Etiket arşivi: Gönüllere

Velâdet (Mevlid) Kandili

17 Ekim 2021 Pazar akşamı(Hicrî: 11 Rebîulevvel 1443); Sevgili Peygamberimiz, (sav) in dünyamızı şereflendirdiği Velâdet (Mevlid) Kandilidir.

Âlemlere Rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed Mustafa (sas), Miladi 571 yılında Rebiul Evvelin 12 sine rastlayan bir Pazartesi sabahı; Mekke-i Mükerreme’ de dünyayı şereflendirdi.

Efendimiz (sas) in vefatı da yine Rebiul evvelin 12’si pazartesine rastlar. Bu sene de Rebiulevvelin 12 si pazartesine denk gelmektedir.

Onun dünyaya şeref verişi, dünya tarihinin en önemli olayıdır.

Bu sebeple o gece yeryüzünde nice harikuladelikler meydana geldi.

Anlayanlar için bunlar çok önemli işaretlerdi.

Dedesi Abdülmuttalib, torununun doğumuna son derece sevindi, Kureyş’ in ileri gelenlerine ziyafet vererek, ona ”Muhammed” ismini koyduğunu açıkladı.

Bu mübarek isim, Abdülmuttalib’in soyundan hiç kimsede yoktu.

Bu ismi niçin verdiği sorulduğunda şu cevabı vermişti:

“Onu, gökte meleklerin yerde insanların çok öveceğini umuyorum, bu sebeple ona bu adı koyuyorum.” Muhammed, ziyadesi ile övülen demektir ki, Resul-i Ekrem’in en meşhur ismidir. Bu isim Kuranı kerimde 4 defa zikredilmiştir.

Cenab-ı Hak ilk önce onun nurunu yarattı. Sonra o nur’dan bütün kâinatı yarattı. Yaratılmışların ilki odur. Mahşerde ilk diriltilecek de odur.

Büyük İslam âlimi imam-ı Rabbani hz. Peygamberimiz (sas)den bahsederken;

”Ben Hz. Muhammed (sas) i methetmeye kadir değilim. Ancak ondan bahsetmekle kendi sözlerimi süslemiş olurum” mealinde bir beyit nakleder ve devamında hadis-i şeriflerin ışığında şöyle buyurur:

”Muhakkak ki Hz. Muhammed (sas), Allahü Tealanın Resulü ve Ademoğlunun efendisidir. Kıyamette insanların kendisine en çok tabi olacağı zat odur. O önce ve sonra gelen insanların içerisinde Allahü Teala katında en mükerrem şahıstır. Kabri ilk açılacak olan; kendisine ilk şefaat izni verilecek olan; Cennetin kapısını ilk çalacak olan ve Hz. Allahın kendisine kapıyı ilk açacağı kişi yine odur. Kıyamet günü Hamd sancağını o taşıyacaktır.” (Mektubat- C.1, M.44) )

Ayeti Kerimede Yüce Mevla’mız, Sevgili habibini bize şöyle anlatıyor: “Andolsun! Size kendi içinizden öyle şerefli bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, mü’minlere karşı da çok şefkatli ve merhametlidir.” (Tevbe s.128)

Bu ve bunun gibi pek çok Ayet-i Kerimede üstün sıfatları anlatılan sevgili Peygamberimiz (sav) i bizim, günahkâr ağızlarımızla anlatabilmemiz elbette haddimize değildir. Ancak biz onunla bereketlenmeye, onun mübarek ismi anılınca inen rahmet-i ilahiden istifade etmeye çalışırız.

 Efendimiz (sas)de  Hadis-i şeriflerinde; ”Ben ancak (Allah tarafından) hediye olunmuş bir Rahmetim.” buyurmaktadır. (Darimi, Beyhaki-Şuabul iman)

Başka bir hadisi şerifte ise şöyle buyurur:

“Ben(öğünmek için söylemiyorum) İnsanların en faziletlisiyim. En iyi ailedenim. Kıyamet günü, herkes sustuğu zaman, ben konuşacağım.

Kimsenin kımıldayamadığı vakitte, onlara şefaat ediciyim.

Kimsede ümit kalmadığı bir zamanda, müjde vericiyim.

O gün Hamd sancağı benim elimdedir. İnsanların en hayırlısı, en cömerdiyim,

her iyilik, her türlü yardım, her kapının anahtarı bendedir.

Kıyâmet günü, bütün Peygamberlerin imâmı, hatîbi ve hepsinin şefaatçisiyim.

Bunları (asla) öğünmek için söylemiyorum.” (Tirmizi, İbni Mace)

Böyle Yüce bir Peygambere ümmet olmak ne büyük bir nimettir.

Tarih boyunca peygamberler bile ona ümmet olmak istediler.

Öyleyse, bu bahtiyarlığa eren bizler de bu nimetin büyüklüğünü idrak ve şükrünü edaya gayret etmeliyiz.

Bunun için Mevla’mıza kalben ve lisanen şükrün yanı sıra, fiili olarak da üzerimize düşen vecibeleri yerine getirmeye çalışmalıyız.

Bu cümleden olarak; onun en büyük mucizesi ve emaneti olan Hz. Kuran-ı Kerime sahip çıkmalı, inancımızda, ibadetlerimizde, hatta günlük yaşayışımızda bile Resulümüzün sünnetine uymayı en öncelikli prensip kılmalıyız.

İmamı Rabbani Hz.nin buyurduğu gibi; “Yaptığımız işlerin kıymeti onun sünnetine uymakladır. Ona uyarak yapılan az bir amel, onun dışında kendi kafamıza göre yaptığımız çok daha fazlasından kat kat kıymetlidir.” (Mektubat,C.1.M.77)

İşlerimizi ayarlayıp o akşam erkenden Camilere koşalım. O’na ümmet olmanın şuurunu ve sevincini iliklerimize kadar hissetmeye çalışalım. Bu gece için tavsiye edilen tesbih namazı hatm-i enbiya gibi nafileleri yaparak, O’nun hürmetine Hz. Allahtan af, mağfiret ve hidayet dileyelim.

Allah’a giden yol, sevgili Habibinden geçer. Dualar, onun hürmetine kabul olur. Maddi ve manevi ikramlar onun şefaatiyle verilir.

Bu dünyada ona hakiki bir ümmet olarak yaşayıp,

 (mahşerde hamd sancağı altında toplanmak, şefaatine nail olup havzu kevserinden kana kana içmek ve)

 Cennette ona komşu olmak, en büyük nimet, en büyük saadettir.

Ve her mümin için hayat boyu en büyük arzu ve hedeftir. 

