FIRINCININ DUASI

İbrahim Ethem Hazretleri  tacı tahtı terk ediyor. Seneler sonra seyr-i sülûkünü tamamladıktan sonra Belh şehrine tekrar geliyor. Kendi yaptırdığı camide yatsı namazı kılıyor. Dışarıda sulu kar, yağmur, soğuk…

“Şurada kıvrılayım da sabah olunca giderim” diye düşünüyor. Caminin bekçisi geliyor, camide saklandığı yerden buluyor, çıkarıyor.

-“Ne yapıyorsun” diyor.

“Müsaade et, şurada yatayım. Sabah namazından sonra Belh’e gireceğim” diyor.

Görevli bacağından tutuyor onu

-“İbrahim Ethem, senin gibi çulsuzlar için yaptırmadı bu camiyi” diyor ve bacağından sürükleye sürükleye, kafasını merdivenlere vura vura atıyor onu dışarıya.

İbrahim Ethem “Ben bu camiyi yaptırdım” diyemiyor kibir olur diye.

Çaresiz, şehre gidiyor. Her taraf kapalı, sadece bir yer açık. Bir fırın. Kapıyı çalıyor ve sabaha kadar oturma müsaadesi istiyor. Orada çalışan işçi, “Geç otur” diyor.

Aradan bir-iki saat geçiyor. Sabah ezanı okunmaya başlıyor. Okunduktan sonra işçi dönüyor

-“Hoşgeldiniz, nereden gelip nereye gidiyorsunuz, isminiz ne?” diyor.

İbrahim Ethem de

-“Ben iki saattir burada oturuyorum, şimdi mi geldi aklına sormak” diyor.

Fırıncı diyor ki:

-“Ben bu fırında işçiyim. İki çocuğum var, iki de yetime bakıyorum. Ben onlara şimdiye kadar haram lokma yedirmedim. Senin geldiğin vakit benim mesai saatim dahilindeydi. Ezan okundu, mesaim bitti. Seninle istediğin kadar konuşabiliriz, şimdi kazancıma haram karışmaz.” İbrahim Ethem

-“Sen ne güzel adammışsın. Sen Allah’tan bir şey isteyip de olmadığı vaki oldu mu?” diye soruyor.

-“Ben Allah’tan ne istediysem verdi. Fakat Allah’tan bir şey istedim. Onu bana vermedi. Allah’a yalvardım, bana İbrahim Ethem’i göster diye, bana onu göstermedi” diyor.

-“O Allah, öyle bir Allah ki,” diyor İbrahim Ethem, “İbrahim Ethem’i bacağından sürükleye sürükleye, kafasına vura vura getirir sana gösterir ve senin gözünün önünde ruhunu teslim ettirir.” diyor ve Allah diyerek ruhunu teslim ediyor.

***

İlgili Diğer Hikaye ve konular

  1. “…Baban o elmayı ısırmasaydı…”

  2. HELAL EKMEĞİ NEDEN YEMEDİ?

  3. HELAL YEMEK

  4. Hangi Yemekte Hayır ve Bereket Yoktur?

  5. Tavuk yemeden önce okuyun!

  6. HAMAL’IN İP VE KÜFE HESABI

  7. Çocuk Eğitiminde Helal ve Haram Lokmanın Etkisi

  8. İBÂDET ON CÜZDÜR, DOKUZU HELÂL KAZANMAKTIR.

  9. EKMEKÇİ TEYZE!  (İBRETLİK BİR HİKAYE)

İmam mı hırsız? Kur’an-ı Kerim mi öksüz?

Anadolu’nun bir köyünde, köylü tarafından çok sevilen bir imam varmış.

Ramazan-ı Şerif geldiğinde köylüye mukabele okur, vaz-u nasihat edermiş. Köylü de hocasına sahip çıkıp, her akşam bir hane onu iftara davet edermiş. Yine bir akşam imam bir eve müsafir olmuş. Sofralar kurulmuş, iftarlar yapılmış. Ama ev sahibi masanın üstündeki parayı yerinde bulamayınca imam hakkında ki düşüncelerini değiştirmiş. Ve sene içerisinde imamla hiç konuşmamış.

