CENÂB-I HAKK’IN LÜTUF VE CEZASININ HİKMETİ

 

Allâhü Teâlâ hem rahmet edenlerin en merhametlisi, hem de azabı en şiddetli olandır. Eğer yüce zâtına karşı isyan eden kimselere azab edemeyecek olsaydı acizlik ile vasıflanmış olmaz mıydı? Hâlbuki Allâhü Teâlâ’nın yüce şanında acizlik olması aslâ düşünülemez. Sonra Hak Teâlâ Hazretleri zâtına ve yarattıklarına karşı birtakım günahları ve suçları işleyen kullarına azap etmeyecek olsa büyüklüğünü muhafaza, umumun haklarını müdafaa edememiş ve neticede adaletsizlik göstermiş sayılmaz mıydı? Böyle bir hâl ise Allâhü Teâlâ’nın yüce şanına -hâşâ- lâyık olabilir mi?

Şu kıssa ile bu mesele daha iyi anlaşılır:

“Mûsâ aleyhisselâm, bir gün, ‘Yâ Rabbi! Mahlûkâtı yaratırsın, sonradan onları öldürürsün, bundaki ilâhî hikmetin nedir?’ diye sual eder. Bunun üzerine Allâhü Teâlâ, Mûsâ aleyhisselâm’a ekin ekmesini emir buyurur. 

Hazret-i Mûsâ tarlaya ekin eker, onu sular ve yetişinceye kadar gözetir. Sonra da hasat edip harman yapar. Bu esnada şöyle bir ilahî vahiy tecelli eder: ‘Yâ Mûsâ! Şu kadar emek vererek yetiştirdiğin ekinleri neden biçtin?’

Hazret-i Mûsâ (a.s.) da derki: ‘Yâ Rabbi!… Malumundur ki, bu ekinlerin içinde hem tane var, hem de saman. Tane samanlığa konulamaz, saman da tane ile bir ambarda bulunmaya lâyık olamaz. Bunları karıştırmak uygun olmadığı için ayırıyorum. Tanelerini ambara koyuyorum…’ 

Allâhü Teâlâ, ‘Geriye ne bıraktın?’ diye sordu.

Hz. Mûsâ: ‘Yâ Rabbi! Faydası olmayanları bıraktım’ dedi.

Bunun üzerine Allâhü Teâlâ, ‘Ey Mûsâ! Ben de kendinde hayır olmayanları cehenneme koyarım. Bunlar ‘Lâ ilâhe illallah’ demekten yüz çeviren kimselerdir.’ buyurdu.” 

Velhasıl Hak Teâlâ Hazretlerinin kulları hakkındaki lütuf ve ihsanı da, azab ve cezası da hikmettir. Bizim vazifemiz ise ilâhî azaba düşürecek hareketlerden kaçınarak Allâhü Teâlâ’nın muhafazasına iltica etmektir.

/ FAZİLET TAKVİMİ 12 Eylül 2021, Pazar

Okumak ve İlim Sahibi Olmak

Yüce İslam dini okumaya ve ilim sahibi olmaya en yüksek değeri vermiştir. Kur’an-ı Kerim’in pek çok ayetinde Cenab-ı Hak okumayı, ilmi emretmiştir.

Sevgili peygamberimiz (sav) de Hadis-i Şeriflerinde ilmi ve okumayı daima teşvik etmiş, Alimin mürekkebinin şehidin kanından daha üstün olduğunu ifade buyurmuştur. Peygamber efendimiz (sav) kendi hayatında da ilmi ve okumayı hep ön planda tutmuştur. Nitekim Bedir harbinde esir düşen Mekkeli müşriklerin kurtulması için fidye yerine Medinelilerden on kişiye okuma yazma öğretmeyi yeterli görmüştür. Bunu yapan esirleri serbest bırakmıştır.

Yine ashabı Kiram dan tan Zeyd bin Sabit’e; o devirde geçerli olan yabancı dillerden İbrani ve Süryani dillerini öğrenmesini istemiş, o da bunları kısa zamanda öğrenmişti. Bu vesile ile kendi devrinde ihtiyaç olan yabancı dilleri öğrenmek bizim için sünnet sayılmıştır.

“İlim talep etmek her Müslüman erkek ve kadına ayrı ayrı farzdır.” hadisi şerifinde de her Müslümanın kendisine yetecek kadar dini bilgisinin olması mecburi kılınmış, cehaletten şiddetle sakındırılmıştır.