***

Resimli Mevlid Kandil Mesajları

Müziksiz İlahi – Ey Sevgili Ey Rasûl tıklayınız…

Müziksiz İlahi – Ben annemin rüyasıyım tıklayınız…

Sünnet-i Seniyye

Salevât-ı Şerife

“RESÛLULLAH (S.A.V.) AHLÂKÇA İNSANLARIN EN GÜZELİDİR”

Ümmeti Muhammedin Fazileti

Resulullahın Ahlâkına Tabi Olmak

Resûlullah (s.a.v.) Efendimizi Sevmenin Neticesi

SEVGİLİ PEYGAMBERİMİZE (S.A.V.) ÜMMET OLMA ŞUURU

SALAVAT-I ŞERİFE GETİRMENİN FAYDALARI

Salavatı Şerife Okumanın Fazileti Hakkında Hikaye

EHL-İ SÜNNET İTİKÂDINA UYMAYANIN PİŞMANLIĞI

KALPLER NE İLE YUMUŞAR?

Ebû Hafs Ömer bin Sâlih et-Tarsûsî şöyle anlattı: 

Evliyanın büyüklerinden Yahyâ bin Cellâ ile birlikte İmâm Ahmed bin Hanbel Hazretlerini ziyarete gitmiştik. Etrafında talebelerden bazıları da vardı. İmâm Ahmed’e:

“Efendim, kalplerdeki kasvet, katılık nasıl giderilir, kalpler ne ile yumuşar?” diye sordum.

İmâm Ahmed (rah.), yanındaki talebelerin cevap vermesi için onlara baktı. Onlardan bir ses çıkmayınca bir müddet başını eğdi, biraz tefekkürden sonra;

“Evladım! Helâlinden yemekle” cevabını verdi. 

Sonra Bişr-i Hâfî Hazretlerini ziyarete gitmiştik. Ona da “Efendim, kalpler ne ile yumuşar?” diye sordum. 

“…Haberiniz olsun ki kalpler, ancak Allâh’ı zikirle mutmain olur.” meâlindeki Ra‘d Sûresi’nin 28. âyetini okudu.

“Bunu İmâm Ahmed’e de sormuştum, ‘Helâl yemekle.’ cevabını vermişti.” dedim. “O, sana işin aslını öğretmiş.” buyurdu. 

Daha sonra evliyadan Abdülvehhâb bin Ebu’l-Hasen’e uğradığımda ona da aynı suâli sordum. O da Ra‘d Sûresi’nin 28. âyet-i celîlesiyle cevap verdi.

Ben, “İmâm Ahmed’e uğramıştım, ona da bunu sordum.” deyince sevindi: “O ne buyurdu?” diye sordu. “Helâlinden yemekle, cevabını verdi” deyince şöyle dedi: “Sana en kıymetli cevheri bildirmiş, işin aslı onun dediği gibidir.” 

***

Haramlardan Sakınmak

***

HELAL EKMEĞİ NEDEN YEMEDİ? TIKLAYINIZ…

***

Tavuk yemeden önce okuyun!(Fiziksel olarak bozuk olan yiyecekler nasıl insanı fiziken rahatsız ediyorsa ve hayatımız söz konusu olabiliyorsa, dinimize uygun olmadan hazırlanan gıda ve içeceklerde manevi hayatımızı etkiler.)

***

YEMEK ADABINDAN BAZILARI. TIKLAYINIZ…

***

elma“…Baban o elmayı ısırmasaydı…” tıklayınız…

Hicri Takvim ve Muharremi Şerif Ayı

Zaman hızla akıyor. Zilhiccenin ve hicri 1442 senesinin sonuna geldik.

09/08/2021 Pazartesi günü yeni bir hicri seneye,(1443 senesine) girmiş olacağız.

Dini hayatımızda ve ibadetlerimizde bu takvim çok mühimdir.

Onun için bütün Müslümanlar Hicri takvimin ne olduğunu iyi bilmelidir.

Tarih boyunca insanlar, kendilerince bazı mühim hadiseleri takvim başlangıcı olarak kabul ede gelmişlerdir.

(İslam tarihinde de Resulullah (S.A.V) efendimizin Medine-i Münevvere’ ye hicreti bir dönüm noktası olmuş, buradan yayılan İslam nuru bütün cihanı aydınlatmıştı..)

Efendimiz (S.A.V) in irtihalinden sonra( İslam devleti artık müesseseleşmeye başladığından,) Müslümanlar kendilerine yeni bir takvim başlangıcı aradılar. Hz. Ömer (R.A) zamanında toplanan İslam Şurası, Hz. Ali nin teklifini kabul ederek hicret yılını tarih başlangıcı olarak kabul etti.

 Ay olarak da kameri aylar içerisinde hususi bir yere sahip olup haram aylardan olan Muharrem ayı; Sene olarak ise Kameri (yani ay yılı) dediğimiz, 354 gün esasına dayanan her sene 11 gün önce gelen yıl esası benimsendi.

Bütün kainatı bir nizam içimde yaratan Yüce Mevla’mız,  Kulları için zaman mefhumunu yaratmış ve bizlere de öğretmiştir.

(Pek çok ayeti kerime de zaman üzerine yemin edilir.)

Yasin-i Şerif Suresindeki ayeti kerimelerde şöyle buyrulur:

“Güneş kendi yörüngesinde akıp gitmektedir. Bu Aziz ve Alim olan ALLAH’ın bir takdiridir. Ayın dolaşımı için de menziller (konak yerleri-evreler) takdir ettik, nihayet o,(ay sonunda) eğrilmiş, kuru hurma dalı gibi olur.”(Yasin,38-39)

Bu ayeti Kerimelerde Cenabı Hakkın Ay ve Güneşle ilgili zamanı yarattığını anlatır. Hem insanların kendi işlerini kolaylaştırmak, hem de zatına kulluk yapabilmemiz için bütün bu zamanları; günleri, haftaları, ayları, ay yılını, güneş yılını yaratıp bizlere de öğretmiştir. Ancak, İbadet ve taatımızda  kameri yıl ve bununla ilgili aylar esastır. (Kuranı Kerimde ve Hadisi Şeriflerde  bu aylardan bahsedilir. ) Bunun da birçok hikmeti vardır.

Her sene 11 gün önce geldiği için, Oruç, Hac, Kurban vb. ibadetlerimiz zaman içerisinde her aya yayılmakta, her mevsimde bu ibadetleri yapmanın zevki yaşanmaktadır. (Bu bakımdan, dünyevi işlerimizde miladi takvime nasıl dikkat ediyorsak; manevi hayatımızda da kameri aylara dikkat etmeli, o aylar içinde yapılacak farz vacip sünnet ve nafile ibadetleri takip edip durmalıyız. 

Muharrem ayı ve özellikle ilk on günü tarih boyunca büyük gelişmeler yaşanmıştır.

( Hz. Adem(as) dan bu yana birçok peygamber ve Allahın Salih kulları bu mübarek günlerden istifade etmişler, sıkıntılarından kurtulmaları, arzularına nail olmaları bu günlerde olmuştur.)

Özellikle Peygamberan-ı izamın bu ay ile ilgili mühim hatıralarından dolayı bu aya Şehr-ül enbiya; yani peygamberler ayı da denmiştir.

Bu ayın bilhassa onuncu günü, yani Aşure günü mühim gelişmelerin yaşandığı ve yaşanacağı büyük bir gündür.