Gel zaman git zaman diğer Ramazan-ı Şerif gelip köylü bu adeti tekrar yapınca sıra buna da gelmiş. Utancından

– “Ben imamı yemeğe almayacağım.” diyememiş. Akşam olmuş, sofralar kurulmuş, iftarlar yapılmış. Köylü dayanamayıp imama :

-“Hocam sana hiç yakıştıramadım. İhtiyacın varsa bile söyleseydin, parayı alıp gitmekte ne oluyor?” deyince imam meseleyi anlamış. Ve köylüye dönerek :

-“O akşam çok rüzgar vardı. Paralar uçup camdan çıkmasın diye, parayı şu duvarda asılı Kur’an-ı Kerim’in kılıfının cebine koydum. Yoksa siz geçen Ramazan-ı Şerif’ten beri o Kur’an-ı Kerim’e hiç el sürmediniz mi?” Şimdi söyleyin bakalım. İmam mı hırsız? Kur’an mı öksüz ?!…

İnşaallah bizler Kur’an-ı Kerimi öksüz bırakanlardan olmayıp 1 veya daha üstü kendimiz hatim eden, mukabeleleri takip edenlerdenizdir.

Kıymetli kardeşlerim!

Hazret-i Kur’an sadece Ramazan-ı Şerif ayında okunmaz. O bizim en iyi dostumuz, kabirde ki ışığımızdır.

Yalnız ve karanlıkta kalmamak onunla arkadaşlığımız nisbetindedir.

Onun için gelin bu kıssadan hissemizi alıp Hazret-i Kur’an’ı Kerim’i hem Ramazan-ı Şerif ayında hem de diğer aylarda okumayı terk etmeyelim.

KUR’ÂN-I KERÎM’İ OKUMANIN FAZİLETİ

Allâhü Teâlâ, Kitâb-ı Mübîn’ine sımsıkı yapışmayı emredip ona muhalefet etmekten sakındırarak Zümer Sûresi’nin 23. âyet-i kerîmesinde şöyle buyurmuştur (meâlen): 

“Allah, kelâmının en güzelini -(âyetleri birbirine) âhenkli, katmerli (hakikatlerle dolu) bir kitap hâlinde- indirdi. Öyle ki, Rablerinden korkanların ciltleri ondan ürperir. Sonra ciltleri de, kalpleri de Allâh’ın zikrine (alışıp) yumuşar. İşte bu, Allâh’ın hidâyetidir ki, onunla dilediğini doğru yola çıkarır. Kimi de Allah şaşırtırsa, artık ona hidâyet verecek yoktur.”

Resûlullah (s.a.v.) buyurmuştur ki: “Muhakkak şu Kur’ân-ı Kerîm, Allâhü Teâlâ’nın ziyafeti (mesâbesinde)dir. O hâlde onun ziyafetinden, gücünüz yettiğince kabul ediniz (ondan istifade ediniz). Muhakkak ki bu Kur’ân-ı Kerîm, Hak Teâlâ’nın sapasağlam bir ipi ve apaçık bir nurudur. Fayda ve şifâ kaynağıdır. Kendisine sarılanı koruyucudur. Ona tâbi olan kimseyi kurtarıcıdır. Kur’ân-ı Kerîm’in mucizeleri tükenmez, tekrar tekrar okumakla eskimez. Bu Kur’ân-ı Kerîm’i okuyun. Çünkü Allâhü Teâlâ, size her harfine on hasene (ecir, mükâfat) verecektir. Ama şunu bilin ki ben size ‘elif, lâm, mîm’ bir harftir, demiyorum. Lâkin ‘elif’ bir harftir, ‘lâm’ bir harftir, ‘mîm’ bir harftir.”

Allâh’ım, okuduğumuz Kur’ân-ı Kerîm’in her bir harfinden ayrı bir tat, her kelimesinden bir keramet, her âyetinden İlâhî inâyet ve her sûresinden bir saadet bahşeyleyerek okuduğumuz her cüzün ecrini ihsan eyleyerek bizi rızıklandır.