O halde bizlere düşen bu dini emirleri dikkate alarak İlim yolunda gayretimizi arttırmak, hiçbir engel tanımamaktır.

Okumak, ilim sahibi olmak her zaman teşvik edilmişken bunda da dikkat edilmesi gereken mühim hususlar vardır.

Evvela bu Allahın (cc.) rızasına uygun bir okuma olmalıdır.

İnsana bozuk fikirler aşılayan, insanların ve hatta toplumların maddi ve manevi yıkımlarına sebep olan şeylerle meşgul olmak, okumak, dinlemek elbette dinimize uygun değildir.

 Zümer suresinin 9.ayeti kerimesinde şöyle buyruluyor:

 “Yoksa o gece saatlerinde ibadete kalkan, secdeye kapanıp, kıyama durarak daima vazifesini yapan, ahireti hesaba katan ve Rabbinin rahmetini uman kimse diğerleri gibi olur mu?

“De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? (Bunu) Ancak temiz akıl sahibi olanlar idrak edip anlar.” (Zümer-9)

Bu ayeti kerimede ilim sahibi olan kişinin gece ibadete kalkan, Allaha secde  eden olarak vasfedilmesinden de anlıyoruz ki İlim bizleri Allaha yaklaştırır ve öyle olmalıdır. İnsanı Cenab-ı Haktan, dinden, kitaptan uzaklaştıracak, nefsin ve şeytanın emellerine hizmet eden bilgiler ne olursa olsun ondan uzak durulmalıdır. Nitekim Resulullah (sav)efendimiz dualarında;

”Allahım fayda vermeyen ilimden sana sığınırım.”buyurmuşlar, böyle dua etmemizi tavsiye etmişlerdir. Faydası olmayan şeyleri okumak, zihnimizi boş şeylerle meşgul etmek bile istenmezken; zararlı şeylerin okunması, dinlenmesi, onlarla meşgul olunması, elbette daha çok mahzurludur.

 Müslümanın boşa geçirecek ne zamanı ne de enerjisi vardır.

 Konuşması, okuması, bütün meşguliyeti anlamlı olmalıdır.

Bizi hayra delalet eden şeyleri okumalı, dünyalık da olsa faydamıza olan işlerle meşgul olmalıyız.

Bunların içerisinde bir husus da var ki dünyada ahirette değerine paha biçilemez.

O da Allahın kitabı Kur’an-ı Kerimi, onun hükümlerini, emirlerini ve yasaklarını; özetle Kuran ilimlerini, dini ilimleri okuyup okutmaktır.

Bununla meşgul olanlar, Sevgili Peygamberimizin beyanları ile; dünya ve ahirette insanların en hayırlıları, en şereflileridir..

Resulullah (sav) efendimiz buyuruyorlar ki:

 İlim; İslam’ın hayatıdır, İmanın direğidir.

Dua Köşesi

İbadetin Özü Dua

DUALARIN KABUL OLMASI İÇİN

DUA HAKKINDA HADİS-İ ŞERİFLER

Kur’an-ı Kerimden Dualar

Dûa Etmek, Duaların Karşılığı

KUL HAKKI VE DUA

Şer Bilinen Hadiseler ve Duaların Sonucu

DUÂNIN ÂDÂBINDAN

Dua Eden Adama Hazreti Musa’nın Acıması ve Hazreti Allah’ın Hazreti Musa’ya Cevabı

Demircinin Büyük Makama Ulaşmasının Sırrı

Bedevinin Duası

FIRINCININ DUASI

VAKIA DUASI, MANASI VE VAKIA SURESİNİ OKUMA USULÜ

KİMİN VERDİĞİNİ UNUTMAMALI

Ebû Hüreyre (r.a.), Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’den şöyle rivâyet etti: “İsrâiloğullarında biri abraş (alaca hastalığı olan), biri kel ve biri de kör olan üç kişi vardı. Allâhü Teâlâ, bunları imtihan etmeyi diledi de onlara bir melek gönderdi. Vazifelendirilen melek, abraşa geldi:

‘En çok ne hoşuna gider?’ dedi. Abraş, ‘Güzel bir renk ve güzel bir ten. Çünkü halk beni çirkin görüyor.’ dedi.