Ancak, o gün vuku bulan gelişmeler sadece o günün eseri değildir.

Uzun süren dua ve ilticaların, gösterilen sabır ve teslimiyetin neticesi o günde alınmış, düğümler o gün çözülmüştür. Onun için o büyük güne gelmeden dua, iltica ve manevi hazırlıklara ağırlık verelim.

Bu mübarek ayın ilk on gecesi, (Zilhiccenin ilk on gecesinde olduğu gibi )“Leyali’i Aşara”  yani on mübarek gecedir.

Bu geceleri ihya etmek ve gündüzlerinde  oruç tutmakla alakalı pek çok müjdeler vardır. Hadis-i Şerifte şöyle buyrulur: “Ramazan-ı Şerif orucundan sonra oruçların en faziletlisi Hz. Allah’ın ayı olan Muharrem ayında tutulan oruçtur. Farz namazlardan sonra kılınan en faziletli namaz da gece namazıdır.” (Terğıp C.2 Sh. 462)

Bu Ayın ilk on günü oruç tutan kimsenin o sene ömrü bereketlenir.

(Bu ay içerisinde Perşembe, Cuma ve cumartesi günleri peş peşe oruç tutana 900 senelik nafile oruç sevabı verileceği müjdelenmiştir.)

Muharremin birinci günü yani bu pazartesi; bir defada, her birerinde besmele çekerek bin İhlası şerif okuyanı Cenab-ı Hak lütfu ve keremi ile bu dünyadan kul hakkı ile göndermeyeceği müjdelenmiştir.

Millet olarak yangınlarla, afetlerle, vb. sıkıntılarla imtihan oluyoruz.

Maddi tedbirlerin, çalışmaların yanında; dua müminin mühim bir silahıdır.

Bu günleri de fırsat bilerek, başta kendimiz, ebeveynimiz, çocuklarımız olmak üzere millet ve memleketimiz için, tüm insanlığın hidayet ve kurtuluşu için duayı ihmal etmeyelim. Hz. Allahın gazabından Rızasına, cezasından affına sığınırız.

Müsebbibel esbab olan, sebepler halkedecek olan Hz. Allahtır.

Başka gidilecek bir kapı yok, dönüş yalnız O’nadır.

                                   

Siz Güç Yetirebilir misiniz?

İBRAHİM BİN EDHEM HAZRETLERİNDEN NASİHATLER:

İbrahim bin Edhem Hazretleri, günahının çok olduğundan bahsederek kendisinden nasihat isteyen bir zâta şöyle buyurdu: Altı şeyi kabul edip yaparsan, hiçbir işin sana zarar vermez. Dünyada ve âhirette rahat edersin:

“Allâhü Teâlâ’ya isyan edeceğin zaman, onun mülkünden çık.” Adam, “Bu nasıl mümkün olabilir? Doğudan batıya, kuzeyden güneye, toprağın altından arşın üstüne her yer, Allâhü Teâlâ’nın mülküdür.” dedi. İbrahim bin Edhem Hazretleri, “Hem onun mülkünde duracaksın hem de ona âsî mi olacaksın!” buyurdu.

“Günah işleyeceğin zaman Hz. Allah’tan rızık talep etme.” Adam, “Bu nasıl olabilir? Âlemde herkesin rızkını veren odur.” dedi. İbrahim bin Edhem Hazretleri, “Hem onun rızkından yiyeceksin hem de günah mı işleyeceksin!” buyurdu.

“Ona isyan edeceğin zaman Allâhü Teâlâ’nın seni göremeyeceği bir yer bul.” Adam, “Nasıl olur? Yeryüzündeki ve gökyüzündeki hiçbir şey Allâhü Teâlâ’dan gizli kalamaz. O, zihinlerde ve sadırlarda gizli olan her şeyi de bilir.” dedi. İbrahim bin Edhem, “Hem onun mülkünde yaşayacaksın, onun nimetlerinden yiyeceksin hem de onun huzurunda günah mı işleyeceksin!” buyurdu.

“Azrâil (a.s.), ruhunu almaya geldiği zaman tevbe etmek için, izin iste.” Adam, “Bunu nasıl kabul eder?” dedi. İbrahim bin Edhem Hazretleri, “Madem ondan müsaade almaya kuvvetin yok, o zaman o sana gelmeden, içinde bulunduğun fırsatı ganimet bil ve tevbe et ” dedi.

“Münker ve Nekir isimli melekler, kabir suali için sana geldiğinde onları yanından uzaklaştır ki seni imtihan edemesinler.” Adam, “Buna gücüm yetmez.” dedi. İbrahim bin Edhem, “Öyleyse cevap verebilmek için hazırlıklı ol.” buyurdu.

“Kıyamet günü bir münâdî, ‘Bir fırka cennette, bir fırka cehennemdedir.’ diye seslenince ve sen de cehennemlikler arasında olursan sakın onlar ile beraber cehenneme doğru gitme.” Adam, “Buna nasıl güç yetireyim?” dedi. Ve derhal günahlarından tevbe etti. Ölünceye kadar da tevbesinden vazgeçmedi.

Allâhü Teâlâ, bizlere de böyle nasûh tevbe nasip eylesin. 

/ FAZİLET TAKVİMİ 26 Temmuz 2021, Pazartesi

Kurbanın Dini Hükümleri

Kurban; Hz. Allahın rızası için ibadet niyetiyle Kurban Bayramı günlerinde, Allah’ımızın adı anılarak belirli cins ve vasıflardaki hayvanların kesilmesidir.

Aslî ihtiyaçlarından fazla olarak 80,18 gram altın veya 640 gram gümüş veya buna muâdil paraya sahip olan kimseye Kurban vaciptir. Ancak altın ve gümüş değerleri  günümüzde birbirinden uzaklaştığı için zekatta altın, kurbanda ise gümüş nisabı tercih edilir. Ayrıca zekatta malın üreyici olması şart iken kurbanda bu şart  yoktur. Bu bakımdan kadın veya erkeklerin her birerleri buna sahip ise kurban keserler. Kurbanda akıllı ve baliğ olma şartı olmadığından, zengin olan çocuk ve deli  için de velileri kurban keserler.

Ayrıca İmkanı müsait olanların geçmişleri namına kurban kesmesi; başta sevgili peygamberimiz (sas) olmak üzere İslam büyükleri için,yani sevabını onlara bağışlayarak kurban kesilmesi güzeldir. Çünkü Efendimiz(sas) hem kendisi hem de kıyamete kadar gelecek ümmeti için yani bizler için her sene kurban kesmişlerdir. Bu kurbanın ehemmiyetini göstermektedir.

Hatta islâm büyükleri;

 “Bir kişiye kurban vâcib olmasa bile bir sene içerisinde taksitle kurban borcunu ödeyebilecek kişinin  kurban kesmesini” tavsiye buyurmuşlar,

 Ve “O böyle yapınca umulur ki Cenâb-ı Hak ona bir dahaki sefere kurban kesecek imkanı verir.” diye müjdelemişlerdir.