Allâh’ım! Bize Kur’ân-ı Kerîm’in harflerinden elif ile ülfeti, be ile bereketi, te vesilesiyle tevbeyi nasip eyle, se ile sevaplarımızı artırmayı, cim ile cemâli (güzellikleri) nasip eyle. Ha ile hikmet, hı ile hullet (dostluk), dal ile dünüv (din kardeşlerimizle yakınlık), zel ile zekâ, rı ile rahmet, ze ile ziyadelik, sin ile selâmet, şın ile şifâ, sad ile sadakat (doğruluk), dat ile ziya (aydınlık), tı ile tarâvet (tazelik), zı ile zafer, ayın ile ilim, ğayn ile ğınâ (zenginlik) ver. Fe ile felah (kurtuluş), kaf ile kurbet (sana manevi yakınlık), kef ile kifayet, lam ile lütuf, mim ile mev’ıza (öğüt, nasihat), nun ile nur, vav ile velâyet (Cenâb-ı Hakk’a yakınlık), he ile hidâyet, lâmelif ile likâ (sana kavuşma) ve ye ile yüsr (kolaylık) nasip eyle. Âmin (E. İbrahim Hakkı, Marifetname)

MÜMİN ÖLÜMÜN ACISINI NEDEN HİSSETMEZ?

Âriflerden bir zât, Peygamberimizin (s.a.v.) ‘Müminin ruhu cesedinden, kılın hamurdan çıktığı gibi (kolayca) çıkar.’ hadîs-i şerîfini kuvvetlendirecek bir âyet-i kerîme var mıdır? diye tefekkür etmiş. Bu düşünce ile Kur’ân-ı Kerîm’i hatmetmiş, fakat bir şey bulamamış. Hatmi bitirdiği gece Peygamberimizi (s.a.v.) rüyasında görmüş ve: “Yâ Resûlallah, Cenâb-ı Hak (meâlen):Yaş ve kuru (hiçbir şey) müstesnâ olmamak üzere hepsi apaçık bir kitapta (Kur’ân-ı Kerîm’de)dir.” buyuruyor. Fakat ben sizin şu hadîs-i şerîfinizin mânâsını Kur’ân-ı Kerîm’de bulamadım.” demiş. Peygamberimiz (s.a.v.) ona: 

“Onun manasını Yûsuf Sûresi’nde ara.” buyurmuşlar. 

Uyanınca hemen Yûsuf Sûresi’ni okumuş ve hadîs-i şerîfin mânâsını (meâlen): ‘Ve ey Yûsuf, onların karşılarına çık, dedi. Onu görür görmez, (gözlerinde) pek büyüttüler (güzelliği karşısında hayrette kaldılar) ve kendi ellerini kesiverdiler…’(Yûsuf Sûresi, 31.) âyet-i kerîmesinde bulmuş. 

Yani kadınlar Yûsuf Aleyhisselâm’ın fevkalâde güzelliğini görünce onu seyretmekle meşgul oldular da ellerini kesmelerinin acısını hissetmediler. İşte mümin de ölüm esnasında melâike-i kirâmı, cennetteki makâmını ve orada kendisi için hazırlanan nîmetleri görünce kalbi bunlarla meşgul olur ve ölümün acısını hissetmez.  

/ FAZİLET TAKVİMİ Pazar-24-Kasım-2019

:) Tilki’nin Orucu

Tilki ormanda gezmektedir.Bir ağacın dalında bir geyik budunun asılı olduğunu görür.Açtır ama şüphelenir, kontrol edince tuzağı anlar. Çünkü geyik budu iple bir bombaya bağlıdır. Epeyce uzağa gider ve başını kollarının üzerine koyarak yatar, biraz sonra kurt gelir, budu ve yatan tilkiyi görür.Tilkiye sorar:

“Napıyorsun dostum?”

Tilki cevap verir:

“Hiiçç…Yatıyorum.”

-Burda bir but var.

-Evet var.

-Neden yemedin?

”Bugün oruçluyum.”

Kurt kendinden emin:

”Ben yiyeyim o zaman.”

Tilki;

“Buyur afiyet olsun.”der.