Melek abraşın vücudunu sıvazladı. Ondan bu çirkin hâl gitti de ona güzel bir renk ve güzel bir ten verildi. Bundan sonra melek ona: ‘En çok hangi malı seversin?’ diye sordu. Abraşlıktan kurtulan kişi, ‘Deveyi’ dedi. Kendisine on aylık gebe bir deve verildi. Bunun üzerine melek ona, ‘Bu deve sana mübarek ve bereketli olsun’ diye dua etti.

Sonra melek, kel kişinin yanına vardı, ‘En çok ne hoşuna gider?’ diye sordu. O da ‘Güzel saç isterim. Şu kellik benden gitsin! Herkes beni çirkin görüyor’ dedi. Melek, onun başını sıvazladı ve ondan kellik gitti. Güzel bir saç verildi. Melek:

‘En çok hangi malı seversin?’ diye sual etti. O da ‘Sığırı severim’ dedi. Melek ona da bir sığır verdi ve ‘Bu sığır sana mübarek olsun!’ diye dua etti. 

Melek körün yanına geldi ve ‘En çok ne hoşuna gider?’ diye sordu. O da ‘Allâhü Teâlâ’nın gözümü iade buyurmasını ve onunla insanları görmeyi’ dedi. Melek onun gözünü sıvazladı da Allah ona gözünü iade buyurdu. Melek köre, ‘Hangi malı çok seversin?’ diye sordu. O  ‘Koyunu severim’ dedi. Melek de ona, bir koyun verdi. 

Bir müddet sonra deve ve sığır sahiplerinin devesi ve sığırı yavruladı. Koyun sahibinin de koyunu kuzuladı. Bu sûretle deve isteyen kişinin bir vadi dolusu devesi oldu. Sığır dileyen kişinin de bir vadi dolusu sığırı oldu. Koyunu tercih eden körün de bir vadi dolusu koyunu oldu.
Bundan sonra günün birinde o melek, ilk görüştüğü sûret ve heyetinde abraş kişiye gelip dedi ki: 

“Ben fakir ve garip bir kişiyim. Memleketime gidebilecek maişetim ve bineğim yok. Bugün benim için muradıma nail olabilmek evvela Allah, sonra da senin yardımınladır. Şimdi ben, sana güzel bir renk, güzel bir vücut ve birçok mal veren Allah rızası için senden bir deve isterim ki, bu yolculuğumda onun üzerinde muradıma ve vatanıma erişebileyim.” Bunun üzerine eskiden abraş olan kişi ona:

“İyi amma isteyen fakirler çoktur. (Her gelene bir deve vermek işime gelmez)” dedi. 

Melek ona, “Ben seni tanıyorum. Sen halkın iğrendiği, abraş olan kişi değil misin? Sen fakir idin, bu malı sana Allah vermişti.” Bu eski abraş, meleğe:

“Hayır! Ben bu mala atadan ataya intikal ederek varis oldum” deyince melek ona, “Eğer sen bu iddianda yalancı isen Allah seni eski hâline çevirsin” dedi. 

Sonra melek ilk görüştüğü sûret ve heyetinde kel adama geldi ve abraşa dediklerini ona da söyledi. Ve abraşın reddettiği gibi kel de reddetti. Melek de ona: “Eğer bu iddianda yalancı isen, Allah seni eski haline çevirsin!” dedi. 

Bu defa melek, gözlerini sıvazladığı âmâya geldi ve dedi ki: “Ben fakir ve garip bir kişiyim. Memleketime gidebilecek maîşetim ve bineğim yok. Bugün benim için muradıma nail olabilmek evvela Allâh’ın, sonra da senin yardımınladır. Şimdi ben, sana gözlerini iade eden Allah rızası için bir koyun isterim ki, bu yolculuğumda onunla muradıma ve vatanıma erişebileyim.” O kişi meleğe:

“Hakikaten ben âmâ idim. Allâhü Teâlâ gözlerimin nurunu iade etti. Fakir idim, beni zengin kıldı. İşte koyunlarım, dilediğin kadar al! Allâh’a yemin ederim ki, bugün Allah rızası için benden alacağın bir şeyin miktarını sınırlandırarak sana güçlük vermek istemem” dedi. Melek de şöyle cevap verdi:

“Malını tamamen muhafaza et! Allâhü Teâlâ, sizin üçünüzü imtihan etti. Allah senden razı oldu. Onlar ise Allâh’ın gazabına uğradılar.”