 Hal böyle iken taksitle birçok eşyaları alabildiği halde borçlarını bahane edip kurban kesmemek büyük bir mahrumiyettir.

kurbanEfendimiz (S.A.V) şöyle buyurmuştur. “Kim imkan bulur da kurban kesmezse bizim namazgahımıza yaklaşmasın.”

Allah için kurban edilecek hayvan sağlıklı ve semiz olmalıdır. Onun için; her iki gözü veya bir gözü kör, dişlerinin tamamı veya çoğu dökük, boynuzlarından bir veya ikisi kökünden kırık, kurban kesme mahalline yürüyemeyecek kadar topal veya hasta, kemikleri belli olacak şekilde zayıf, meme bezlerinde kopukluk olan, kulağının veya kuyruğunun çoğu olmayan hayvanlar kurban olmazlar.

En faziletlisi ise en semiz olanıdır. Bu hususta ne kadar cömert davranılsa yeridir. Hadis-i Şerifte şöyle buyrulur:

 “Kurbanların en faziletlisi, en pahalı ve en semîz olanıdır.” (Müsned)

 Diğer bir Hadis-i Şerifte ise şöyle buyrulur: “Allah katında kurbanlık hayvan için verilen paradan daha sevimli bir para yoktur.”

Demek ki burada mühim olan o fedakârlık ve teslimiyeti göstermektir.

Dikkat çekici bir diğer husus da; biraz sonra kesilecek olan bir hayvanda organların çoğunlukla tam olmasının lüzumudur. Kurbanlık besili bile olsa bazı organlarındaki noksanlık, kurban vasfına mani olmaktadır. Buradaki hikmeti düşünmeli, her azasının bizlere kefaret olduğunu unutmamalı, kurbanlarımıza hem hürmet göstermeli hem de takva üzere kesmeye dikkat etmeliyiz.

Ayet-i Kerimede şöyle buyrulur:

”Kurbanların ne etleri ne de kanları Allaha ulaşır.O’na ulaşan sizin takvanızdır” (Hac s.37)  

Kurbanlık hayvanların yaşı da çok mühimdir. Hicri sene, yani ay yılı itibarı ile; Koyun ve keçi bir seneyi, sığır iki seneyi, deve de beş seneyi doldurmuş olmalıdır. Koyun bir seneyi tam doldurmasa bile annesi kadar büyüdüyse kurban olur.

Keçi öyle değildir. Sığırda ise hicri olarak iki seneyi doldurup üçüncü seneden gün alma şartı vardır. Onun için çok dikkat etmek ve mutlaka bilen birinin yardımı ile almak icap eder. Çünkü, kestiğimiz kurbanların dinimizin emrettiği şartları taşıyıp taşımadığına dikkat etmek de bizim vazifemizdir. Ben aldım sorumluluk satıcıya aittir, demek hem kendimiz hem de satıcı için vebal olur.

Kurban için yapılan her türlü gayret ve çalışma ibadettir, derecedir, sevaptır.

Önümüzdeki günlerde zilhicce ayını idrak edeceğiz. Bu ayın birinden onuna kadar on mübarek gün ve gecedir. Gündüzleri oruç, geceleri ibadet, dua ve iltica ile geçirilmesi tavsiye edilir.

 Bu günleri iyi değerlendirmeli; hepimiz, maddi ve manevi müşkilatımızın halli için, gidilecek tek merci olan Cenabı Hakka daha çok yönelmeli, kulluk vecibelerimize ve duaya daha çok sarılmalıyız.

Bineksiz Kalmamak için….

KURBAN HAKKINDA HADİS-İ ŞERİFLER

KURBAN KESENİN ALDIĞI SEVAPLAR

Kurbanın Tarihçesi ve Önemi

Hz.İbrahim(A.S.)’in Rüyası ve Kurban Kıssası

KURBAN KESENİN ALDIĞI SEVAPLAR

Hazreti Ali(radıyallahü anh) den rivayet olundu. ” Bir kimse evinden kurbanlık almak için çıksa, o kimsenin her adımı için on sevap yazılır ve on günahı mahvolur. Ve o kimseye on derece verilir. Almak için konuştuğu zaman o kimsenin sözleri tesbih olur. O kurbanın parasını verdiğinde her bir dirhem için yediyüz hasene yazılır. Kurban yatırılıp kesilince  kesildiği yerden yediyüz kat yere varıncaya kadar ne varsa hepsi o kimce için istiğfar ederler. Kanı aktığı zaman Rabbülalemiyn her damlasından on melek halkeder. O melekler kıyamete kadar o kimse için istiğfar eder. O verdiği etin her bir lokması için Hak Teala İsmail Aleyhisselamın evlatlarından bir köle azad etmiş sevabı verir.”

Kaynak : Mekasidu’t-Talibiyn Sayfa 363-364

***

 Allahü Teala  öncelikle şu veya bu nedenlerden dolayı kurban kesemem bahaneleri bulmadan, nasıl  kurban keserim niyetiyle güzel kurbanlar almayı ve kestiğimiz kurbanları kabul buyuracağı kullarından eylesin. Niyetimiz kültüre, dondurucuya vs.  et doldurmak olmasın. Şuurlu müslüman dünya ihtiyaçlarından mesela buzdolabı veya çamaşır makinasını taksitle alıp ödüyorsa Allah rızası ve ahirette bineğimiz olacak kurbanını taksitle veya peşin olarak alır,  keser.

Ayet-i Kerime: “Elbette o (kurban)ların ne etleri, ne kanları Allâh’a ermez. Ona sizden ancak takvâ erecektir…” (Hacc Sûresi, âyet 37)

Hadis-i Şerif :  “Âdemoğlu, Kurban Bayramı günü Allah için kurban kesmekten daha sevimli bir iş yapmış olamaz.” ( Sünen-i Tirmizî)

Kurbanın Tarihçesi ve Önemi

Hz.İbrahim(A.S.)’in Rüyası ve Kurban Kıssası

EVLÂT YETİŞTİRME

Ayet-i Kerime : “Mal ve evlat vermek suretiyle sizin imdadınıza yetiştik ve cemiyetinizi de çoğalttık.” İsra Suresi, 6. Ayet                                                  

Hadis-i Şerif : “Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden mesulsünüz.”

Yetişme çağındaki çocuklarımızın dimağlarını   Kur’an-ı Kerim’in nuru ile doldurmak, onları ve kendimizi ebedi hayata hazırlamak üzerimizde farz olan bir vazife; terk ve ihmali ise ağır bir vebaldir. Mevlamız’ın emaneti olan çocuklarımızı, içerisinde bulunduğumuz devrin hastalıklarına, nefis ve şeytanın tuzaklarına terk etmek onları ve bizleri mutlu etmeyeceği gibi Rabbimizi de memnun etmeyecektir.

Necm Suresi’nin 6. Ayeti kerimesinde Hazreti Allah; “Ey İman edenler, siz nefislerinizi ve ehlinizi (ailenizi) cehennem ateşinden koruyunuz” buyuruyor.

