşivi: DİNİ HİKAYELER

Cehennem Ateşini Söndüren Su

Kıyamet günü olduğu zaman, cehennemden dağ gibi bir ateş kütlesi çıkar. Ümmet-i Merhumenin üzerine hücum eder. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, ümmetinden o ateşi defetmeye çalışır. Bir türlü ateş sönmez. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri:

Ey Cebrail! Yetiş! Yetiş! Ateş ümmetimi yakmak istiyor!” der. Cebrail Aleyhisselâm elinde bir bardak su ile gelir. Cebrail Aleyhisselâm, o bardak suyu, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine uzatır ve şöyle der:

“Bunu al, ateşin üzerine dök!”

Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, o bir bardak suyu alır, dağlar gibi yükselip ümmetin üzerine gelen ateşin üzerine döker; ateş hemen o anda sönüverir. Efendimiz {s.a.v.) hazretleri, Cebrail Aleyhisselâm’a sorar:

“Ey Cebrail bu ne suyu idi? Ateşi söndürme yönünde bundan daha etkili bir su görmedim?” Cebrail Aleyhisselâm;

“Bu senin ümmetinin göz yaşlarıdır. Halvette yalnız kaldıklarında sırf Allah korkusundan ağlayıp akıttıkları göz yaşlarıdır! Allâh’ü Teâlâ hazretleri bana emretti; ben ümmetinin göz yaşlarını topladım, senin ona olan ihtiyaç vaktine kadar sakladım! Senin onlarla cehennem ateşini söndürmen için şu ana kadar muhafaza ettim!” der

 Şerhü’I-Kasîdetü’l-Bürde, s. 41, Ömer bin Ahmed el-Harbutî, Amira matbaası, hicri. 1266. İst

TERAZİMİZİN HANGİ KEFESİ AĞIR BASIYOR?

1960’ larda Hindistan’da büyük bir ekonomik kriz yaşanır. Temel ihtiyaç maddelerinin fiyatları hiç görülmemiş bir şekilde artar. Eşyalardaki pahalılık artık halkın dayanamayacağı bir duruma gelir. Halk büyük âlimlerden olan Muhammed Yusuf Kandehlevî’nin yanına gelip bu durumu şikayet ederek pahalılıktan ve fiyat artışından yakınırlar. Ondan bu duruma karşı ne yapmaları gerektiğini sorarlar. 

Kandehlevî onlara şu önemli nasihati yapar ve der ki: 

“İnsanlar ve eşyalar Allah katında iki elin iki terazisinin kefesi gibidir. Eğer Allah katında insanın değeri artarsa eşyanın değeri düşer ve fiyatlar ucuzlar ama eğer Allah katında insanın değeri düşerse eşyanın değeri artar ve fiyatlar yükselip pahalılık olur.

 Siz Allah katındaki değerinizi yükseltmeye bakın ki böylece insanın değeri yükselsin ve eşyanın değeri de azalıp fiyatlarda düşsün.” Sonra Halka dönüp şu ayeti bu söylediğine delil olarak okur:

 “Eğer O şehirlerin halkı (hakkıyla) iman edip takva sahibi olsalardı muhakkak onlar üzerine gökten ve yerden nice bereket kapıları açardık” (S.Araf,96).

Allahım merhametinle muamele eyle. 

***

Farklı şikayetlere tek tavsiye! tıklayınız…

Zaman İçinde Zaman, Mekân İçinde Mekân

Abdülkadir-i Geylâni Hazretlerine hizmet edenlerden biri, huzûr?u seniyyelerine çıkarak:

Efendim, Cenâb-ı Hak Zat’ınıza kudretinin tasarrufunu bahşetmiştir. Onun için istediğiniz kimselere ufak bir nazarı âlinizle birçok rütbeler verebiliyorsunuz. Size epey hizmet ettim, bana hâla bir şey ihsân etmediniz, niyâz ediyorum” der.

Koca Gavs:

Pekalâ, bugün bana bir helva pişir de, bakalım Kudret neler ihsân eder, senin de gönlün olsun” buyururlar.