Kurt, buta uzanır uzanmaz bir patlama ile ortalık toz duman olur. Kurt yaralı, perişan halde yatarken, tilki sakince budu yemeye başlar. Bunu gören kurt;

”Hani sen oruçluydun?” deyince tilki pişkin pişkin;

“Biraz önce top patladı duymadın mı?“

Müziksiz İlahi:Merhaba Ey Şehri Ramazan

Kaynak : https://youtu.be/-OYjwxFHvPs

Sizce Çürük Kim?

Sakat bir dilenci koltuk değneklerine dayanarak sabahın erken saatlerinde bir dükkâna varıp elini uzatır:

– Allah için bir sadaka! der. Dükkâncı:

-Daha siftah etmedim, diye dilenciyi reddeder. Koltuk değnekleri arasında vücudunu surükleyerek dükkânın karşısındaki bir köşe başına oturan dilenci; mendilini yere serip gelen geçenin avucuna bakmaya başlar. Derken karşıki dükkâna, eğirdiği iplikleri satmak üzere biri gelir ve ipliklerini göstererek:

 -Alır mısın? der, dükkân sâhibine. Dükkâncı iplikleri eline alır, evirir çevirir bakar:

 -Bana yaramaz, ipliklerin çürük! diye (yalandan) almak istemez. Paraya daralmış olan iplik sâhibi israr edince, düşük fiyatla alır ve iplikleri dolaba yerleştirir. Çok geçmeden bir müşteri gelir, iyi ve sağlam iplik ister. Dükkâncı, biraz önce, çürük diye düşük fiyatla aldığı iplikleri dolaptan çıkarıp müşteriye takdim eder:

 –Buyurun, der istediğiniz kalitede iplik: çok iyi, çok sağlam!

Müşteri dükkâncının istediği dolgun fiyatı verip iplikleri alıp gittikten sonra, karşı bütün olup bitenleri seyreden dilenci yine koltuk değneklerine dayanmış olarak dükkâmn kapısına gelir. Fakat daha henüz elini açıp (bir sadaka!) demeden dükkâncı çekmecesinin bozuk para gözünden bir on para çıkarıp dilenciye:

 –Siftah ettim, al şunu! diye uzatır. Fakat çok tuhaf, dilenci sadakayı almaz ve:

 – Ben, der, para istemiyorum! Dükkâncı tuhaf tuhaf bakarken devam eder:

 -Allah aşkına, der, beni şu dolaba yarım saatliğine koy, yeter. Çünkü bu dolaba çürük giren sağlam çıkıyor, ben de çürük bir adamım!

Kaynak: İslam’da Ticaret Hukuku-Abdülkerim POLAT

Rızık az ve çok olunca

Ne karınca zayıf oldugu için aç kalır,

ne de aslan pençesinin zoruyla karnını doyurur.

Rızık yalnızca Allah’tandır.”

Kimi insana az verir,

kimine de çok.

Ama ikisini de imtihan eder.

Az verdiğinden SABIR,

Çok verdiğinden ise ŞÜKÜR ister.

NİMETLERE ŞÜKÜR.

Kelime olarak şükür: Yapılan iyiliğin karşılığını ve kıymetini bilip makbule geçtiğini dile getirmek, iyilik edeni övmek, nankör olmamak demektir.

Bize küçük bir iyiliği dokunan kimseye teşekkür etmek insani bir meziyettir. Resulü Ekrem (sas)efendimiz şöyle buyuruyor: İnsanlara teşekkür etmeyen, Allahü teâlâya da şükretmez. Aza şükretmeyen de, çoğa şükretmez. Rabbimizin nimetini anmak şükür, hiç bahsetmemekse nankörlüktür. (Beyhaki)

Öyleyse, Lütufları sayıya sığmayan, nimetlerinin ardı kesilmeyen Rabbimize karşı şükür, her Müslüman için mühim bir kulluk görevidir ve  farzdır.

Sayılamayacak kadar çok olan bu nimetlerden faydalanan bizler; ancak şükretmekle, nimetin sahibine minnet duymakla karşılığını vermeye çalışırız.