Hazret-i Ömer bu ayeti kerimeyi duyunca, ‘Ya Rasülallah,   biz kendimizi koruruz, ehlimizi nasıl koruyacağız?’ diye sorunca, Peygamber Efendimiz (sav); ‘Onları cehennem ateşine sürükleyen şeylerden uzaklaştırarak, helal ve haramı öğreterek’ buyuruyor.

Her anne ve baba, yaratılışından gelen bir duygu ile çocuklarını sever ve şefkatle bağırlarına basar. Onların terbiyesi ile ilgili her külfete isteyerek katlanırlar. Büyüyüp beslenmeleri ve iyi bir insan olarak cemiyete katılmaları için ellerinden gelen gayreti asla esirgemezler. Çoğu kez kendilerini helak etme pahasına da olsa çocuğunun hayat ve sıhhatini muhafaza ederler. Bu nedenlerle olacak ki Allahü Teala Kehf Suresi’nin 46. Ayeti kerimesinde şöyle buyurmaktadır;

 “Mal ve evlat dünya hayatının süsüdür.”

Şayet evlat, salih ve iyi insanların yolunda yürüyenlerden ise Allahü Teala onu da göz bebeği olarak vasıflandırmış ve gerçek müminlerin isteklerinden bahsederek, Furkan Suresi’nin 74. Ayeti kerimesinde şöyle buyurmaktadır;

“Onlar ki, ey Rabbimiz, derler; bize seveceklerimizden ve nesillerimizden gözlerimizin bebeği olacak salih insanlar ihsan et, bizi takva sahiplerine rehber kıl.”

Bu ve benzeri bir  çok ayeti kerimeler açıkça gösteriyor ki, anne ve babalar, çocuklarına karşı fıtraten bir sevgiye sahiptirler. Onlar; ancak sevgi sebebiyle çocuklarına bu kadar bağlı ve fedakardırlar. Eğer sevgi olmasaydı neslin çoğalması ve insanlığın devamı da mümkün olmazdı. Şu halde anne ve baba, insanlığın devamı için elzem olan büyük bir hayat iksirine sahiptirler. Fakat bu sevginin dozajı çok iyi bir şekilde ayarlanmadan çocuklara tezahürü de büyük felaketlere yol açabilir. Sevginin ifrat hali, çocuğu şımartıp bayağılaştıracağı gibi , tefriti veya sevgiyi esirgemek de zararlıdır. Onun için ölçüyü asla kaçırmadan hareket etmek icap etmektedir.

Hadis-i Şerif: ”Hiçbir çocuk yoktur ki İslam fıtratı üzerine doğmasın.”

Bu Hadis-i Şerifin devamında Peygamber Efendimiz (sav); ‘eğer anne ve babası Müslümansa Müslüman, Yahudi veya Hıristiyansa Yahudi ve Hristiyan olur’ buyurmuş, çocukların geleceği bakımından ebeveynin etkisini beyan etmiştir. Ayrıca her anne ve babanın İslam nazarında hamileri olarak çocuklarına karşı mesul durumda oldukları da  muhakkaktır.

İşte bu eğitim ve öğretimde anne ve babaya düşen, şüphesiz her konuda olduğu gibi bu konuda da Kur’an-ı Kerim’de pek çok ayeti kerime vardır. Bunlardan birisi de Lokman Aleyhisselam’ın oğluna nasihatidir. Burada Allahü Teala terbiyenin nasıl olması gerektiğini hikaye yoluyla talim etmektedir.

Rivayet edildiğine göre, Lokman Aleyhisselam’ın oğlu, (adı Sârân olup) 17 yaşında ve kâfir idi. Kendisine verilen bu nasihatler neticesinde küfründen vaz geçerek İslam’a girmiştir.  Bu nasihat Kur’an-ı Kerim’de şu şekilde anlatılmaktadır;

“Hani Lokman oğluna öğüt verirken şöyle demişti; Oğulcuğum, Allah’a şirk şirk koşma, çünkü şirk elbette büyük bir zulümdür.”

Ayet-i Kerimelerin devamında ise nasihatler şöyle devam etmektedir;

“Oğulcuğum, hakikat yaptığın iyilik ve kötülük bir hardal tanesi kadar olsa, hatta kayanın kovuğunda veya göklerde yahut da yerin dibinde gizlenmiş dahi olsa Allah onu getirir, meydana çıkartır ve hesap sorar.”

“Oğulcağızım, namazını dosdoğru kıl, İyiliği emret, kötülükten de vaz geçirmeye çalış. Sonra bu emir ve nehiy sebebiyle sana isabet edecek şeylere de sabret. Çünkü bunlar kat’i surette emredilen işlerdendir.”

”İnsanlardan kibirlenerek yüz çevirme. Yeryüzünde şımarık yürüme. Zira Allah kibirlenen ve övünen hiç kimseyi sevmez.”

“Yeryüzünde mu’tedil ol. Sesini alçalt. Zira seslerin en çirkini şüphesiz eşeklerin sesidir.”

Dikkat edilecek olursa, önem sırasına göre verilen  bu öğütler,  aynı zamanda çocuğun yaş durumuna göre de bir yol göstermektedir. Çünkü çocuğun öğretimine ilk konuşmaya başladığı zamandan itibaren başlanır, anlayabileceği ifade ve şekillerle bölüm bölüm devam edilir. Ki, Rasülullah (sav):

“İlk konuşmaya başlayan bir çocuğa öncelikle Lâilâhe illallah öğretilirse onun geleceğinden korkulmaz” buyurmuş, öncelikle Allah’ın varlığı, birliği, eşi ve ortağı olmadığını öğretmekle işe başlanılması gerektiğini tavsiye etmiştir.

Lokman Aleyhisselam’ın tavsiyeleri ve bu hadisi şeriflerden de anlaşıldığı üzere çocukların eğitiminde onlara öğretilecek ilk şey; Allah’ın varlığı, birliği ve ortağının olmadığının öğretilmesidir.

Çocukta temyiz alametleri (iyiyi kötüyü ayırt etme alametleri) görülmeye başlayınca onun iyi murakebe edilmesi gerekir, diyen İmam-ı Gazali Hazretleri;

“Bunun ilk işareti de haya duygularının belirtisidir. O, ne vakit utanarak bazı şeyleri terk ederek, bu akıl nurunun onda belirdiğini gösterir, böylece bazı şeyleri çirkin , bazılarını da güzel görür” der ki, bu iyiyi kötüden ayırma çağı olan çocukluktan kurtulma çağıdır. Aşağı yukarı çocuk 7 yaş civarındadır. Bu yaş çocuğa namazın öğretilmesi gereken yaş olarak zikredilir. Lokman as da ahlaki eğitimden sonra oğluna hemen namazı öğretmiştir.

Hiç şüphe yok ki, çocuğun yaşına göre yapılacak olan bu telkinlerin sıra ve dozajı ne kadar önemli ise, eğitici durumda olan anne ve babanın konuşma tarz ve davranışlarının durumu da o kadar önemlidir.