/ FAZİLET TAKVİMİ 19-20 Eylül 2021, Pazartesi

***

NİMETİ İDRAK EDEBİLMEK

Nefis Muhasebesi

İdrak sahibi her Müslüman geçip-giden ve bir daha gelmeyecek olan kısa dünya ömrünün daima muhasebesini yapmalıdır.

Ayet-i Kerime ve Hadis-i Şerifler, bizleri bu muhasebeye davet eder.

Haşr suresinin 18.ayetinde mealen şöyle buyrulur:

”Ey iman edenler; Allah’tan korkun ve herkes, yarın için, yani ahiret hayatı için, önceden ne (gibi ameller) göndermiş olduğuna bir baksın. Hem Allah’tan korkup kötülüklerden sakının; çünkü Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.”

Hadis-i Şerifte ise sevgili peygamberimiz (sas) şöyle buyuruyor:

“Akıllı kimse, kendisini hesaba çeken ve ölümden sonrası için hazırlayan kimsedir. Aciz kimse ise, nefsinin isteklerine tabi olan ve Allah’tan olmadık şeyler isteyen kimsedir.” (Tirmizi, Kıyame 25)

Yüce İslam dini bizler için hem dünya hem de ahiret saadetini vaat ediyor.

Bunun için de Hz. Allah’ın nimetlerinden istifade ederken, nimetin sahibini unutmamamız, nankörlük etmememiz ve bizlere olan emir ve yasaklarına uymamız yeterli olmaktadır.

Cenab-ı Hakka karşı kulluk görevlerimizin başında İman gelir.

Bu nimetle şereflenen kimseleri Cenab-ı Hak, Cennetine davet etmektedir.

Bunun için de evvela farzları yerine getirmek, haramlardan sakınmak, Peygamberimiz (sas)in sünnetine uymak gerekir.

Bütün bu güzelliklerin yanında; bizi Hz. Allah katında en çok sıkıntıya sokacak ve bütün iyiliklerimizi yok edebilecek olan tehlikelerden de sakınmak gerekir. Bunların başında kul hakları gelir.

İslam dini kul hakkına o kadar önem vermiştir ki; ancak ödenerek veya o kul tarafından helal edilerek kul hakkından kurtulacağı beyan edilmiştir.

Onun için kul hakkı Allahımızın hakkından daha zorludur.

Çünkü Cenab-ı Hak zengindir, kendi hakkını affedebilir; ama kullar ihtiyaçlıdır.

Haklarını almak isterler.

(Ebu Hüreyre hz.nin rivayet ettiği bir hadisi şerifte Resulullah (s.a.s) efendimiz ashabına hitaben; “Müflis kimdir, biliyor musunuz?”  diye sorar.

Ashab-ı kiram; “Bize göre müflis, parası ve malı olmayandır.”diye cevap verirler. Bunun üzerine Resulullah (sas)efendimiz şöyle buyurur;

“Ümmetimden gerçek müflis, kıyamet günü (dağlar gibi ameli ile)namazla, oruçla, zekâtla gelir.(Fakat,)Şuna sövmüş, buna iftira etmiş, bunun malını yemiş, şunun kanını dökmüş, bunu dövmüştür. Buna şu iyiliğinden, şuna şu iyiliğinden verilir. Eğer iyilikleri (verilmesi gerekenlere) yetmeden tükenirse, borçlu olduğu kimselerin günahlarından alınır ve ona verilir.Sonra da (bir yığın günahla, yüzüstü) cehenneme atılır.” (Müslim-Tirmizi)     

Görülüyor ki, kul hakkına dikkat etmeyenleri amelleri kurtaramıyor.     

Bu hususta bütün insanlar eşittir. Hatta Müslüman olmayanların hakları Müslümanların hakkından daha tehlikelidir. Onlarla ahirette helalleşmek mümkün olmayacağı için haklarını sonuna kadar isterler. Onun için İslam âlimleri, gayrimüslimlerin haklarına daha fazla hassasiyet göstermişlerdir.

Ayrıca sadece insanların değil; büyük-küçük hayvanatın, bitkilerin bile hakları olduğunu unutmamalıyız. Peygamber efendimiz (sav)in,

”Nehirde bile abdest alıyor olsan, suyu fazla kullanman israftır.” buyurması yaşadığımız çevreye karşı mesuliyetimizi gösterir.