İslam âlimlerine göre Şükrün çoğu üç şeydedir:

1-Allah-u Teâlâ’nın ihsanına karşılık, onu vereni görüp hamd etmendir.

 2-Sana verilene razı olmandır.

3-Verilen şeyin faydası sende, kuvveti bedeninde olduğu müddetçe Allah’a âsi olmamandır.                                                                                                                                                   

O halde Kul; Allahın lütuf ve nimetlerini kalben ve lisanen anar, ondan dolayı Allah’a karşı minnet duyarsa bu bir şükürdür.Onun için hepimiz, Cenab-ı Hakkın üzerimizdeki muazzam nimetlerini tefekkür etmeliyiz.Bilhassa dünya nimetleri hususunda kendimizden yukarıda olanlara değil, aşağıda olanlara bakmalıyız.

Çünkü Mevlamız her insana ihtiyacı kadar nimet verir. Ama nefsin tavanı yoktur. Daima kendinden üsttekilere bakan kimse, kendisine verilen nimetleri göremez, küçümser. Bu ise nankörlük olur.

Onun için;”Kim dünya hususunda kendisinden düşük olana, din hususunda kendisinden üstün olan bakarsa Hz.Allahın o kimseyi sabredici ve şükredici olarak yazacağı” hadisi şerifle müjdelenmiştir.(Süneni Tirmizi, Kıyame 59)

Kulun, Hz.Allahın verdiği nimetlerden helal ve temiz olarak ve israfa kaçmadan yemesi, içmesi, giyinmesi, başkalarına da bu nimetlerden istifade ettirmesi; yani nimeti saklamaması da bir şükürdür. Hadis-i şerifte şöyle buyrulur:

 ”Cenab-ı Hak, nimetinin eserini kulunda görmekten hoşnut olur.” (Buhari, İbni Mace)

Ayrıca; nimeti yerli yerinde kullanmak da bir şükürdür. Mesela yediğimiz bir yemekten sonra yemek duası yaparak Allaha hamd etmek, bununla birlikte; o yemekten aldığı gıdayı ve kuvveti ibadet ve hizmet ve hayırda kullanmak bir şükürdür. Hadis-i şerifte;

Hz.Allah’ın ikram ettiği yemeği yiyip de şükreden kimse, oruç tu­tup da sabreden kimse gibidir.” buyrulmaktadır. (İbn Mâce, no. 1765)

Bir mümin için; hayatı boyunca Mevlâ’mızın emirlerini yapmak, yasaklarından sakınmak da şükrün tabii lazımındandır.

Rabbimizin bize ihsan etmiş olduğu nimetleri saymamız mümkün değildir.

Ayeti kerime’de şöyle buyrulur: “Eğer Allah’ın bunca nimetlerini birer birer saymak isterseniz sayamazsınız. Hatta adetleri katlayarak bile onları saymak isteseniz, yine güç yetiremezsiniz” (Sure-i İbrahim Ayet 34)

O halde Bize verdiği sayısız nimetlerinden dolayı Cenab-ı Hakkı anmak, zikretmek,ona minnet ve şükran duymak ve gereğini yerine getirmek bir ibadettir ve imanın gereğidir.Bunun tersi ise nankörlüktür.

Dikkat edilirse, inançsız ve inkarcılar için Rabbimizin kullandığı sıfat Küfür’dür. Küfür, nimeti inkar etmek, üzerini örtmek, görmezden gelmek,yani nankörlük etmektir. Şükür İmanın bir icabı olduğu gibi; tersi de küfrün bir icabıdır.

Şükür kelimesinin yanında en çok kullandığımız bir kelime daha vardır.

O da Hamd’dir. Kur’anı Kerimin anahtarı olan Fatiha suresinin ilk ayeti;

 “Hamd, Alemlerin Rabbi olan Allaha mahsustur.” denilerek, hamd ile başlar.

Şükür veya teşekkür kullara da yapılabilir; hamd ise ancak Hz.Allah’a karşı olur.

Hamd; Zatında, sıfatında ve fiillerinde Cenab-ı Hakk’ın övgüye ve şükredilmeye layık olması demektir. Hamd kelimesinin içinde şükür de vardır.