Vaktiyle bir mahallede çok zengin bir adam yaşar. Bu adamın da çok şımarık iki oğlu varmış . Komşuları da bundan çok rahatsız oluyorlar. Yaşlı bir adam şöyle bir tavsiyede bulunuyor; ‘çocuklarına dini eğitim verirsen çok iyi olur,  sen de sevinirsin, çocukların da çok mutlu oluyorlar diyor. Ama adam buna pek rağbet etmiyor.  Aradan biraz zaman geçiyor, bir gün sofrada çocukları ile yemek yerken küçük oğlundan su istiyor, o da sürahi orda kalk iç diye cevap verince, büyük oğlu da; baba sen bu terbiyesize bakma, kalk suyu kendin al, bir bardak da bana getir, diyor. Baba bu hadise karşısında şok olur ama iş işten  çoktan geçmiştir.

Peygamber Efendimiz (sav) bir hadisi şeriflerinde şöyle buyuruyor;

“Ahirette cennet ehlinin önünde, nurdan taç giydirilmiş kişiler gelecek ve cennet ehli onları gıpta izleyecektir. Rabbimize şöyle soracaklar; ‘Ya Rabbi bunlar peygamber midir? Rabbimiz ‘hayır’ diyecek, peki evliya mıdır? Yine ‘hayır’ diyecek, peki şehit midir bunlar? Diyecekler, rabbimiz yine ‘hayır’ deyince, peki Ya Rabbi bunlar kim? Diye sorunca, Rabbimiz şöyle cevap verecek; bunlar dünyada iken çocuklarına Kur’an-ı Kerim ve ilimlerini öğreten anne babalardır.”

Alçıyı hangi kaba koyarsak ona göre şekilleneceği gibi, çocuklarımızı da nasıl yetiştirirsek ona göre bir hayatları olacaktır.

Unutmayalım ki;

Çocuklarımız bizimle dünyaya gelirler ama bizden değildirler yani bizimle hayatlarına devam etmeyecekler, zamanla kendilerine yeni bir hayat kuracaklar. Bizimle beraber olsalar bile yine bize ait olmayacaklar. Onlara sevgimizi verebiliriz ama düşüncelerimizi değil. Çünkü kendi düşünceleri vardır… Onların bedenlerine bir ev sunabiliriz ama ruhlarına değil. Çünkü onların ruhları bizim hayal bile kuramayacağımız bir geleceğin evindedir. Biz hepimiz bir yayız ve çocuklarımız da o yaydan fırlatılan canlı oklardır. İşte onları hayatın, geleceğin içerisine fırlatırken yanlış düşüncelere, bozuk bir hayatın içerine dalmamaları için maddesi ile manası ile her hali ile çok iyi yetiştirip öyle göndermemiz lazım. Çünkü bugün her dediğimizi yapan çocuklarımız artık ileride bizi dinlemeyip , kendi düşünce ve hallerine göre hareket edecekler.

Şunu da unutmayalım ki;

Arabanızla büyük ve kalabalık bir şehrin sokaklarında seyahat ettiğinizi, daha önce hiç gitmediğiniz bir adresi bulmaya çalıştığınızı ancak kavşaklarda ve dönemeçlerde hiç levha bulunmadığını düşünün. Aradığınız adresi bulmak için kim bilir kaç kez yanlış yola girer, kaç kez kaza atlatırsınız ve belki de kaza yaparsınız.

Doğru ve kabul edilebilir davranışları öğrenmeye çalışan çocuklar için de durum aynıdır. Koyduğunuz sınırlar yol gösteren levhalar gibidir. Sınırlar sanıldığı gibi, çocukların haklarını kısıtlamak, onlara baskı uygulamak değildir. Sınırlar çocuklara korundukları, güvende  oldukları ve değer verildikleri duygusu kazandırır.

Aile içi kurallara uymalarını, iş birliği yapmalarını, otoriteye saygı duymalarını sağlar.  Sorumluluk kazandırır. Sınırlar, onaylanan davranışları tanımlayan, çocuğa hatalı davranışlarını düzeltme fırsatı veren eğitici ve öğretici bir etkiye sahiptir.

Çocuklarımıza her şeyin temelde, daha çocukken kazandırılacağını anlatan şu güzel ve bir o kadar da ibretlik hadiseyi iyi dinleyelim.

‘Kötü karakterli bir genç varmış. Bir gün babası ona çivilerle dolu bir torba vermiş. ’Arkadaşların ile tartışıp kavga ettiğin zaman her sefer bu tahta perdeye bir çivi çak, demiş. Genç ilk günde tahta perdeye 37 çivi çakmış. Sonraki haftalarda kendi kendini kontrol etmeye çalışmış ve zamanla daha az çivi çakmaya başlamış . Nihayet bir gün gelmiş ve hiç çivi çakmamış.  Babası ona, ‘aferin iyi davrandın hiç çivi çakmadın şimdi de her kavga etmediğin gün için bir çivi çıkart demiş, çocuk zamanla çivilerin tamamını çıkartmış ama tahtanın her tarafı delik deşik olmuş. Babası demiş ki; oğlum kavga edildiği zaman kötü sözler söylenir, her kelime kalpte kötü iz bırakır, sen özür dilesen bile tahta bir kere delinmiştir, der.

Çocuk yetiştirmek de aynı böyledir. Zamanında düzgün yetişmeyen çocuklara sonradan güzel şeyler öğretilip, iyi insan olmaları için gayret edilse de illa ki eski kötülüklerin eseri o çocukların üzerinde kalacaktır. Ama şu da bir hakikattir ki; zararın neresinden dönülürse kârdır…

Kaynaklar:

  • Kur’an-ı Kerim
  • Kur’an-ı Kerim’de Adab-ı Muaşeret, Prof Dr. M. Zeki Duman, İpek Yayınları
  • Geliştiren Anne Baba, Doğan Cüceloğlu
  • Gerçek Anne, İnsan ve Hayat Kitaplığı
  • Çocuklara Söz Geçirme Sanatı, Ali Çankırılı, Zafer Yayınları…

***

Evlâdına Allâh’ ın kitâbını öğreten kimsenin sevâbı nedir?

YAKUP (A.S)’IN GÖZLERİ NİÇİN KAPANDI .

“…Baban o elmayı ısırmasaydı…”

FIRINCININ DUASI

İbadetin Özü Dua

Hazret-i Allaha karşı kulluk görevlerimizden birisi de ona dua etmektir. Kuranı Kerimin pek çok ayetinde Cenab-ı Hakk’a dua etmemiz emredilmektedir. Ayeti kerimede mealen şöyle buyrulur: “Ey Habibim, Kullarım beni senden sordukları zaman(onlara söyle ki) ben onlara yakınım. Bana dua ettikleri zaman onlara icabet ederim, karşılık veririm.”(Bakara-186)

Başka bir ayette ise “Allahın Güzel isimleri vardır,o güzel isimlerle O’na dua edin.”Buyrulur.