Adamcağız, “Başüstüne” diye sevinerek, helvayı pişirmeye başlıyor. O esnâda da Hindistan’dan bir heyet gelerek Abdülkadir-i Geylâni Hazretlerine:

Efendimiz, hükümdarımız öldü, bize bir hükümdar göstermenizi niyâza geldik,” derler.

Bunun üzerine Abdülkadir-i Geylâni Hazretleri, helva pişiren adamını çağırarak:

Nasıl, Hind padişahlığını kabul eder misin?” diye ferman buyuruyorlar.

Adamcağız pürneşe:

Aman efendim, ihsan buyurdunuz” diye can atarak sevinirken,

Abdülkadir-i Geylâni Hazretleri:

Yalnız, seni şu şartla oraya padişah yapıyorum: Ne kazanırsan yarı yarıya paylaşacağız, buyururlar.

Pek tabiî olarak tâlip, bu emri minnetle kabul ediyor. Nihâyet adamcağız hakikaten söylendiği gibi Hindistan’da büyük bir saltanata, muazzam saraylara, mutantan debdebelere, güzel eşlere sahip olduğu gibi bir de erkek evlâda sahip olur. Aradan onbir sene geçiyor ve bir gün Abdülkadir-i Geylâni Hazretlerinin teşrifleri haberi çıkıyor. Hükümdar, onu karşılayarak sarayında bir kaç gün hizmetinde bulunduktan sonra Abdülkadir-i Geylâni Hazretleri artık döneceklerini haber veriyorlar.

Padişah:

Efendim, biraz daha kalıp bizleri sevindirin,” diye ricada bulunuyorsa da Abdülkadir-i Geylâni Hazretlerinin muhakkak teşrif edeceklerini anlayınca:

Efendim, bari kusurlarımızı af buyurun,” diyor.

O vakit Sultan Abdülkadir-i Geylâni Hazretleri, hükümdara:

Yalnız sizinle bir sözümüz vardı. Sizi biz buraya padişah olarak gönderirken ne kazanırsanız yarı yarıya olacak, diye bir söz vermiştiniz. İşte şimdi, buraya geldikten sonra ne kazanmış iseniz hesaplaşmak istiyorum,” buyuruyorlar.

Padişah bunun üzerine bütün servetini tesbit ederek yarı yarıya ayırıyor ve Hazreti Gavs’ın huzuruna arzediyor.

Abdülkadir-i Geylâni Hazretleri:

İyi amma siz bir erkek evlat da kazandınız; onu da taksim etmeniz lazımdır,” buyurunca,

Padişah: “O nasıl olacak?” diye soruyor.

Abdülkadir-i Geylâni Hazretleri cevaben:

Çocuğu ikiye böleceğiz, size istediğiniz tarafı vereceğim,” diye emrediyorlar.

Çocuk ortaya getiriliyor. Abdülkadir-i Geylâni Hazretleri keskin kılıçlarıyla: “Destûr” deyip çocuğu tam ikiye ayıracakları esnâda, padişah belindeki mücevher işlemeli hançerini çekerek:

Eeey sehhar herif! Senelerce bana hizmet ettirdiğin yetmiyormuş gibi şimdi de tesâdüfün bana verdiği nimeti elimden almak istiyorsun,” diye tam Hazreti Gavs’ın göğsüne saplarken bir de bakıyor ki elindeki kaşık helva tenceresine saplanıyor. Ne saraydan eser var, ne saltanattan ve ne de çocuktan bir iz? Bu hal karşısında hayretler içinde kalan tâlibe, Abdülkadir-i Geylâni Hazretleri tebessüm ederek:

Oğlum karıştır helvayı? Biz cimri değiliz, veririz, amma zamanı gelmeden de olmaz?” buyuruyorlar.

Ey tâlib-i Hakîkat! Şimdi sen buna ister rüya de, ister hayâl de, hulâsa ne dersen de. Bizim diyeceğimiz ise bu hal: Zaman içinde zaman, mekan içinde mekan olmasıdır.