Ancak şükür nimetlere karşı yapılır. Hamd ise ister nimet olsun, isterse bela, musibet, hastalık vb. haller olsun; Rabbimizden gelen her şeyi hoş karşılamak, Cenabı haktan geldiği için ona razı ve hoşnut olmaktır.

Nitekim Efendimiz(sas),”Her hale karşı Allaha hamd olsun.” Buyururlardı

Onun için belaya şükredilmez ama hamd edilir. Çünkü şükredilen şeyi arttırmak, va’di ilahidir.  Ayet-i kerimede şöyle buyrulur:

“Hatırlayın ki Rabbiniz size şunu bildirmişti: And olsun! Eğer şükür ederseniz elbette sizin nimetlerinizi artırırım. Eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz benim azabım cidden çetindir.”(Sure-i İbrahim-7)

 Ne mutlu! kendisine verilen sayısız nimetlere şükredip, hem nimetini artıran hem de Cenabı hakkın Rızasına nail olanlara..

ŞÜKÜRLER OLSUN.

Rızık az veya çok verilince ne yapmak gerekir.

Nimete Şükür, Belalara Sabır etmek.

TEVBE VE İSTİĞFAR

Tevbe lügatte dönmek demektir. Yani kulun günahlarından pişmanlık duyup Allah’a dönmesi, O’na yönelmesidir. Kul Cenab-ı Hakka yönelince, TEVVAB olan Rabbimizin  o kuluna yönelmesi kat kat fazla olacak, Cenab-ı Hak o kuluna hak ettiği cezayı vermekten vazgeçecek, Rahmet ve mağfireti onu kuşatacaktır.

Tahrim suresi 8.ayeti kerimesinde bizlere “Allaha Nasuh tevbe ile tevbe edin.. ” emri verilmektedir. Nasuh tevbe bir daha geri dönmemek üzere yapılan tevbedir. Nasuh ziyade nasihat edici demektir. Tevbe eden bir kul belli bir zaman sonra tekrar nefsine mağlup olup o günaha tekrar meyl ederse, yaptığı tevbeyi hatırlayıp, ondan vaz geçmelidir. İşte tevbeyi nasuh böyle bir tevbedir. Bu tevbeye muvaffak olanlar için verilen müjde ayeti kerimede şöyle anlatılır:

Ey mü’minler! Allah’a Tevbe-i Nâsûh ile tevbede bulunun. Umulur ki Rabbiniz sizin günahlarınızı örter ve sizi altlarından ırmaklar akar cennetlere girdirir.

O (öyle bir) gün ki Hz. Allah, Peygamberini ve O’nunla beraber imân etmiş olanları (rezil) rüsvay etmez.Onların Nûrları önleri ve sağ tarafları arasında koşar. Derler ki: «Ey Rabbimiz! Bizim nûrumuzu tamamla, bizi mağfiret buyur. Şüphe yok ki Sen her şeye hakkıyla kâdirsin.»

Tevbe ile beraber, bazen ondan da önce zikredilen diğer ibadetse İstiğfar’dır.

İstiğfar, Yüce Allah’tan mağfiret yani affedilmeyi, bağışlanmayı dilemektir.

Bağışlanmak da derece derecedir. İslam büyüklerinin beyanına göre;

“Af, günahların örtülmesi, mağfiret ise günahların kökünden kazınmasıdır.“ Mağfiretin bir ileri derecesi ise günahların sevaba çevrilivermesidir.

Furkan suresinde şöyle müjdelenir; “Ancak tövbe eden ve imân edip sâlih  amelde bulunan müstesna. Artık Allah onların günahlarını sevaplara çevirir. Ve Allah çok bağışlayıcı ve çok merhamet edendir. İşte kim tevbe edip Salih amel işlerse, şüphesiz o, tevbesi kabul edilmiş, Allahın Rızasını kazanmış olarak Allah’a döner” (Furkan s.70,71)

Rabbimiz, günahlarından vazgeçip kendine yönelen, af ve mağfiret dileyen ve iman ve salih amel üzere devam edenleri bunun gibi sayısız ihsanlarla müjdelemiştir.  Yeter ki kul o sağlam iradeyi göstersin, nefsin ve şeytanın pençesinden kurtulup Mevla’sına yönelebilsin.