İşte bu ve benzeri ayeti kerimelerde duanın ibadet ve Allahın bir emri olduğu açıkça ortaya konmuştur. Hatta Yüce Mevla’mız ,burada mübarek isimlerini de dualarımızda bize yardımcı olarak göndermiştir.

Bizler kul olarak eksik, noksan, muhtaç ve aciz yaratılmışızdır. Her türlü meşru ihtiyacımızı giderebilecek en yüce makam, her şeye gücü yeten, kullarının velisi olan Yüce Rabbimizdir. İşte dua anı Allahın büyüklüğünün, kudret ve azametinin hissedildiği, kulun acziyetini itiraf ettiği; bununla beraber gerçek dostun, gidilecek nihai merciin Yüce Allah’ımız olduğunun iliklerimize kadar hissedildiği ve bu vesile ile de kulluk zevklerinin tadıldığı, yaşandığı muhteşem zamanlardır.Bu yönü ile dua, kulu Allaha yaklaştıran bir ameldir.

Onun için sevgili Peygamberimiz(s.a.v)’de hadis-i şeriflerinde ” Dua ibadetin iliği, özüdür.” buyurmuşlardır.

(O halde Her türlü meşru ihtiyaçlarımızın, arzularımızın, maddi ve manevi, dünyevi ve uhrevi isteklerimizin gerçekleşmesi için samimi bir şekilde kabul olacağına inanarak Yüce Mevla’mıza duadan asla geri kalmamalıyız. “Rabbinize tazarru ile ve gizlice dua edin. Çünkü ALLAH haddi aşanları sevmez.” (A’raf suresi, 55) ayeti celilesinde buyrulduğu üzere, uyanık ve şuurlu dua etmeliyiz.)

Dua ederken; eğer dilin söyledikleri kalbin derinliklerinden gelmiyorsa,o dua için hadis-i şerifte; “uyuyan kişinin sayıklaması gibidir,Cenab-ı Hak ona itibar etmez” buyrulmuştur.

Bu bakımdan, bilinçli olarak, tazarru halinde, Allaha tam bir yönelişle dua etmekle beraber, kabulü hususunda da çok aceleci olmamalıyız.

Diğer bir husus da kişinin dua ettiği şeyi elde etmek için gayret etmesidir. Buna fiili dua denir. Cenabı Hak, bizim gayretlerimize bakarak istediğimiz şeyleri halk edecektir.

Fakat istediğimiz şey eğer hakkımızda hayırlı değilse Cenabı Hak onu ya daha hayırlı bir zamana erteler, ya da dünyada değil de Ahirette çok büyük Rahmet, mağfiret olarak bizlere ihsan eder. Veya istediğimizi hemen ikram ediverir.

Eğer hemen verildi ise Cenabı Hakka ziyadesi ile şükretmeli ve Kulluğa daha sıkı sarılmalıdır. Hemen verilmemiş ise tevbe, istiğfar ve duaya devam etmelidir. Bizlerin duada inleyip sızlanmamızın Cenabı Hakkın Razı olacağı amellerden olduğunu bilerek dua ve kulluğa devam etmeliyiz.

Ayet-i Kerimede Mealen şöyle buyruluyor: “Rabbiniz buyurdu ki,«Bana yalvarın, dua edin ki size karşılık vereyim. Çünkü kibirlenerek bana ibadet etmekten yüz çevirenler yarın horlanmış olarak cehenneme gireceklerdir.”(Mümin suresi 60)

O halde Kulun Allaha en yakın olduğu hallerden biri olan dua hali kulluğun da acziyyetin de zirvede olduğu hallerdendir.Terk ve ihmali caiz değildir.

Dualarımız, Rabbimizle aramızdaki sırlarımızdır.Günlük hayatımızın ve ibadetlerimizin bir parçasıdır.Bununla beraber; duaların daha çabuk kabul olduğu hususi makamlar, mekanlar ve zamanlar vardır.Bunlara da dikkat etmelidir.

Mesela; Kabei Muazzama ilk görüldüğü zaman yapılan dua reddedilmeyen dualardandır.Kabe-i muazzama’ da, Harem-i Şerifte, Ravza-i Mutahhara’ da ve oradaki mübarek makamlarda duayı ganimet bilmelidir.

Duaların en çok kabul edildiği üç zaman vardır:     Bunlar; Ramazanı Şerifte iftar anı, her hafta Cuma gününde bir saat ve her gecenin seher vaktinde bizim bilmediğimiz bir andır.

Bu saatlerde bir kul namaz kılıp Cenabı Hakka iltica etse mutlaka kabul olacağı müjdelenmiştir.

(Bunların dışında Kuranı kerim hatmedildiği zaman mümin için kabul olunmuş bir dua olduğu hadisi şerifte müjdelenmiştir.

Başka bir hadisi şerifte ise,”Kalbiniz Rikkate geldiği zaman duayı ganimet biliniz.” buyrulmuştur.

Ezanı Muhammedi okunurken, Ezanla kamet arasında ve özellikle Farz namazlardan sonra yapılan dualar da kabul olunan dualardandır.)

Din kardeşine gıyabında dua etmek de mühimdir.

İslam büyükleri; ”Din kardeşine yapılan dua, duanın kabulünün sigortasıdır. “ buyurmuşlardır.

Ayrıca “Anne ve babanın evladı için yaptığı hayır dua Peygamberin ümmetine yaptığı dua gibi” olduğu hadisi şerifte müjdelenmiştir.

(Hastanın duası, Misafirin duası, kabul olunan dualardandır.

Zulme uğramış olan kimsenin ise bedduasından sakınmalıdır. Hadis-i şerifte şöyle buyrulur: ”Mazlumun bedduasından sakının çünkü onunla Allah arasında perde yoktur.”)

Bütün bunlarla beraber dua ve ibadetlerimiz için olmazsa olmaz İki husus daha vardır:

Birincisi Salavatı Şerife getirmektir: Dualara hamd ve salavat ile başlanmalı, sonunda yine salavat-ı şerife ile bitirmelidir.

Hadis-i şerifte: ”Dualar Muhammed (as)ve ehline salavat getirilinceye kadar askıda kalır, ancak onunla icabet makamına ulaşır.” buyruluyor.

(Salavat-ı şerife getirmek ibadetlerimizin de dualarımızın da kabulü için bir nimet, Yüce rabbimiz katında Resulullah efendimizden bizlere büyük bir şefaat vesilesidir. Onu ne kadar çoğaltırsak o kadar kar ederiz.)

Duanın kabulünün ikinci şartı ise Helal ve temiz kazanmak ve yemek- içmektir.

Nitekim Cennetle müjdelik On büyük sahabeden biri olan Sa’d bin Ebi Vakkas Hz. Resulullah (sas)’e gelerek; ”Ya Resulallah, dua buyursanız da ben duası makbul bir kimse olsam.” diye müracaat etmişlerdi.

Efendimiz (sas) şöyle buyurdular: ”Ya Sa’d, duanın kabul olmasını istiyorsan yediğin gıdaların helal ve temiz olmasına dikkat et.”