Makam-ı Zat’a sahip olan evliyâullaha Cenâb-ı  Hak îcad ve îdam kudreti ihsân ettiğinden bu gibi şeyler oyuncak gibidir. Bu olayda zavallı tâlip, eğer ihlâs ile tam teslim olmuş olsa idi ve Abdülkadir-i Geylâni Hazretleri: “Çocuğu da taksim edeceğiz,” diye emrettiklerinde: “Efendim, taksime ne hâcet, ben de sizin, çocuk da sizin,” diye kalbiyle teslimiyetini ve bağlılığını göstermiş olsa idi, elbette o kaşık hançer olup Hazreti Pîr’in göğsüne saplanmazdı. Hazreti Gavs hakikatte çocuğu parçalayacak değildi ya. Onlar hayat almaz, Hayat verir, Ebedî Hayat.

Kaynak : http://biriz.biz/hikaye/dh399.htm

“Kişi dostunun dini üzeredir….”

Ukbe b. Ebî Muayt’ın Hz. Peygamber ve İslam ile Olan ilişkisi

          Ukbe b. Ebî Muayt ilk başlarda Hz. Peygamber’e karşı daha ılımlı davranıyordu. Rasûlullah’la (s.a.s) oturur ve onu dinlerdi. Hatta Ukbe kelime-i şehadeti bile söylemişti. O, uzun bir yolculuktan döndüğünde Mekke’de yemek yedirmeyi âdet edinirdi. Yine böyle bir davet sırasında Kureyş’in eşrafı ile beraber Hz. Peygamber’i(s.a.s) yemeğe davet eder. Hz. Peygamber (s.a.s) ona yemeğe ancak kelime-i şehadeti söylemesi durumunda katılacağını söyler. Ukbe de kendisine Rasûlullah (s.a.s) tarafından sunulan şartı yerine getirir ve kelime-i şehadeti söyler. Ancak Ukbe, kelime-i şehadeti söylemesine rağmen İslam’da karar kılmamıştır.

          Übeyy b. Halef, yakın dostu Ukbe b. Ebî Muayt’ın Rasûlullah’la (s.a.s) oturup konuştuğunu ve kelime-i şehadeti söylediğini işittiğinde Ukbe’nin yanına gelerek ona, sâbiî mi oldun? “dedi.[Müşrikler, Müslüman olanlar için , “Sabii oldu” (Kureyşin dininden saptı) derdi.] O da Hz. Peygamberin yemek davetine katılmamasının kendisini utandıracağını, şerefine leke getireceğini düşündüğünden kelime-i şehadeti söylediğini belirtince Übeyy ona, “Eğer gidip Muhammed’i açıkça inkâr etmez ve yüzüne karşı hakarette bulunmazsan seninle asla konuşmayacağım.” dedi. Ukbe, samimi dostunu kaybetmemek ve atalarının dininden dönmediğini ispat etmek için Rasûlullah’a (s.a.s) bu çirkin hareketi yapmaktan çekinmedi.[Buhari, Sücûdû’l-Kur’ân, 4, 1; Menâkıbu’l-ensâr, 29; Meğâzî, 7; Müslim, Mesâcid, 105; Ebû Dâvûd, Salat, 330] Onun bu hareketi üzerine Cenab-ı Hak Ukbe ve Übeyy hakkında şu ayeti kerimeyi indirmiştir.[İbn Kesîr, IV, 220-221]

  “Keşke o peygamberle birlikte bir yol tutsaydım! Yazık bana! Keşke falancayı dost edinmeseydim! Çünkü Kur’an bana gelmişken beni ondan saptırdı’. Şeytan insanı yüzüstü bırakıp rezil eder.”[Furkan Suresi/ 27-29] Ukbe’nin imanına engel olan bu dost örneği, bizim de kimleri dost edindiğimizi düşünmemize sebep olmalı. Arkadaş ve dostlarımız bize neleri telkin ve talim ediyorlar şöyle bir gözden geçirmeliyiz ki buradaki yakın dostluk, ahirette amansız düşmanlığa dönüşmesin. Böyle dost, düşman başına diyerek pişmanlık duymayalım.

“Âhirette rüsvay olmaktansa dünyada olmak yeğdir!”