Bu mesuliyet sebebi iledir ki; Koca Osmanlı padişahı Kanuni Sultan Süleyman, sarayın bahçesindeki karıncalara zarar verecek bir düzenleme için şeyhülislam Ebus Suud’dan fetva istemiş, fakat;

Yarın hakkın huzuruna varınca

Süleyman dan hakkını alır karınca..”

diyerek izin verilmemiştir.

Karıncayı incitmemek tabiri bu hassasiyeti ifade eder.

Kıyame suresi 36. Ayeti kerimede şöyle buyrulur:

 “Yoksa insan başıboş bırakıldığını mı zannediyor.”

Elbette başıboş değiliz ve hepimiz bu hayatın hesabını vereceğiz.

Zerre kader iyilik de kötülük de İlahi terazide görülecektir.

Onun için; hızla akıp giden kısa dünya ömrümüzde, kulluk vazifelerimize dikkatle beraber, bizleri sıkıntıya sokacak hallerden daima sakınmalı, bir hata ettiysek hemen onu telafiye çalışmalıyız.

Sevgili Peygamberimiz (sav)bizleri ikaz ederek buyuruyorlar ki:

“Nerede olursan ol Allah-ü Teâlâ’dan kork, yaptığın bir hatadan sonra hemen onu telafi edecek bir iyilik yap, İnsanlara da rıfk ile, yumuşaklıkla muamele et”

***

EY İNSAN! tıklayınız…

***

EVLÂT YETİŞTİRME

Dünya Sevgisinin ve Mala Olan Düşkünlüğün Neticesi

Peygamber Efendimiz bir Hadis-i Şeriflerinde dünya sevgisinin ve mala olan düşkünlüğün insanı helake götüreceğini söylüyor. Bu konuda en güzel örneklerden biri Salebe ibni Ebi Hatıb’ın durumudur.

“Salebe ibni Ebi Hâtip Peygamber’imize gelerek “Ya Rasûlallah, Allah’a duâ et de bana mal versin” dedi. Peygamber’imiz onun bu isteğine: “Yâ Salebe, şükrünü edâ ettiğin az mal, şükrünü yerine getiremeyeceğin çok maldan daha iyidir.” diye karşılık verdi. Ancak Salebe: “Ya Rasûlallah! Allah’a dua et de bana mal versin.” diye ısrar etti. Peygamberimiz ona: “Ya Salabe! Beni misâl almak istemez misin? Allah’ın Rasûlu gibi olmak istemez misin? Nefsimi kudret elinde tutan Allah’a yemin ederek söylüyorum ki, dağların benim için altın ve gümüş olmasını dilesem, olurlardı.” diye cevap buyurdu. Salabe bu sefer dedi ki: “Seni Hak dinle peygamber gönderen Allah’a yemin ederim ki, bana mal versin diye Allah’a dua edersen, her hak sahibine hakkını vereceğim.” Bunun üzerine Peygamber’imiz: “Allah’ım, Salabe’ye mal nasib eyle.” diye dua etti. Salebe bundan sonra bir miktar koyun edindi. Salebe’nin edindiği koyunlar hızla çoğaldı. Öyle ki, sürüsüne Medine dar geldiği için vâdiye taşındı. Bu yüzden öğle ve ikindiyi cemaatle kılıp, diğer vakitler cemaatten geri kalmaya başladı. Bu arada sürü üremesine devam ettiği için Salebe artık Cuma’dan başka hiçbir namazı Cemaatle kılmamaya başladı. Derken sürü böcek gibi üremeye devam etti. Salebe de Cuma namazlarına bile gelmez oldu. Bir gün Peygamber’imiz: “Salebe ne yapıyor?” diye sordu. O’na: “Ya Rasülallah, sürü edinince Medineye sığmaz oldu.” diye başlayarak olup bitenleri anlattılar. Peygamber’imiz: “Yazık oldu Salebe’ye! Yazık oldu Salebe’ye! dedi.