Tevbe ve istiğfarla ilgili emir sadece biz günaha dalmış kullar için değildir.

 Cenab-ı Hak, her türlü günahlardan koruduğu Peygamberlere bile istiğfarı emretmiş, geçmiş peygamberlerin istiğfarlarını bizlere örnek olarak göstermiştir.

Resulullah (sas) efendimiz de hadisi şeriflerinde; “İstiğfar edin, Ben muhakkak her gece ve gündüzde 70 defa istiğfar ediyorum.” buyurmuşlardır.)

Tevbe ederken dikkat etmemiz gereken bazı mühim hususları büyük İslam alimi İmamı Rabbani hz. şöyle  özetlemiştir:

 “Eğer isyan ve günahlar Allahın hakkıyla alakalı olup kul hakkı ile ilgili değilse  bunların tevbesi şiddetli pişmanlık, içten gelerek Allaha istiğfar etmektir. Farzlardan bir farz terk edildi ise tevbe için önce onun kazası gerekir.

Bir namaz geçti ise hem kaza edilir. Sonra da zamanında kılınmadığı için ayrıca istiğfar edilir. Zekat gibi hem kul hakkı hem de Allah’ın hakkı olan borçlarımız varsa, eksik bırakmadan verilir.

Eğer günahlar; kullara zulüm, haksızlık gibi ise evvela bu haksızlık ve zulüm terk edilir; hak, sahibine iade edilir, onunla helalleşilir ve ona dua edilir.

Eğer hak sahibi ölmüş ise mirasçılarına teslim edilir.

O da bulunamazsa onun adına sadaka olarak verilir.” (Mektubat-ı şerif,c.2.s 108)

Hepimiz, ebedi saadetimiz için bu şartları dikkatle tatbik etmeliyiz.

Çünkü başta kul hakları olmak üzere bütün günahlar, Rabbimizin bize olan ihsanının kesilmesine veya azalmasına sebep olur. İstiğfar ve tevbe ile Mevla’mızın rızası tahakkuk edip, maddi ve manevi ihsanlar artar.

Ayet-i Kerime’de buyrulduğuna göre, Hud (AS.) kavmine şöyle nasihatte bulunmuştu:

Ey kavmim! Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra tevbe edip O’na yönelin ki, üzerinize gökten bol bol (maddi ve manevi) bereket indirsin ve sizi kuvvetinize kuvvet katarak çoğaltsın.Sakın günahkar bir şekilde Allah’tan yüz çevirmeyin (Hud suresi,52)  

Nuh (AS) ise kavmine şöyle nasihat etmişti:”(Ey kavmim) Rabbinize İstiğfar edin o çok bağışlayıcıdır. İstiğfar edin ki size semadan bol ve bereketli yağmurlar indirsin ve sizin mal mülk ve evlatlarınızı çoğaltıp yardım etsin.Sizlere bağlar,bahçeler ihsan etsin. Sizler için ırmakları akıtsın.“ (Nuh suresi,10,-12)

Görülüyor ki tevbe ve istiğfar hem manevi hem de maddi  sıkıntılarımızın giderilmesi için büyük bir ilaçtır.

Kur’an-ı Kerimin 68 yerinde Tevbe,26 yerinde  istiğfar, 7 yerde de ikisinin beraber zikredilmesi, tevbe ve istiğfardan, Cenabı Hakkın ne kadar razı olduğunu anlamamız bakımından mühimdir. Hadis-i şerifte şöyle buyrulur: “Kim istiğfara devam ederse, Allah-ü Teâlâ o kimse için her darlıktan bir çıkış, her üzüntüden bir kurtuluş verir ve o kimseyi beklemediği yerden (maddi ve manevi olarak) rızıklandırır.(Ebu Davud) 

Hakîkî Tevbe Eden Kimdir?

Tevbe Etmek

TEVBENİN FAZİLETİ

Bir Şükre Otuz Yıl Tevbe

UNUTKANLIĞIN BİR SEBEBİ VE BAZI ÇÂRELERİ