Hz. Ömer (r.a.) zamanında genç bir yiğit, beş vakit namazı hiç aksatmaksızın Hz. Ömer’in ardında cemaatle kılarmış. Bu yiğide gönlünü kaptıran güzel bir kadın varmış. Defalarca bu yiğide haber göndermiş, ancak ondan cevap alamamış. Bu kadın, bir gün ihtiyar bir kadına hâlini anlatmış. Birlikte o gence tuzak kurmuşlar. İhtiyar kadın, o yiğit yanından geçerken, “Koyunum şuraya kaçtı; yakalamaya gücüm yetmiyor, bana yardım et” demiş.

Yiğit, koyunu tutmak maksadıyla gösterdiği yere girince, orada bekleyen genç kadın hemen kapıyı kilitlemiş, “Bu hileyi sana ben yaptım.” demiş. Allâh’ın inayetiyle yiğit, ona yüz vermeyip iltifat etmemiş. Sabaha kadar yalvarıp yakarmasının bir işe yaramadığını gören kadın, “Feryat ederek seni rezil ve rüsvay ederim.” demiş. Yiğit de “Âhirette rüsvay olmaktansa dünyada olmak yeğdir!” diyerek teklifini reddetmiş. Kadın, feryad etmiş. Bunun üzerine mahalle halkı gelip yiğidin ellerini bağlayıp dövmüşler. Daha sonra da Hz. Ömer’in huzuruna getirmişler.

Hz. Ömer de, o yiğidi bu hâlde görünce, Yâ Rabbi! Bu yiğide hüsnü zannım vardır. Habibin Muhammed Mustafâ hürmeti için zannımı boşa çıkarma!” diye yalvarmış. Sonra ona, “Bana doğruyu söyle, Hak Teâlâ doğru kullarının yardımcısıdır.” buyurmuş. Yiğit, başından geçenleri anlatmış. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a), şehrin ihtiyar kadınlarının gelmelerini emretmiş. O ihtiyar kadın gelince, genç onu tanımış. Hz. Ömer’in heybeti karşısında korkuya kapılan kadın, bu işi birkaç akçe karşılığında yaptığını itiraf etmiş. Sonra Hz. Ömer (r.a.) kalkıp o yiğidin ellerini çözmüş, başındaki kanı silmiş ve şöyle buyurmuş: “Elhamdülillah! Bir hadîs-i şerîfin sırrı, bizim zamanımızda zuhur etti. Zira Fahr-i Âlem (s.a.v), ‘Benim ümmetimden nice sıddîklar zuhur edecektir ki, kardeşim Yûsuf (as.), Züleyha’dan kendini koruduğu gibi onlar da kendilerini, (mahremi olmayan) yabancı kadınlardan korurlar.’ buyurmuştur.”

Daha sonra Hz. Ömer’in emri üzere, o kadın ile suç ortağı ihtiyarı şehirden sürmüşler. (Menâkıb-ı Çehar Yâr-ı Güzîn)

İslam Tarihinden Güzel Bir Misal : Hz.Musa (a.s.)’ın İffeti ve Genç Kızın Hareketi

 

SALLİ-BÂRİK’TE İBRAHİM ALEYHİSSELÂM’IN ZİKREDİLMESİNİN HİKMETİ

Namazlarda Peygamber Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem’e salevât okunurken, “kemâ salleyte alâ İbrâhîme” diye İbrâhim aleyhisselâm’ın isminin zikredilmesinin birçok hikmeti vardır.

İbrâhim aleyhisselâm, kendisine indirilen on Suhuf’ta Ümmet-i Muhammed zikredildiğinden ve methedildiğinden, Peygamber Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem’in ümmetine hayran olup, ümmet-i Muhammed’in dilinde hayır ile yâd olunmayı Hazret-i Allah’tan niyaz etti.

Nitekim Allâhü Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de İbrâhim aleyhisselâm’ın dualarını beyan edip (meâlen): “Ve sonraki (ümmet)ler arasında beni hayırla anacak lisân nasip kıl!” (Şuarâ Sûresi, âyet 84) buyurdular. Allâhü Teâlâ, bu münâcâtı kabul buyurup ‘Habîbim Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem üzerine getirdikleri salevatta seni de zikrettireyim’ diye vaad buyurdu.