Bu sırada “Onların mallarından belirli bir miktar da sadaka al. Böylece onları temizlemiş ve nefislerini arındıtmış olursun. Onlar için duâ et. Senin duân onları huzura kavuşturur. (Tevbe, 103) meâlindeki âyet inerek zekât vermek farz kılındı. Peygamberimiz Cuheyne kabilesi ile Beni Süleym kabilesinden iki kişiye yazılı bir emirname verip, zekât toplamakla görevlendirdi. Onlara “Salebe İbni Hatib ile Beni Süleym’den falan adama varıp zekâtlarını alın.” diye emir verdi.
Adamlar yola çıkıp Salebe’ye vardılar. Peygamber’imizin emirnamesini okuyarak kendisinden zekâtını vermesini istediler. Salebe tahsildarlara: “Bu cizyeden başka bir şey değil. Bu, cizyenin kardeşidir. Gidin işiniz bitince bana yine uğrayın.” dedi. Bunun üzerine tahsildarlar Suleymi’ye yöneldiler. Suleymi onların geldiğini duyunca develerin en semizini seçerek onu zekâtlık olarak ayırdı ve tahsildarları onunla karşıladı. Tahsildarlar bunu görünce: “En semiz deveyi vermen gerekli değil. O yüzden bunu senden almak istemiyoruz.” dediler. Suleymi: “Ne münasebet! Ben onu gönül hoşnutluğu ile veriyorum. Onu size vermek için ayırdım.” dedi. Tahsildarlar görevlendirildikleri zekâtları toplamayı bitirince, Salebe’ye bir daha uğradılar ve zekâtını vermesini istediler. Salebe bu sefer onlara: “Yanınızdaki yazıyı gösterin.” dedi. Yazıya göz atarken yine: “Bu cizyenin kardeşidir, siz gidin ben ne yapacağımı düşüneyim.” dedi.
Tahsildarlar Paygamberimize döndüler. Peygamberimiz onları görür görmez daha kendileri ile konuşmadan: “Yazıklar olsun Salebe’ye!” dedi ve Suleymiye duâ etti. Tahsildarlar da Peygamber’imize gerek
Salebe’nin ve gerekse Suleymiye nasıl davrandığını anlattılar. Bunun üzerine Allah (C.C.) Salebe Hakkında: “Onlardan bir kısmı: ‘Eğer Allah bize mal bağışlarsa mutlaka zekat verir ve mutlaka salihlerden oluruz, diye söz verdiler. Fakat Allah onlara mal bağışlayınca cimrilik ettiler, arka dönüp sözlerinden caydılar. Allah da kendisine verdikleri sözden cayarak yalan söyledikleri için, O’nun karşısına çıkacakları güne kadar kalplerine nifak ekmek suretiyle onları cezalandırdı.” (Tevbe, 75-77) mealindeki ayeti gönderdi.
Peygamberimizin yanında bulunan Salebe’nin bir akrabası, inen ayeti duyunca Salebe’ye vararak: “Ey anası ölesice Salebe! Allah senin hakkında şöyle şöyle bir ayet indirdi.” dedi. Bunun üzerine yola çıkan Salebe, Peygamberimize vararak zekâtını vermek istedi. peygamberimiz kendisine: “Allah, bana senden zekât almayı yasakladı.” diye cevap verdi. Peygamberimizin bu cevabı üzerine Salebe başına toprak serperek dövünmeye koyuldu. Peygamberimiz ona: “İşte senin amelin. Sen, verdiğim emri yerine getirmedin.” dedi. Peygamberimiz, onun vereceği zekâtı almak istemeyince, Salebe ağlayarak evine döndü.

Kaynak : Aşkın Sırrı Somuncu Baba Sayfa 207-209

Zekat Hakkında : Malının Zekatını Verenin Sırat Köprüsündeki Hali

Zekat

VERDİĞİMİZ ZEKÂTLAR KİME GİDİYOR?

ZEKAT

Teslimiyet Nasıl Olmalı?

Ebu Talha henüz Müslüman olmamış idi. Ümmü Süleyme (Rumeysa) evlenme teklifinde bulundu. Ümmü Süleym ona şu cevabı verdi: 

— Doğrusu ben de sana hevesliyim. Senin gibisi kaçırılmaz. Lakin sen kâfir bir adamsın, bense Müslüman bir kadınım, seninle evlenmem doğru olmaz. Bunun üzerine aralarında şöyle bir konuşma cereyan etti. Ebu Talha:

— Sana ne oldu Rumeysa? 

— Ne olmuş bana?

— Sarı ve kırmızıdan ne haber?

— Ben altın ve gümüş aramıyorum. Sen bir adamsın ki işitmeyen, görmeyen, sana hiç faydası dokunmayan şeylere tapıyorsun. Falanların siyah kölesinin dağdan sürükleyip getirdiği yerden biten odun parçasına tapmaktan hiç sıkılmıyor musun? Eğer sen Müslüman olursan, işte o benim mehrim olsun, evlenelim, başka bir şey talep etmeyeceğim.