Başka bir hadis-i şerifte ise şöyle buyrulur:

“Haram’dan bir lokma yiyen kimsenin kırk gün ne namazı kabul olur, ne duası karşılık bulur.” ( Kenzü’l-Ummâl)

Bu hadisi şeriflerde hem helalden kazanmak, hem de dinimizin izin verdiği şeylerin; dinimizin caiz gördüğü şekilde hazırlanıp yenilip-içilmesinin manevi hayatımızdaki ehemmiyeti açıkça ifade edilmiştir.

Müslüman sıradan insan değildir.Yemesi, içmesi, giyinmesi..

Hülasa hayatın her safhasında seçici olmayı bilmelidir.

MÜSLÜMAN NASIL OLMALI?

Müslüman İslâm îtikâdını, inancını kat’î olarak kabul eden kimsedir.

Cenâb-ı Hakk’ı tam manâsıyla bilip, kendisinin acziyet ve kulluğunun farkına vararak, her işinde Hazret-i Allâh’a tevekkül ve îtimad eder. Korku ve ümit arasında Cenâb-ı Hakk’a bağlanır, evham ve bâtıl hayallere dalmaz. Bütün söz ve fiillerini, Cenâb-ı Hakk’ın işitip gördüğünün ve bildiğinin farkında olarak edepli bir şekilde yapar. Bütün yaratılmışlara karşı şefkat ve hakkâniyet üzere hareket eder.

Bütün insanların, her şeyi yaratan Hazret-i Allâh’ın kulu olduğunu bilir, kimseye yan bakmaz ve can yakmaz.

Hazret-i Allâh’ın vahdâniyetini tasdik eder. İbâdet ve kulluğa yalnızca Cenâb-ı Hakk’ın layık olduğunu bilir; her türlü yardımı, hidâyet ve mağfireti ondan bekler.

Peygamberlerin sonuncusu olan Hazret-i Muhammed Mustafa (sallallâhü aleyhi ve sellem)’e îman etmiş olduğundan bütün peygamberleri istisnasız olarak kabul eder, hiç birini diğerinden ayırmaz.

Kadere îman etmiş olduğundan, başına bir musîbet ve keder geldiği zaman rızâ gösterir ve ‘takdîr-i ilâhîdir’ diyerek üzüntüsünü büyütmez ve uzatmaz.

Âhirete îman etmiş olduğundan dünyada başına gelen musîbetler ne kadar artsa da ümitsizliğe düşmez, isyan etmeyi asla düşünmez. Âhiretteki ecrini düşünerek sıkıntılara karşı sabırlı olur.

Cenâb-ı Hakk’ı çokça zikrettiği için kalbi, Hz. Allâh’ın zikri ile nurlanıp sanatı, ticareti ve hiçbir dünyalık işi onu, Allâhü Teâlâ’yı zikirden alıkoymaz. Allâhü Teâlâ’nın sevgisi ile dolu olan kalbinde dünya sevgisi yer edemeyeceği için kendisini âhiret yolcusu olarak görür ve ecel kendisine ağır gelmez.

Peygamber Efendimizin (s.a.v.) sünnetine tâbi olur ve mübârek ashâbının hayatlarını öğrenerek onların hikmet, iffet, şecâat ve cömertlik gibi güzel ahlâkları ile ahlâklanır. Bu fâni âlemin geçici lezzetlerine iltifat etmeyerek dünyayı âhiretin tarlası olarak bilir ve gücü yettiği miktarda hayırlı fiil işleyerek arkasında güzel ameller bırakmaya çalışır.

Korku ve üzüntü üzere olmayıp rahat ve gönlü huzurla dolu olarak yaşar. Hevâsının (nefsinin gayr-i meşru arzularının) peşinde koşmayıp sadâkat ve vefâ ehli olur.

Kaynak : Nimet-i İslam

***

İslam Tarihinden Güzel Bir Misal : Hz.Musa (a.s.)’ın İffeti ve Genç Kızın Hareketi

Bu konuyu beğendiyseniz diğer HER MÜSLÜMANA LÜZUMLU NASÎHATLER yazımızı da ziyaret edebilirsiniz.

HER MÜSLÜMANA LÜZUMLU NASÎHATLER

İmâm Gazâlî (rahmetullâhi aleyh) şöyle demiştir:

Her şeyden önce sana lâzım olan sahih bir itikad sahibi olmak; yani Ehl-i Sünnet üzere bulunmaktır.

Sonra şartlarına uygun ciddî bir tevbe etmelisin. Kazâ borçlarını ödemek, kalmış olan adak ve keffâretleri yerine getirmek de bu tevbenin şartlarındandır. Yine üzerinde hakkı bulunan hasımlarını razı ederek helallik alırsın. Öyle ki üzerine kimseye ait kul hakkı kalmaz.

Bundan sonra âhiret amellerini sahih sûrette işleyecek kadar ilim tahsîl etmelisin. Bütün işlerinde; gerek ibâdetlerinde gerek alış-veriş, nikâh vesâir insanlarla olan muâmelelerinde, öğrendiğin bu ilimle amel etmelisin. Amellerinde daima en faziletli ve ihtiyatlı olanı tercîh edersin.

Haram şeylerden sakındığın gibi, şüpheli şeylerden de sakın. Mâlâyânîyi yani din ve dünyana faydası olmayan işleri terk et ki sana faydası olacak şeyleri kaçırmayasın.

Lüzumsuz ve faydasız söz söyleme, dînin emirlerini dosdoğru tut ve sünnetlerin en kuvvetlisi ile amel et.

Tavır ve hareketlerin dine uygun, ahlakın güzel, gidişatın dürüst ve düzgün olsun. Kötü huy ve alışkanlıkları terk et.

Bizzarûre geçimin için yaptığın işlerinde, ticaretinde niyetin, nefsine ve âilene helal rızık kazandırmak, kazancının fazlasından hayır yollarına harcamak gibi güzel şeyler olmalıdır. Diğer mübâh işlerde de niyetin güzel olsun, meselâ uyuyacağında ibâdete kuvvet kazanmaya niyet edersin. Bir kimse ile arkadaşlık kuracağında onunla ibâdetlerde yardımlaşmaya niyet edersin. Zira mü’minin niyeti, amelinden hayırlıdır.

Vaktinin kıymetini iyi bil, bir anını bile boşa geçirme. Zira bütün padişahlar hazinelerini dökseler geçen bir anını geri getiremezler. Gelecek günlere de kavuşacağın şüphelidir, kavuşsan bile onu ne halde geçireceğin belli değildir.

Öyleyse elinde hazır bulunan vaktinin kıymetini bil. Sakın ama sakın onu faydasız ve Mevlâ’nın rızâsı olmayan şeylerle zâyi etme. Fânî olan dünyâda, bâkî olan âhiret için azık hazırla. (Eyyühe’l-Veled Şerhi, Hâdimî)

GIYBETİN FENALIĞI