 Peygamber Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem de ümmetine salevât-ı şerîfeyi öğretirken ‘kemâ salleyte alâ İbrâhîme’ demelerini emir buyurdular.  

/ FAZİLET TAKVİMİ 18 Ekim 2021, Pazartesi

***

Hz.İsa A.S., Niçin Ümmet-i Muhammed’den Olmak İçin Dua Etti?

IŞIĞI ÖNÜNE AL…


Çok zengin, fakat bir o kadar da cimri bir adam, bir gece oğlu ile evinin bahçesinde oturuyorlardı.

Bir ara oğluna;

“Oğlum artık yaşlandım, üstelik hastayım, eğer ben ölürsem sana vasiyetim, malımın üçte birini ayır, fakirlere ver” dedi.
Oğlu da;

“Baba ne güzel düşünmüşsün. Bunu sonraya niçin bırakıyorsun, sen kendin versen daha iyi olmaz mı?” dedi.
Babası:

“Oğlum benim elim varmıyor vermeye, yapamam. Bir kuruş vereceğim zaman sanki canım çıkıyor. Ama ben öldükten sonra sen verirsin” dedi.
Sonra eve gitmek içi kalktılar.Oğlu feneri getirdi ve babasının arkasında yürümeye başladı. Işık babasına arkadan geldiği için adamın sırtına isabet ediyor ve önüne gölge yapıyordu.

Babası;

“Oğlum önüme geç, ışığı önüme tut” dese de, oğlu ısrarla babasının arkasından yürüdü ve ışık sırtına geldi.
Derken yaşlı adam önünü göremeyip yere düştü.
Oğlu, babasını yerden kaldırırken;

“Özür dilerim baba, fakat şunu öğrenmeni istedim: insan ışığı arkasına alırsa kendi gölgesi önüne düşer, önünü göremez. Fakat ışık önden gider, insan onu takip ederse, önü aydınlanır, rahat eder.
İşte bunun gibi sende salih amelleri, hayır ve hasenatını önden gönderirsen, ahirette faydası daha çok olur.”

Kendinden sonraya kalan hayr ile önde gönderilen hayr hiç aynı olurmu.?

Bak Kûr’ân-ı Kerim’de Allahü Teala ne buyuruyor;

Birinize ölüm gelip de: “Rabbim, beni yakın bir süreye kadar erteleseydin de sadaka verip iyilerden olsaydım!” demesinden önce, size verdiğimiz rızıktan (Allah) için harcayın.”Mûnâfikûn sûresi 10.Ayet

EHL-İ SÜNNET İTİKÂDINA UYMAYANIN PİŞMANLIĞI

İstanbul’da vâizlik yapan Sümbül Efendi’nin halifesi Şeyh Hasan Efendi (rah.) (v. 1617) anlatır:

Arabistan’a seyahat ederken Basra’da Hacı Ahmed denilen bir kimsenin evinde birkaç gün müsafir oldum. Bir ara Hacı Ahmed bir hatırasını anlattı:

“Şehrimizde Yahya adında ilim sahibi bir kimse vardı. Lâkin itikâdı bozuktu. Ehl-i Sünnet inancına uymuyordu. Ondan defalarca, Hz. Ebûbekr-i Sıddîk, Hz. Ömerü’l-Fâruk ve Hz. Osman bin Affân (r. anhüm) haklarında nice uygunsuz sözler duymuştuk. Bir gün bir paşaya, benim, onun arkasında namaz kılmadığım gibi, diğer Müslümanları da arkasında namaz kılmaktan caydırdığımı söylemiş.

Paşa, beni çağırtıp niçin ona uyup namaz kılmadığımı sordu. “Kişi göz göre göre kendini ateşe atar mı? Bir kimsenin kötü itikâdını bildikten sonra, ona uyup namaz kılmam.” dedim. Birkaç gün sonra, çarşıda Yahya Efendi’yi gördüm. “Gelin ey Müslümanlar!” diye bağırıyordu. Hemen, acele ile yanına vardık. Avucunun içi dişlerle dolu idi. Şöyle anlattı: “Bu gece rüyamda gördüm ki; kıyamet kopmuş ve ben, çok şiddetli bir susuzluk çekiyorum. Dolaşıp su ararken büyük bir havuz gördüm. Kenarında nuranî ve yaşlı bir zât duruyor, gelip geçenlere su dağıtıyordu. Yanına vardım ve kim olduğunu sordum. “Ebûbekr-i Sıddîk’ım” dedi. Ben, “Seni dünyada iken de sevmezdim, senin verdiğin suyu içmem!” dedim ve devam ederek havuzun diğer tarafına dolaştım.