— Bana Müslümanlığı kim telkin eder Rumeysa?

— Resulullah (s.a.) telkin eder, ona git.

Ebu Talha, Hz. Peygamberin bulunduğu yere doğru ilerlemeye başladı. Resulullah, ashabı ile oturuyorken: 

“Ebû Talha, İslamın aydınlığı iki gözü arasında parlayarak geliyor.” buyurdu. Ebu Talha, Hz. Peygamberin huzurunda iman etti ve Rumeysanın söylediklerini haber verdi. Hz.Peygamber, Rumeysanın şartı üzerine nikâhlarını kıydı. Resulullah (s.a.) Rumeysa için şöyle buyurmuştur: 

“Gördüm ki cennete girmişim, önümde bir ayak sesi. Bir de baktım ki Rumeysa.” Ümmü Süleym (r.anhâ) ile Ebû Talhâ (r.a) birlikte mesut bir hayat yaşıyorlardı. Evliliklerinin üzerinden bir yıl geçtiğinde bir oğulları dünyaya geldi. Adını Ebû Umeyr koydular. Çocuk evin neşe ve sevinç kaynağı oldu. Gün geçtikçe büyüyordu. İki Cihan Güneşi efendimiz bu âileyi sık sık ziyarete gelirdi. Bir defasında Ebu Umeyr’i neşesiz gördü. Annesine: 

“Ey Ümmü Süleym! Oğlunuzu neşesiz görmemin sebebi nedir?” dedi. O da:

“Ya Rasûlallah! Onun oynamakta olduğu bir kuşu vardı. O öldüğü için üzüntülüdür.” dedi. Bu cevap üzerine Rahmet Peygamberi Efendimiz (s.a) çocuğun yanına vardı. Başını okşayarak onu teselli etmek üzere: 

“Ey Ebû Umeyr! Ne oldu senin nügayr?”diyerek  latîfe yaptı. 

Ebû Talhâ (r.a) da eve her gelişinde ilk defa Ebû Umeyr’i sorardı. Onu kucağına alır, sever ve şakalaşırdı. Bir gün bu hayat dolu çocuk hastalandı. Anne ve babası ne kadar uğraştıysa da derdine şifa bulamadılar. Babasının evde olmadığı bir sırada çocuğun hastalığı tehlikeli bir hal aldı. Şiddetli ateşler içerisinde ruhunu teslim etti. Ümmü Süleym (r.anhâ) metânet sâhibi bir hanımdı. Engin bir sabır içerisinde telâşa kapılmadan, sâkin, mütevekkil ve kadere râzı bir halde, feryad ü figan etmeden çocuğu yıkayıp, kefenledi. Kokular sürerek üstünü örttü. Evdekilere de; Ebû Talhâ’ya ben haber verinceye kadar siz bir şey söylemeyin diye tenbihatta bulundu. Bir müddet sonra Ebû Talhâ eve geldi. Oğlunun durumunu öğrenmek istedi. Ümmü Süleym (r.anhâ): 

“Biraz rahatlamış olacak, eskisinden daha sâkin…” dedi. Ölüm haberini birden vermek istemedi. Hemen kalkıp daha önce hazırladığı yemeği beyinin önüne getirdi. Ebû Talhâ (r.a.) hanımının telaşsız halinden çocuğun iyileştiğini zannetti. Birlikte yemek yediler, sohbet ettiler.  Ümmü Süleym (r.anhâ) beyine karşı sâkin ve güleryüzlü görünerek onun istirahatini ve gecesinin neşe ile geçmesini sağladı. Sabah namazı mescide gitmek üzere hazırlanan kocasına:

 “Ya Ebâ Talhâ! Şu komşumuzun yaptığına bak! Kullanmak üzere benden emanet aldıkları malı geri almak için gittiğimde vermek istemediler. Ağırlarına gitmiş!…” diyerek dikkat çekti. Ebû Talhâ (r.a) da: 

“Olur mu öyle şey!. Hiç iyi etmemişler.” dedi. Kocasını bu şekilde hazırlayan Ümmü Süleym (r.anhâ): 

“Ya Ebâ Talhâ! Oğlun senin yanında Allah’ın bir emaneti idi. Onu geri aldı.” dedi. Ebû Talhâ (r.a) birden bire şaşırdı. Söyleyecek bir şey bulamadı ve:

“İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn = Biz Allah’dan geldik Allah’a döneceğiz.” âyetini okuyarak teslimiyet gösterdi.