Daha sonra Hz. Ömer ve Hz. Osman’ı da gördüm. Onlarla da aynı konuşmayı yaptım. En son Hz. Ali’yi gördüm ve hemen ayaklarına kapanıp yüzümü ve gözümü sürerek, ondan da su istedim. Bana, “Gelirken benim kardeşlerime rast gelmedin mi?” diye sordu. Ben de “Evet, rast geldim; lâkin ben onları sevmediğim için sularını da içmem. Ben, seni severim, senin suyundan içmek isterim!” dedim. Hazret-i Ali (r.a.) bana öyle bir tokat vurdu ki o acı ile uyandım. Bir de gördüm ki bütün dişlerim işte böyle dökülmüş.

Ey Müslümanlar! Şu ana kadar dalâlet yolundaydım. Hamd olsun ki Allâhü Teâlâ, beni şimdi hidayete erdirdi ve doğru yola girdim. Şu hâlimden ibret alın” dedi.

/ FAZİLET TAKVİMİ 16 Ocak 2021, Cumartesi

Teslimiyet Nasıl Olmalı?

Ebu Talha henüz Müslüman olmamış idi. Ümmü Süleyme (Rumeysa) evlenme teklifinde bulundu. Ümmü Süleym ona şu cevabı verdi: 

— Doğrusu ben de sana hevesliyim. Senin gibisi kaçırılmaz. Lakin sen kâfir bir adamsın, bense Müslüman bir kadınım, seninle evlenmem doğru olmaz. Bunun üzerine aralarında şöyle bir konuşma cereyan etti. Ebu Talha:

— Sana ne oldu Rumeysa? 

— Ne olmuş bana?

— Sarı ve kırmızıdan ne haber?

— Ben altın ve gümüş aramıyorum. Sen bir adamsın ki işitmeyen, görmeyen, sana hiç faydası dokunmayan şeylere tapıyorsun. Falanların siyah kölesinin dağdan sürükleyip getirdiği yerden biten odun parçasına tapmaktan hiç sıkılmıyor musun? Eğer sen Müslüman olursan, işte o benim mehrim olsun, evlenelim, başka bir şey talep etmeyeceğim.

— Bana Müslümanlığı kim telkin eder Rumeysa?

— Resulullah (s.a.) telkin eder, ona git.

Ebu Talha, Hz. Peygamberin bulunduğu yere doğru ilerlemeye başladı. Resulullah, ashabı ile oturuyorken: 

“Ebû Talha, İslamın aydınlığı iki gözü arasında parlayarak geliyor.” buyurdu. Ebu Talha, Hz. Peygamberin huzurunda iman etti ve Rumeysanın söylediklerini haber verdi. Hz.Peygamber, Rumeysanın şartı üzerine nikâhlarını kıydı. Resulullah (s.a.) Rumeysa için şöyle buyurmuştur: 

“Gördüm ki cennete girmişim, önümde bir ayak sesi. Bir de baktım ki Rumeysa.” Ümmü Süleym (r.anhâ) ile Ebû Talhâ (r.a) birlikte mesut bir hayat yaşıyorlardı. Evliliklerinin üzerinden bir yıl geçtiğinde bir oğulları dünyaya geldi. Adını Ebû Umeyr koydular. Çocuk evin neşe ve sevinç kaynağı oldu. Gün geçtikçe büyüyordu. İki Cihan Güneşi efendimiz bu âileyi sık sık ziyarete gelirdi. Bir defasında Ebu Umeyr’i neşesiz gördü. Annesine: 

“Ey Ümmü Süleym! Oğlunuzu neşesiz görmemin sebebi nedir?” dedi. O da:

“Ya Rasûlallah! Onun oynamakta olduğu bir kuşu vardı. O öldüğü için üzüntülüdür.” dedi. Bu cevap üzerine Rahmet Peygamberi Efendimiz (s.a) çocuğun yanına vardı. Başını okşayarak onu teselli etmek üzere: 

“Ey Ebû Umeyr! Ne oldu senin nügayr?”diyerek  latîfe yaptı. 