ŞEYTANIN HİLELERİNDEN: İBADETİ TERK ETTİRMEK

Şeytanın, insana yaptığı hilelerinden birisi de ibadeti terk ettirmektir. O kişi, onun bu vesveselerine düşmemek için şöyle düşünmelidir: “Ben fâni dünyadan elbette âhirete gideceğim. Bir daha da dünyaya gelmem mümkün değildir. Benim, Allâh’a ibadet ve itaat ederek âhiret hazırlığı hazırlamam gerekir. Zira Allâhü Teâlâ Bakara Sûresi’nin 197. âyet-i kerîmesinde buyurmuştur ki -meâlen-: “Ve azık tedârik edin. Zira azığın en hayırlısı takvâdır.” 

Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.) buyurmuşlardır ki: “Ey Ebû Zer! Gemiyi onar, zira deniz derindir. Azığını çokça hazırla, zira yolculuk uzundur. Yükünü az tut, zira yol korkuludur. Amellerini ihlasla, saf ve hâlis ayarda işle, zira onu kabul edecek Mevlâ-yı Müteâl onun kıymetini pek iyi bilir.”

Fakîh Ebulleys (rah.) demiştir ki: “Burada onarmak ile murad, îmân-ı hakîkîyi elde etmektir. Denizden murad cehennemdir. Azıktan murad ibadettir. Zira cenneti kazandıran, Mevlâ’ya itaat etmek, cehenneme düşüren de ona isyan etmektir. Yükten maksat, günahlardır. Kabul edecek zâttan maksat da Cenâb-ı Hak’tır.”

Yani Ey Ebû Zer! Kalbinde olan imanı sağlamlaştır, zira cehennem pek derin ve azâbı çok şiddetlidir. Çok ibadet et, zira cennete gidilecek yol uzaktır. Yükünü az tut, yani günah işlememeye gayret et, zira yol korkuludur. Amelini hâlis kıl, acele ve riyâ ile işlemekten sakın, zira Cenâb-ı Hak, amellerin hâlis olanını ve olmayanını en iyi bilendir.

Rivâyet olunduğuna göre,Hem içinizden hiçbiri yoktur ki mutlak ona (cehenneme) uğrayacak olmasın…” meâlindeki (Meryem Sûresi’nin 71.) âyet-i celîlesinde buyurulduğu üzere müminler cehenneme geldiklerinde, Allâhü Teâlâ, kalplerinde olan tevhidin sevabını bir gemi kılar. O geminin ipleri Kur’ân, yelkeni namaz, kaptanı Muhammed Mustafâ sallallâhü aleyhi ve sellem’dir. Müminler o gemi içinde selâmetle cehennemin üzerinden geçerler.” 

/ FAZİLET TAKVİMİ 02 Eylül 2021, Perşembe

Fazilet Ehlinin Faziletini Bilmek

Resûlüllâh (s.a.v.) bir gün Ashâbıyla beraber mescidde oturuyordu. Bu sırada Hz. Ali gelip selâm verdi. Oturacak bir yer bulmak için etrafına bakındı. Resûlüllâh (s.a.v.), Ali’ye kim yer verecek diye ashâbının yüzüne baktı. Hz. Ebû Bekir Resûlüllâh’ın (s.a.v.) sağ tarafında oturuyordu. Oturduğu yerden hemen kenara çekilip:
“Buyur, buraya otur yâ Ebe’l-Hasen.” dedi. Hz. Ali de Resûlüllâh (s.a.v.) ile Hz. Ebû Bekir’in arasına oturdu. Resûlüllâh’ın (s.a.v.) yüzünde sevinç alâmeti gördük. Sonra Resûlüllâh (s.a.v.) Hz. Ebû Bekir’e doğru döndü ve
“Faziletli kişilerin faziletini, ancak fazilet ehli bilir.” buyurdular.

Kaynak :Silsile-i Sadat-ı Nakşibendiye (Silsiletü’z-Zeheb)

***

“Hızır Olduğunu Söylerim”  tıklayınız

Müziksiz ilahi: Ben annemin rüyasıyım