Ebû Talhâ (r.a) da eve her gelişinde ilk defa Ebû Umeyr’i sorardı. Onu kucağına alır, sever ve şakalaşırdı. Bir gün bu hayat dolu çocuk hastalandı. Anne ve babası ne kadar uğraştıysa da derdine şifa bulamadılar. Babasının evde olmadığı bir sırada çocuğun hastalığı tehlikeli bir hal aldı. Şiddetli ateşler içerisinde ruhunu teslim etti. Ümmü Süleym (r.anhâ) metânet sâhibi bir hanımdı. Engin bir sabır içerisinde telâşa kapılmadan, sâkin, mütevekkil ve kadere râzı bir halde, feryad ü figan etmeden çocuğu yıkayıp, kefenledi. Kokular sürerek üstünü örttü. Evdekilere de; Ebû Talhâ’ya ben haber verinceye kadar siz bir şey söylemeyin diye tenbihatta bulundu. Bir müddet sonra Ebû Talhâ eve geldi. Oğlunun durumunu öğrenmek istedi. Ümmü Süleym (r.anhâ): 

“Biraz rahatlamış olacak, eskisinden daha sâkin…” dedi. Ölüm haberini birden vermek istemedi. Hemen kalkıp daha önce hazırladığı yemeği beyinin önüne getirdi. Ebû Talhâ (r.a.) hanımının telaşsız halinden çocuğun iyileştiğini zannetti. Birlikte yemek yediler, sohbet ettiler.  Ümmü Süleym (r.anhâ) beyine karşı sâkin ve güleryüzlü görünerek onun istirahatini ve gecesinin neşe ile geçmesini sağladı. Sabah namazı mescide gitmek üzere hazırlanan kocasına:

 “Ya Ebâ Talhâ! Şu komşumuzun yaptığına bak! Kullanmak üzere benden emanet aldıkları malı geri almak için gittiğimde vermek istemediler. Ağırlarına gitmiş!…” diyerek dikkat çekti. Ebû Talhâ (r.a) da: 

“Olur mu öyle şey!. Hiç iyi etmemişler.” dedi. Kocasını bu şekilde hazırlayan Ümmü Süleym (r.anhâ): 

“Ya Ebâ Talhâ! Oğlun senin yanında Allah’ın bir emaneti idi. Onu geri aldı.” dedi. Ebû Talhâ (r.a) birden bire şaşırdı. Söyleyecek bir şey bulamadı ve:

“İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn = Biz Allah’dan geldik Allah’a döneceğiz.” âyetini okuyarak teslimiyet gösterdi.

Fazilet Ehlinin Faziletini Bilmek

Resûlüllâh (s.a.v.) bir gün Ashâbıyla beraber mescidde oturuyordu. Bu sırada Hz. Ali gelip selâm verdi. Oturacak bir yer bulmak için etrafına bakındı. Resûlüllâh (s.a.v.), Ali’ye kim yer verecek diye ashâbının yüzüne baktı. Hz. Ebû Bekir Resûlüllâh’ın (s.a.v.) sağ tarafında oturuyordu. Oturduğu yerden hemen kenara çekilip:
“Buyur, buraya otur yâ Ebe’l-Hasen.” dedi. Hz. Ali de Resûlüllâh (s.a.v.) ile Hz. Ebû Bekir’in arasına oturdu. Resûlüllâh’ın (s.a.v.) yüzünde sevinç alâmeti gördük. Sonra Resûlüllâh (s.a.v.) Hz. Ebû Bekir’e doğru döndü ve
“Faziletli kişilerin faziletini, ancak fazilet ehli bilir.” buyurdular.

Kaynak :Silsile-i Sadat-ı Nakşibendiye (Silsiletü’z-Zeheb)

***

“Hızır Olduğunu Söylerim”  tıklayınız